Kürt Hareketinin Bölgesel Dönüşümünde Sorular, İmkânlar ve Yön Arayışları
8. Bölüm: Demokratik Toplumdan Demokratik Cumhuriyete
Silahların bırakılması bir son değil, başlangıçtır. Demokratik toplum bu geçişin hayata dokunan yönü, Demokratik Cumhuriyet ise Türkiye halklarının ortak geleceğine ilişkin bir arayıştır.
Bu yazı dizisine tek bir soruyla başladık: Yaklaşık yarım yüzyıllık silahlı mücadele döneminin ardından ortaya çıkacak siyasal, toplumsal ve kurumsal alan nasıl doldurulacak?
Türkiye’nin, bölgenin ve Kürt hareketinin içinde bulunduğu koşullara baktık. Suriye, İran ve İsrail’in politikalarını; savaşın oluşturduğu odakları, Öcalan, PKK ve DEM Parti’nin değişen konumlarını tartıştık.
Şimdi başlangıçtaki soruya dönüyoruz: Demokratik toplum gündelik hayatta nasıl karşılık bulacak? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Merkezden hazırlanmış bir reçeteyle cevaplanması da mümkün değil.
Demokratik toplum masa başında ilan edilen bir yönetim modeli olmaktan çok, insanların yaşadıkları yerde karşılaştıkları sorunlara birlikte çözüm üretebilmesidir. Mahallede, köyde, belediyede, okulda, işyerinde, kooperatifte, kültür merkezinde ve kadın örgütlerinde karşılığı olmayan bir düşünce, zamanla tekrarlanan bir kavrama dönüşebilir.
Bu nedenle yol haritasının başlangıç noktası gündelik hayattır. Ancak gündelik hayatın değişebilmesi için önce barışın siyasal ve hukuki zemininin kurulması gerekir.
Barışın hukuku ve onurlu dönüş
Türkiye’de yaşanan süreç, bir suç örgütünün dağıtılması ve mensuplarının tek tek ceza hukukuna teslim edilmesi olarak görülemez. Yarım yüzyıla yaklaşan, binlerce insanın hayatına mal olan siyasal ve silahlı bir çatışmadan söz ediyoruz. Bu çatışmanın sona ermesi de teslimiyet, pişmanlık veya devletin bazı kişileri bağışlaması üzerinden kurulamaz.
Barışın dili her şeyden önce onur kırıcı olmamalıdır.
Silah bırakıp dönecek insanlar, cezaevinden çıkacaklar ve sürgünden gelecekler yeni hayatın dışında tutulacak kişiler değil, geçiş sürecinin toplumsal özneleridir. Önlerinde cezaevi ihtimali bulunduğu sürece gerçek bir dönüşten söz edilemez. İnsanların dağdan inip savcılıklara, mahkemelere ve cezaevlerine gönderildiği bir düzenleme, silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişin ruhuyla bağdaşmaz.
Bu nedenle geçiş hukukunun temelinde cezalandırma değil, özgür ve güvenli katılım düşüncesi yer almalıdır. Dönecek insanların özgürlüğünü açıkça güvence altına alan, ceza tehdidini ortadan kaldıran ve siyasi yaşama katılmalarının önünü açan kapsamlı bir yasal çerçeve olmadan süreç kişisel görüşmelere ve geçici kararlara bağlı kalır.
Bu, birkaç kişiye tanınmış gizli bir ayrıcalık değildir. Çatışmayı sona erdirmenin ve barışı toplumsallaştırmanın hukuki karşılığıdır.
Devletin sorumluluğu insanların sınırdan geçmesine izin vermekle de bitmez. Uzun yıllar çatışmanın içinde yaşamış insanların barınma, sağlık, eğitim, çalışma ve sosyal güvenlik ihtiyaçları olacak. Bazılarının dönebileceği bir evi ya da köyü kalmadı. Bazıları ailesinden onlarca yıl ayrı yaşadı. Ağır koşullarda bulunanların fiziksel ve psikolojik desteğe ihtiyacı var.
Dönüşün ardından hedef gösterilme, saldırıya uğrama veya eski çatışma ilişkileri içinde korunmasız bırakılma ihtimali de göz ardı edilemez. İnsanların can güvenliğini sağlamak, kendi hayatlarını kurabilecekleri imkânları oluşturmak ve siyasal faaliyetlerini özgürce sürdürebilmelerini güvence altına almak devletin barış sürecindeki sorumluluğunun bir parçasıdır.
Burada kullanılacak dil de en az yasal düzenleme kadar önemlidir. Dönen insanları aşağılayan, onları teslim olmuş ya da affedilmiş kişiler gibi gösteren bir yaklaşım toplumsal yaraları derinleştirir. Barış, taraflardan birinin diğerine diz çöktürdüğü duygusuyla değil, çatışmanın sona erdiği ve demokratik çözümün önünün açıldığı düşüncesiyle yaşayabilir.
Öcalan’ın süreçte üstlendiği rolün gerektirdiği iletişim ve çalışma koşulları da bu hukuki ve siyasal çerçevenin dışında düşünülemez. Hasta tutukluların durumu, uzun infaz süreleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve siyasi davalar da devletin yeni döneme hangi anlayışla yaklaştığını gösterecektir.
Ama barış hukuku yalnızca silahlı mücadelede yer almış insanların durumundan ibaret değildir. İfade, örgütlenme, seçme ve seçilme özgürlüğü herkes için güvence altında değilse demokratik siyasete geçiş çağrısı eksik kalır. Kayyım uygulamasının sürdüğü bir ülkede sandığın ve yerel iradenin gücüne ilişkin kuşku da devam eder.
Silahın yerine siyasetin geçmesi, siyasetin gerçekten mümkün hâle gelmesiyle anlam kazanır.
Dönüş ve yeni hayat
Dönüş yalnızca eve gelmek değildir. İnsanların uzun yıllar sonra değişmiş bir toplumun içinde kendilerine yeniden yer açmasıdır.
Bu yük ailelerin ve dayanışma çevrelerinin üzerine bırakılamaz. Devletin, belediyelerin, meslek kuruluşlarının ve sivil toplumun ortak sorumluluğu burada başlar.
Herkes için tek tip bir hayat tasarlanması da mümkün değil. Yaş, sağlık durumu, eğitim, deneyim ve kişisel tercihler birbirinden farklıdır. Kimi siyasete katılmak, kimi eğitimine veya mesleğine dönmek, kimi tarımla uğraşmak, kimi de bütünüyle başka bir hayat kurmak isteyebilir.
Amaç insanlara hazır bir gelecek belirlemek değil, kendi geleceklerini özgürce kurabilecekleri imkânları oluşturmaktır.
Mücadele içinde kazanılan örgütlenme, dayanışma ve ortak yaşam deneyimi eğitimde, kültürde, ekolojide, kooperatiflerde ve yerel çalışmalarda karşılık bulabilir. Ancak geçmişte üstlenilen sorumluluk, sivil kurumlardaki görevlerin doğal olarak devralınacağı anlamına gelmez. Demokratik toplumda görevler eski hiyerarşiye göre değil; gönüllülük, yetenek, ihtiyaç ve toplumun tercihiyle şekillenir.
Yerel demokrasi ve komün
Demokratik toplumun en yakın ve anlaşılır alanı insanların yaşadıkları yerdir.
Mahallenin, köyün ve kentin bütçesi, ulaşımı, çevresi, kültürü ve sosyal hizmetleri hakkında söz sahibi olmak, demokrasiyi uzak bir devlet meselesi olmaktan çıkarır.
Bugünkü belediye meclisleri çoğu zaman seçilmiş üyelerin toplandığı, halkın ise seçimden seçime ilişki kurduğu yapılar. Mahalle ve köy toplantılarının karar süreçlerine gerçekten katılması, belediye bütçelerinin açık biçimde paylaşılması ve yerel yönetimin toplum tarafından denetlenmesi farklı bir ilişki yaratabilir.
Yerel meclis belediyenin veya siyasi partinin yan kuruluşuna dönüştüğünde katılım görüntüde kalır. Kendi gündemini belirleyemeyen, yöneticileri eleştiremeyen ve harcamaları denetleyemeyen bir yapı toplumun karar gücünü büyütmez.
Manifestoda yer alan komün düşüncesi de gündelik hayatta burada anlam kazanıyor. Komün, insanlara yukarıdan verilen yeni bir örgüt adı değildir. Ortak bir ihtiyacın çevresinde gönüllü biçimde bir araya gelme ve karar alma deneyimidir.
Bir yerde su, ulaşım veya tarım sorunu etrafında oluşabilir. Başka bir yerde kadınların güvenliği, gençlerin eğitimi, dil çalışmaları ya da kültür üretimi çevresinde gelişebilir.
Bütün komünleri aynı biçime sokan ve her alanı tek merkezden yöneten bir model demokratik toplum düşüncesiyle çelişir. Komünün biçimini teorik bir şablondan çok, toplumun ihtiyacı ve deneyimi belirleyecektir.
Ekonomi olmadan demokratik toplum olur mu?
İşsizlik, yoksulluk ve göç devam ederken demokratik toplum yalnızca toplantılarla yaşayamaz.
Kürt kentlerinde genç işsizliği, tarım ve hayvancılığın gerilemesi, köylerin boşalması ve Avrupa’ya uzanan göç hâlâ temel sorunlar arasında. Barış insanların sofrasına, işine ve geleceğine değmediğinde toplumsal desteğini korumakta zorlanır.
Kooperatifler, yerel üretim ağları, kadınların üretim birlikleri, meslek eğitimi, bakım hizmetleri, teknoloji ve sosyal konut çalışmaları bu alandaki imkânlar arasında. Mayınlı arazilerin temizlenmesi, köylere gönüllü dönüşün koşullarının oluşması ve sınır ticaretinin açık kurallara bağlanması bölgenin ekonomik hayatını değiştirebilir.
Fakat bir işletmenin adında “kooperatif” bulunması onu kendiliğinden demokratik veya başarılı yapmaz. Parti çevresine iş sağlayan, gelir ve giderleri bilinmeyen kapalı yapılar dayanışma düşüncesine de zarar verir.
Komünal ekonomi yoksulluğu birlikte paylaşmak değil; birlikte üretmek, oluşan değeri adil bölüşmek ve kararları çalışanlarla ortakların katılımıyla almaktır.
İşleyen, gelir üreten ve uzun süre ayakta kalabilen modeller ortaya çıkmadığında güzel kavramlar hayatın sert gerçekliği karşısında zayıf kalır.
Dil, kültür ve hafıza
Kürt sorununun temelinde kimliğin ve dilin inkârı bulunuyor. Bu nedenle Kürtçenin gündelik hayatta, eğitimde, sanatta ve kamusal hizmetlerde güçlenmesi barışın yan başlığı değil, asli unsurlarından biridir.
Çok dilli belediye hizmetleri, Kurmancî ve Zazakî/Kirmanckî başta olmak üzere Kürtçenin farklı lehçelerinde hazırlanan eğitim materyalleri ve çocukların anadilleriyle ilişki kurabileceği kurumlar bu alanın somut karşılıkları olabilir.
Yayıncılık, tiyatro, sinema, müzik ve dijital içerik üretimi de birkaç kurumun çalışmasıyla sınırlı kalamaz. Yeni kuşakların kendi kültürel dilini oluşturması, geçmişi tekrar etmekten daha canlı bir alan açabilir.
Hafıza merkezleri, arşivler ve sözlü tarih çalışmaları yalnızca kaybedileni korumak için değil, toplumun kendi geçmişini konuşabilmesi için de önemlidir.
Ancak kültür tek bir siyasi çizginin mülkiyetine dönüştüğünde çeşitliliğini kaybeder. Kürt toplumunun farklı inançları, lehçeleri, bölgeleri ve yaşam biçimleri kendi sesleriyle görünür olabilmeli. Ermeni, Süryani, Arap, Alevi ve Ezidi hafızalarıyla kurulacak ilişkiler de ortak yaşamın tarihsel zeminini genişletebilir.
DEM Parti ve siyasal alan
DEM Parti’nin yeni dönemde yalnızca görüşmeler arasında mesaj taşıyan bir yapı olarak kalması beklenemez. Partinin önünde Demokratik Cumhuriyet düşüncesini siyasal bir programa dönüştürme imkânı bulunuyor. Yerel yönetim, anadili, adalet, ekonomi, çevre, eğitim ve sosyal politika alanlarında ortaya konulacak somut öneriler bu düşüncenin toplum tarafından anlaşılmasını kolaylaştırabilir.
Buradaki mesele yalnızca DEM Parti’nin Türkiye’ye ne anlatacağı değil, parti içindeki kararların nasıl oluştuğudur. Adayların, yöneticilerin ve temel politikaların belirlenmesinde üyelerin ve yerel toplumun gerçek etkisi, savunulan demokratik toplum düşüncesinin parti içindeki karşılığını da gösterir.
Kürt sorunu ile Türkiye’nin hukuk, emek, kadın, gençlik ve ekoloji sorunları arasındaki bağın kurulması Demokratik Cumhuriyet fikrini yalnızca Kürtlere ait bir talep olmaktan çıkarabilir.
Bu kolay bir geçiş değil. DEM Parti uzun yıllardır güvenlikçi baskı altında siyaset yapıyor. Ancak silahlı çatışmanın sona ermesi, partinin sürekli savunmada kaldığı siyasal konumu zaman içinde değiştirebilir.
Kadınlar ve gençler
Kürt hareketinin en önemli birikimlerinden biri kadınların örgütlenmesidir. Bu birikimin yalnızca eş başkanlık ve temsil oranlarıyla ölçülmesi yetersiz kalır. Kadınların ekonomik bağımsızlığı, şiddetten korunması, eğitime ve sağlığa erişimi; kararları ne ölçüde etkilediği ve kendi gündemini ne kadar oluşturabildiği daha gerçek ölçülerdir.
Kadın kooperatifleri, dayanışma merkezleri, sığınma evleri ve hukuki destek çalışmaları bu alandaki kurumsal deneyimi büyütebilir. Kadın örgütlerinin partilerden ve belediyelerden destek alırken gerektiğinde onları eleştirebilmesi de bağımsız iradenin göstergesidir.
Kadın özgürlüğü demokratik toplumun alt başlıklarından biri değil, onun niteliğini gösteren temel ölçülerden biridir.
Yeni kuşakların dili, dünyası ve siyasetle ilişkisi de geçmiş kuşaklardan farklı. Dijital kültür, işsizlik, göç, uyuşturucu, eğitim ve gelecek kaygısı bugünkü gençliğin hayatına doğrudan dokunuyor.
Her gencin geçmiş kuşakların dilini ve örgütlenme biçimini aynen benimsemesini beklemek gençleri toplumsal kurumlardan uzaklaştırabilir. Gençlerin kendi sorularını sormaları, itirazlarını geliştirmeleri ve kültürden teknolojiye, spordan siyasete uzanan yeni alanlar kurmaları dönüşümün parçasıdır.
Demokratik toplum gençleri yalnızca geleceğin insanları olarak değil, bugünün söz ve karar sahipleri olarak gördüğünde canlı kalabilir.
Geçmişle yüzleşmek
Barış geçmişi unutmak değildir. Faili meçhul cinayetler, köy boşaltmaları, zorunlu göç, cezaevlerinde yaşananlar; çatışmalarda ölen siviller, askerler ve gerillalar toplumun hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Bu acılar birbirine karşı kullanıldığında yeni düşmanlıklar üretiyor. Konuşulabildiğinde ise ortak bir geleceğin kapısını aralayabilir.
Hakikat, adalet ve toplumsal hafıza çalışmaları mağdurların dinlenmesine, kayıpların akıbetinin araştırılmasına, devlet arşivlerinin açılmasına ve sorumlulukların kişiselleştirilmesine imkân verebilir.
Buradaki amaç intikam değil; gerçeğin tanınması, mağdurların onurunun korunması ve aynı ihlallerin yeniden yaşanmamasıdır.
Devletin ihlalleriyle birlikte PKK’nin ve diğer silahlı yapıların sivillere yönelik eylemlerinin de konuşulabilmesi ortak bir adalet duygusu bakımından önemlidir. Barışın dili galipler ve mağlup edilenler üzerinden değil, acıların ve sorumlulukların tanınması üzerinden kurulabilir.
Medyanın dili ve bilgi
Geçiş döneminde medya çatışmanın dilini sürdürdüğünde barışın toplumsal alanı daralır. İnsanları yalnızca “hain”, “terörist”, “işbirlikçi” veya “düşman” olarak sınıflandıran bir dil gerçeği açıklamak yerine kutuplaşmayı yeniden üretir.
Barış gazeteciliği gerçekleri gizlemek veya eleştiriden vazgeçmek değildir. Bilgiyi doğrulamak, tarafların dilini sorgulamadan tekrarlamamak ve haberin toplum üzerindeki sonuçlarını gözetmektir.
Kürt medyası bakımından da benzer bir tartışma var. Yalnızca hareketin açıklamalarını aktaran bir yayıncılık, toplumdaki farklı görüşleri ve yeni dönemin gerçek sorunlarını görünmez bırakabilir.
Öcalan’la yapılan görüşmelerin düzenli ve doğrulanabilir biçimde aktarılması, kaynağı belirsiz tutanak ve belgelerin haberleştirilmeden önce araştırılması bilgi kirliliğini azaltabilir.
Şeffaflık yalnızca devletten beklenen bir ilke değil. Kürt hareketinin ve onun çevresindeki kurumların toplumla kurduğu ilişkinin de ölçülerinden biridir.
Demokratik Cumhuriyet
Demokratik toplum yalnızca Kürtlerin kendi içlerinde kuracakları bir yaşam değildir. Türkiye’nin devlet ve yurttaşlık düzeni değişmeden yerelde oluşan demokratik deneyimler sürekli baskı altında kalabilir. Demokratik Cumhuriyet düşüncesi bu nedenle demokratik toplumun daha geniş siyasal çerçevesi olarak anlam kazanıyor.
Burada söz konusu olan devletin parçalanması ya da bir etnik egemenliğin yerine yenisinin kurulması değil. Cumhuriyetin bütün kimlikler, diller, inançlar ve yaşam biçimleri bakımından eşit yurttaşlık temelinde yeniden düşünülmesidir.
Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, özgür seçimler, güçlü yerel yönetimler, anadilinin korunması, inanç özgürlüğü, kadınların eşit temsili ve sosyal adalet bu tartışmanın temel başlıklarıdır.
Kürt sorununun çözümü de bu çerçevede yalnızca Kürtlere bazı hakların tanınmasıyla sınırlı kalmaz. Devletin bütün toplumla kurduğu ilişkinin demokratikleşmesine bağlanır.
Demokratik Cumhuriyet yalnızca Kürtlerin programı olarak anlatıldığında Türkiye’nin batısında karşılık bulması zorlaşır. Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, muhafazakârların, emekçilerin, kadınların ve gençlerin kendi hayatlarından bir parça görebildiği ölçüde ortak bir geleceğe dönüşebilir.
Kürtlerin özgürlük arayışı ile Türkiye’nin demokratikleşmesi arasındaki bağ bu nedenle yalnızca taktik bir ittifak konusu değil, sorunun çözümünün temel yönlerinden biridir.
Asıl iş şimdi başlıyor
Silahların bırakılmasıyla bir dönem kapanıyor. Fakat yeni dönem kendiliğinden kurulmayacak. Devletin süreci teslimiyet ve cezalandırma anlayışından uzak, eşitliği ve insan onurunu gözeten bir hukukla karşılaması belirleyici olacaktır. Kürt hareketinin savaş döneminden kalan yöntemlerle kuracağı ilişki, DEM Parti’nin toplumla ve Türkiye’nin diğer demokrasi güçleriyle geliştireceği siyaset de sürecin yönünü etkileyecektir.
Yerel yönetimler, kadınlar, gençler, emekçiler, kültür kurumları ve sivil toplum bu yeni hayatın seyircisi değil, doğrudan özneleri olabilir. Öcalan’ın çağrısı tarihsel bir kapı açtı. Manifesto, demokratik toplumun dayanabileceği değerler konusunda önemli bir yön gösteriyor.
Ama hiçbir çağrı, manifesto veya siyasi karar toplumun kendi çalışmasının yerini tutamaz. Demokratik toplum kararnameyle kurulmaz. İnsanların kendi hayatları üzerinde söz ve karar sahibi olmasıyla gelişir.
Demokratik Cumhuriyet de yalnızca yeni bir anayasa cümlesi değildir. Eşitliğin, özgürlüğün ve ortak yaşamın devlet düzeninde ve gündelik hayatta gerçek karşılık bulmasıdır.
Bu yazı dizisinin başında sorduğumuz soruya verilebilecek en kısa cevap belki de şudur: Yarım yüzyıllık silahlı mücadelenin ardından ortaya çıkacak alanı yeni bir merkez, yeni bir hiyerarşi veya başka bir vesayet doldurmamalı. O alanı, örgütlü ve kendi sözünü söyleyen demokratik toplum doldurabilir.
Silahların bırakılması başlangıçtır.
Asıl iş şimdi başlıyor.
