“Toplumsallaşma bireyin içinde yaşadığı toplumun kültürünü, değerlerini, normlarını, inançlarını ve davranış biçimlerini öğrenerek o toplumun işlevsel bir üyesi haline gelme sürecidir. Bu süreç bireyin sosyolojik bir varlıktan sosyal bir varlığa dönüşmesini sağlar.”
Bu tanım klasiktir. Yeniyi amaçlamaz. Bireyin var olan geleneksel toplum ile uyumlanmasını amaçlar.
Bir hareketin, ideolojinin ya da politik görüşün toplumsallaşması ise geleneksel olandan farklı bir yol izler. Bireyin içinde yaşadığı geleneksel topluma entegrasyonunu değil; ana içeriği belirlenmiş alternatif bir modelin çoğunlukça benimsendiği, içinde yer aldığı bir süreç olarak gelişir. Çünkü klasik toplumsallaşma bireyi sisteme yamayan basit bir mekanizmadan ibarettir. Gerçek toplumsallaşma ise mevcudu onaylayan değil, onu değiştiren kurucu bir iradedir.
Altı çizilecek husus şudur: İdeolojiler ne kadar kusursuz tasarlanırsa tasarlansın, bireyin özgür iradesiyle buluşmadığı sürece yaşayan dinamik bir topluma değil, yalnızca tarikatlara veya steril bürokratik mekanizmalara dönüşür. Bu mekanizmalar sınıfsal yabancılaşma ve ayrışmaları derinleştirerek toplumsal inşaya ket vurur. Bu sonuç, sınıfsal, politik/etnik yarılmalara yol açmayacak paralel demokratik anlayış ve yapılara ihtiyaç duyar.
Yeni toplumsal yaşam ya da “toplumsallaşma eylemi”, bireyin yeni toplum kurallarını benimsemesiyle sınırlı değildir. Aksine, örgütlü-örgütsüz her bireyin kendi kişiliği, düşüncesi, öz iradesi ve eylemiyle sürece katılımını gerekli kılar. Burada birey yardımcı unsur değil; temel yapıcı unsurdur.
Unutulmamalıdır ki salt örgütlü/aktif birey ve çevrelerle sınırlanmış aksiyonlar toplum değil, ancak dar/dogmatik örgütler yaratabilir. Örgüt ya da örgütçülük ise belli ideolojik birliklere dayanır; tek başına toplum yaratamaz, yaratsa yaratsa sınıf yaratabilir. Toplumsallaşmayan ya da toplumsallaşmayı amaçlamayan her örgüt sınıfçıdır ve kaçınılmaz olarak steril bürokratik mekanizmalara dönüşür.

Sınıf ise ayrışmanın kalesidir, fakat toplum; o kalenin duvarlarını yıkıp dışarı taşabilen, bireyin özgürleşmiş eylemiyle yeniden kurulan nihai ve sınırsız evrendir. Toplum inşa edenler sınıfsal sınırları reddederek kendilerini sınırsız evrenin üyesi sayar. Bu evrende her bireye, her yapıya, her kesime dokunur, kapsamına alır ve eşiti görür.
Toplum da yeni sınıflara değil, bireyin özgür geliştiği, kolektif habitatını oluşturduğu sınırsız evrene; bu evreni yaratacak düşünce ve yapılara ihtiyaç duyar.
Unutulmamalı ki: Örgütlü kesimlerden örgütsüz kesimlere açılmadıkça; örgütlü yapılardan örgütsüz yapılara ulaşılmadıkça, kolay alan çalışmalarını zor alanlara taşımadıkça toplumsallaşma eylemi dar sınıfçı/örgütçü yapısından kurtulamaz.
