90’lar deyip geçmeyelim

featured

Sovyetler Birliği’nin şemsiyesi altındaki sosyalist blokun göstere göstere çökmesi, çift kutuplu dünya düzeninin kutuplardan biri lehine değişmesi sadece dünyanın verili siyasi şartları ve durumu açısından değil tarihin gidişatı bakımından da “sarsıcı” bir dönüm noktası idi.

Oluşturduğumuz çerçevenin sınırlarını zorlayıp “kendi meselemizden” sapmadan bu gelişmeyi bizim solun nasıl karşıladığını birkaç örnek üzerinden hatırlayalım mı? Peki…

Malum; Sovyet Blokunun Gorbaçov döneminde geliştirdiği “Glasnost” (açıklık) ve “Perestroyka” (yeniden yapılanma) politikası, sistemin gizlenemez çürümesini gözler bütün açıklığıyla ortaya çıkarmıştı. Sistemin kurmayları, üst düzey komiserleri kendi derdine düşmüşken o döneme değin SBKP’nin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) ülke seksiyonlarından farksız bir misyonla “faaliyet” yürüten KP’lere de “Ne haliniz varsa görün!” denilmişti.

Kızmaca yok: Hala bile “bizim komünistlerin” çoğunun açıkça ifade etmeye bir türlü dili dönmese de “parti içinde ülkeye dönüş, legalleşme tartışmaları başladı” gibi cümlelerle perdeledikleri durumun Türkçe tercümesi budur.

Ülkenin gerçek sorunlarına vakıf olmaları da ancak SBKP tarafından azat edilmeleriyle mümkün olmuştur. Ben değil, eski TKP’nin son Genel Sekreteri Haydar Kutlu söylüyor:

“Tarihin gerçek dilini çözdüğümde görüyorum ki, biz dün farkına varmadan ‘Türkiye Komünist Partisi’ değil ‘Türk Komünist Partisi’ olmuşuz. Oysa komünist olmanın ayrıksı yanı en başta enternasyonalist olmasıdır. Hem enternasyonalist hem ulusalcı olunamaz, olunursa da komünist olunamaz. Bu nedenle dünün TKP genel sekreteri ve aynı zamanda bir Türk olarak geriye dönüp Kürt halkından, Ermeni halkından, bu topraklarda soykırıma, tehcire, asimilasyona, baskıya ve tenkile (yok etmeye) uğramış bütün halklardan özür diliyorum. Türk halkından da özür diliyorum, zira bütün halklar özgür olmadan halkım da özgür olamazdı. Ve ancak şimdi, bu yüzleşmeyle kendimi gerçekten komünist olarak hissediyorum. Bir komünist dindar olabilir, başka şey de olabilir ama asla milliyetçi/ulusalcı olamaz…” (El ele Özgürlüğe / Zarlar Atıldı Geri Dönüş Yok, Sayfa 568, Belge Yayınları, 2018)

Solun bir başka öbeği, Sovyet Blokunun çözülmesi ve hızla çökmesi karşısında, sorunun önem ve ağırlığını kavramaktan uzak, “Bize ne? Biz zaten o sistemi revizyonist/sosyal emperyalist görüyorduk,” (vb) şeklinde sayıklıyordu.

Bunlardan, ismi lazım değil, “en Arnavutlukçu” olan grup, sefalet içindeki Arnavutluk’ta “komünizme geçildiği” iddiasındaydı (şaka falan yapmıyorum, gerçekten öyle diyorlardı). Dolayısıyla Sovyet sisteminin çökmesi onların sorunu değildi.

Bir anekdot: Sosyalist sistemde yaşanan sarsıntıların tartışıldığı İstanbul’da düzenlenen bir panelde (1987, Ekim), konuşmacılardan biri “Arnavutluk’ta komünizme geçildi” düşüncesinin müridiydi. Birkaç dinleyicinin ısrarla “Ya olmaz ya diyelim oldu ve Arnavutluk’ta karşı-devrim filan peydahlandı, ne yapacaksınız?” minvalindeki sorusuna, “Öyle bir şey olursa silahlanıp devrim ve komünizmi savunmaya gideriz!” şeklinde cevap vermişti.

Ama ne o arkadaş ne de yoldaşları, Arnavutluk’un yoksul ve Merkez Komite toplantılarında silahların konuştuğu içten çürümüş komünizmini (!) savunmaya gitmediler. İyi ki gitmediler tabii. Zira Arnavutluk’un yoksulları, işçi ve emekçileri, sistemi devirdikleri dönemde (1989-1990) adeta komünist avına çıkmışlar, yakaladıkları parti üyelerini, yöneticilerini linç etmişlerdi. “Bizimkilere” bir ayrıcalık tanıyacaklarını sanmıyorum…

Arada söylemiş olayım; bu “komünizme geçildi” iddiasının en önemli dayanağı, yok, herkesi yoksullukta eşitlemek değildi; dinin “aşılması” idi. Ama sonradan anlaşıldı ki “Arnavutluk’ta din aşıldı yoldaşlar!” dedikleri, dinin yasaklanması imiş. Arnavutluk o gün bugündür Balkanlardaki en dindar toplum…

Solun başka öbekleri, kusursa kusura bakmasınlar, onlar bu “geçmiş” konusunda daha az sicilli değiller aslında ama neticede bu bir köşe yazısı, site editörleriyle aramız bozulmasın durduk yere: “Çok uzun yazıyorsun kardeşim! Bilmiyor değiliz yani; sen gazetede editörlük yaparken köşe yazarlarıyla en büyük problemin, çok uzun yazmaları değil miydi?”

90’lar ve Kürt sorunu

Çift kutuplu dünya durumunu doğru analiz edememek, “somut koşulların somut tahlili” prensibini “laf” olmaktan öteye anlamlı kılamamış sol’un kendini yenilemek, yeniden yapılandırmak konusundaki ağır sonuçlar doğuran beceriksizliğinin özeti ve günümüz Türkiye’sindeki “solsuzluğun” başlıca nedenlerinden biridir. Bunu geçmişiyle ve gerçekleriyle yüzleşmeye cesaret edememesi olarak da ifade edebiliriz pekâlâ…

Tam da bu noktada, Kürt sorunu, bu açıdan öğretici bir “ders” konusu.

Evveliyatı 70’li yıllara dayanan “milli mesele” 90’lı yıllarda “Kürt sorunu” olunca, istisnalar olduğunu özellikle belirterek, Haydar Kutlu’nun vurgusuyla Türk solunda öne çıkan eğilim ve yönelimler gözlemlediğim kadarıyla şunlar oldu:

— Bir kesim, önceki yazımda da değindiğim üzere, dolaylı takılmaktan vazgeçip direkt Kemalist, Atatürkçü ve CHP’li oldu. Aralarında radikal sol kökenli olanlar az değil ve bir tutarlılık sorunları, hassasiyetleri de kalmadığı için, lazım olduğuna kanaat getirdikleri ortamlarda gayet Marksist-Leninist takılmaktan ve “Biiiizzz Metris’lerden, Mamaklardaaannn…” gibi nutuklar çekmekten geri kalmıyorlar. Sanırsın, neyse…

— Bir kesim, “istikbalini” Kürt hareketinde aramaya soyundu. Kitle var, parti var, belediye başkanı, vekil olma imkân ve ihtimali var; daha ne olsun? Slogan atmak, yalakalık, yüzeysellik, zaten yabancısı olmadıkları şeyler… Hazır Kürt halkı değilse bile partiyi çekip çevirenler Türk olup da kapılarına gelenleri yere göğe sığdıramayan “Türk solcuları baş tacıdır heval, hatta baş tacının incisidir,” kafasında ise… Cihangir’de, orada burada hikayelerini dinleyecek üç kişi bile bulamadan çürürken vekil olan, medya yorumcusu, kalemşor, “akil” filan olanlar yatıp kalkıp “hallelujah” demesinler mi yani? Bari seçmenle muhatap olduklarında lazım olur diye üç beş sözcük Kürtçe öğrenselerdi iyiydi. Herhalde çok yoğun ve meşguller yoksa öğrenirlerdi, niye öğrenmesinler? Hem, “rojbaş” demeyi öğrenmişler, yetiyor demek ki… (Bunların bazılarının evveliyatlarını ve Kürtler, Kürt hareketi hakkındaki asıl duygu ve düşüncelerini bilmesem, ben bile “olmuşlar bunlar” diyebilirdim slogancılıklarına tav olup.)

Bu “çeşitlemelere” biraz ara verip 90’larda sorun ne ya da neler oldu da “Kürt sorunu” oldu; hatırlamakta yarar var bence.

  • Kürtlerin yakın tarihinde “serhildanlar dönemi” olarak adlandırılan dönem başladı. Newroz mitinglerinde halk, tankların, panzerlerin önünde durdu. Katliamlar her yıl Newroz gösterilerinin daha da kitleselleşmesini engelleyemedi…
  • Kürtler cenazelerini yerde bırakmadı. “Faili meçhul” cinayetlerle katledilen insanlarını da dağda çatışmada hayatını kaybeden oğullarını, kızlarını da… Cenazelerin yanı sıra düğünler de yerel serhildanlara dönüşmeye başladı.
  • Sadece kırsal kesimlerden değil Türkiye metropollerinden ve Avrupa başta dünyanın dört bir yanına dağılmış Kürtlerden adeta akın akın gerillaya katılımlar başladı. Çatışmaların, operasyonların, eylemlerin kapsamı büyüdü, yaygınlaştı…
  • Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in ifadesiyle “düşük yoğunluklu savaş” tespitinin “gereği” olarak binlerce köy yakılıp yıkılarak boşaltıldı, binlerce insan göçertildi. Koruculuk dayatmasına boyun eğmeyen bazı köyler boşaltılmakla kalmadı, katliam yapıldı (Vartinis, 1993). Lice yerle bir edildi (Ekim, 1993).
  • Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in deyişiyle “rutin dışına” çıkmış devletin “derin” odaklarının katliam failleriyle, mafyacılarla “işbirliği” yaptığı, uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı, “canı bedeli” bazı tanınmış insanları haraca bağladığı ortaya çıktı. “Susurluk” olayını hatırlayın (Kasım 1996) …

Bir de şunlar oldu:

  • Eruh, Şemdinli eylemleri olduğunda (15 Ağustos 1984) Bodrum’daki tatiline ara vermeye bile gerek görmeyen ve “3-5 eşkıyanın işi” diyen Turgut Özal, sonradan Abdullah Öcalan’la aracılar vasıtasıyla temas kurdu, Kürt sorununa siyasi çözüm arayışına girdi…
  • Her daim devletin “mutemet” adamı Süleyman Demirel siyasi yasaklar dönemi bitip de yine ve yeniden parlamentoya girdiğinde, “Kürt realitesini tanıyoruz” açıklaması yaptı (1991).
  • Sakıp Sabancı Kürt sorununda siyasi, demokratik çözüm gerektiğini (1995) söyleyince dönemin MHP lideri Alparslan Türkeş tarafından “Çizmeyi aşma Sakıp Ağa!” sözleriyle tehdit edildi. (Ertesi yıl Sabancı Center’de Özdemir Sabancı ve Haluk Görgün, Ayşe Nilgün Hasefe uğradıkları suikast sonucu öldürüldü.)
  • İş insanları örgütü TÜSİAD Ocak 1997’de Kürt sorununda siyasi ve demokratik çözüm öneren bir rapor yayınladı. Raporda, sorunun yalnızca ekonomik yetersizlik veya “geri kalmışlık” (Güneydoğu sorunu) olarak görülemeyeceğini, Kürtlerin kimliğiyle ilgili boyutlarının da açıkça kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştı… Üniter devlet yapısı ve bölünmezlik ilkeleri saklı kalmak kaydıyla, Kürt kimliğini yok sayan veya kısıtlayan mevzuat hükümlerinin düzeltilmesi çağrısı yapılmış, Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) ifade özgürlüğünü zedeleyen maddelerinin (özellikle 8. madde) değiştirilmesi veya kaldırılması istenmiş; Güvenlik bürokrasisinin ve askeri vesayetin sınırlandırılması, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yapısının ve Genelkurmay Başkanlığı’nın konumunun demokratik standartlara uyarlanması gibi öneriler getirilmişti…

Bak şu “burjuvazinin” ettiğine! Resmen “bölücülük” yapmışlar!

Öncesiyle birlikte 90’lar bugünleri doğru anlamak ve tanımlamak konusunda herkesin hiç değilse kendi payına düşen kısmıyla yüzleşmesi gereken bir yakın geçmiş tarihidir. Bu yüzleşmeden kaçındıkça ne bugüne ne de geleceğe dair doğru düşünce, politika ve tutumlar geliştirilebilir…

***

Tamam sayın editörüm! Daha da uzatmayayım, oldu. İdris Küçükömer mevzusuna sonra geleyim, daha sonra da hızla günümüzdeki duruma.

NOT: Bilenler bilir; çok gerekmedikçe kişilerle polemiklere girmem, benim “meselem” anlayış ve politikalarla… Bu nedenle solun Kürt sorunuyla ilgili geçmişini irdelerken dikkat edilirse “bazı” veya “bazıları” gibi ifadeler kullanmaya özen gösteriyorum. “Farklı” olanlar olduğunu da akılda tutarak. Yine de geçen haftaki yazımdan sonra, yazılarımı takip eden bir değerli okurum, TSİP’in 1990’a değin süren siyasi yaşamında Kürt sorununu adını dosdoğru koyarak ve UKKTH prensibiyle ele aldığını hatırlattı. Doğru söylüyor. TİP de öyleydi. Kürt sorunu nedeniyle kapatılan ilk partidir (1971). Cesaret isteyen bir ilkeli, tutarlı duruş sergilemişlerdir. Başka saygın örnekler de var.

Editörün Notu: Munzur Press’te yayımlanan köşe yazılarında dile getirilen görüş, değerlendirme ve ifadeler yazara aittir; Munzur Press’in editoryal görüşünü yansıtmaz.
90’lar deyip geçmeyelim
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter