2008 yılında, 27 Mayıs darbesinin yıldönümü vesilesiyle Taraf gazetesinde solu 27 Mayıs darbesiyle yüzleşmeye davet eden, “iyi darbe-kötü darbe” ayrımı yapmadan darbelere, darbeci zihniyete, askeri vesayet nizamına karşı olmak gerektiğini savunan bir yazım yayınlanmıştı.
(“Taraf öyle mi? Doğru ya sen eski Taraf yazarıydın!” diye mırıldananlar yazının kalan kısmını okumazlarsa, söz, kızmayacağım. Yeter ki ağızlarını bozmasınlar, yoksa biber sürerim!)
O zaman e-posta grupları revaçtaydı ve bu gruplarda oldukça hararetli tartışmalar oluyordu. İsmi lazım değil, bu gruplardan “solcu” görünümlü birinde, bir arkadaş bu yazımı paylaşmış ve “Cafer doğru söylüyor aslında, darbeler arasında ayrım yapmak yanlış,” mealinde kendi görüşünü de belirtmiş.
(Burada bilmeyenler için not düşmüş olayım: Türk sol hareketlerinin önemli bir kısmı uzun yıllar boyunca 27 Mayıs 1960 darbesini “ilerici darbe” olarak nitelendirdi. Daha ileri gidip “politik devrim” olarak adlandıranlar da vardı. Epeydir yayınlarını izlemiyorum; hala aynı kafada olanlar varsa, ne diyeyim, acınası bir ideolojik sefillik…)
“Cafer doğru söylüyor, 27 Mayıs darbesiyle yüzleşmek lazım” diyen arkadaşa o e mail grubunu çekip çeviren, adı bende saklı, kafası 70’li yıllarda donmuş vatandaş, yazımda neden ve gerekçeleriyle ortaya koyduğum görüşe kendi gerekçeleriyle yanıt vermek yerine ne demiş sizce?
O zaman “Yüzleşme Derneği” adında bir sivil toplum girişimine önayak olmuştum. O ideolojik manada kazma vatandaş, “Cafer Avrupa emperyalizmi tarafından desteklenen bir dernek kurmuş, bilmiyor musunuz?” demiş. (Bir arkadaş o yazışmaları bana ilettiği için bu kadar detaylı biliyorum… “Avrupa emperyalizmi” diye sayıklayan kişinin sonradan AB ile münasebetlerini de o da ayrı.)
Yüzleşme Derneği’nin “Avrupa emperyalizmi” veya Avrupa Birliği (AB) ile hiçbir alışverişi yoktu oysa ne o zaman ne de sonrasında… (Doğru bulmadığımızdan değil, bilmediğimizden; çok teferruatlı proje prosedürleri vardı.) Kendi irademizle kapatılmasına karar verene değin, bilen bilir, amatör bir ruhla, kıt-kanaat imkanlarla anlamlı çalışmalar yürütmüştük. İyi de konu bu değildi ki?
O kafada olanlar halen de savunduğun bir görüşe karşı koyacak sağlam, sağlıklı, tutarlı bir görüşleri olmadığı ve sloganlarla idare etmek daha kolay olduğu için, hiç alakasız şekilde, “Sen eskiden Taraf’ta yazmıştın, değil mi?” diye sayıklıyorlar. Bir tanesi de çıksa dese yazılarını okudum, filanca yazında saçmalamıştın; alnından öpeceğim. Okumuyorlar da yani. Neyse…
Neden böyle bir girizgâh yaptım, az sabır…
Kim sol, kim sağ karışıklığı üzerine düşünelim biraz
Başlığa çıkardığım tespitin sahibi, İdris Küçükömer. 1969 yılında yayınlanan “Batılılaşma ve Düzenin Yabancılaşması” adlı kitabının fırtınalar kopartılan temel tezi buydu.
Bu görüşün nasıl bir süreçte oluştuğunu bilmekte yarar var. Çünkü Küçükömer bu düşüncesini yüksek sesle dillendirmeden önce, dönemin sol atmosferine hâkim olan görüşleri savunan biriydi. Mesela 27 Mayıs darbesini, birçok sol grup ve sol aydın gibi o da “ilerici bir darbe” olarak selamlamıştı…
Fakat sonradan İdris Küçükömer’in gördüğü realite şuydu: Milli Güvenlik Kurulu (MGK) gibi askeri ve bürokratik vesayet kurumlarıyla, “nispi özgürlükler getirdi” denilen darbe anayasası anlamsızlaştırılmış, dahası, Genelkurmay’ın müesses nizamın koruyucu-kollayıcı gücü olma misyonu pekiştirilmişti.
Bunu bilince çıkarana değin Küçükömer, 1963 yılında Albay Talat Aydemir’in orduda organize ettiği “27 Mayıs’tan daha ilerici” iddialı cuntasına destek de vermişti.
1960’ların sonlarına doğru ordu içerisinde “sol Kemalist darbe” örgütlenmelerine, hazırlıklarına uzak durdu. 1965 yılında 15 vekil ile parlamentoya giren Türkiye İşçi Partisi (TİP) bünyesinde yer aldı, darbecilik yerine sivil-demokratik mücadeleyi tercih etti. Halkı “gerici, cahil bir kitle” gören elitist anlayışlara karşı onlarla bağ kurmak gerektiğini savundu.
Küçükömer’in “Sol aslında sağdır” derken öncelikle dayanağı, sivil-askeri bürokratik Kemalist elitin “ilerici”, “çağdaş” hatta bazılarının “sol” iddiasının, gerçeği yansıtmadığı ve Batı standartlarında bunların “sağcı” olduğu görüşüydü. Bunların sloganları bir yana, gerçeklikleri, halktan kopuk olmalarıydı, halka değil devlete yaslanmayı tercih etmeleriydi. “Devrimci” değil, statükocu idiler ve devletçilik ile birlikte statükoculuk, aslında sağ ve muhafazakar ideolojik hassasiyetler idi, vb.
Küçükömer’e göre “sağ”, “muhafazakâr”, “İslamcı” olmakla yaftalanarak siyasi alanda etkisiz kılınmaya çalışılan siyasi yapılar “sol” iddialı olanlardan daha fazla “halkçı” idi, statükoya karşı değişimi, yenilenmeyi savunuyorlardı
Küçükömer; padişaha isyan eden yeniçerilerden ulemaya, Tek Parti CHP’sine ve onun “halka rağmen” uygulamalarına karşı öfke biriktiren halkın iktidara taşıdığı Demokrat Parti’ye değin (DP) yaşanan tarihselliğin, otoriter devlet zihniyet ve egemenliğine karşı “Batılı anlamda değişimi” zorlayan bir “sol misyon” üstlendiğini savunmuştur.
***
Ana hatlarıyla özetlediğim bu görüşler, o zaman ciddi tepkisel tartışmalara konu olmuştu. Kuşkusuz tartışılır görüşlerdir. Öncelikle “toptancı” bir yaklaşımla hareket edildiği için. Ancak Küçükömer’in tezlerinde o zaman olduğu gibi günümüzde de “Sol bu mudur?” dedirten düşündürücü ve tartışmaya değer ögeler bulunduğunu açık yüreklilikle teslim etmek lazım.
Konuya 2008 yılında 27 Mayıs darbesiyle yüzleşmek gerektiğini savunan bir yazıyı ve buna karşı gösterilen “tepkiyi” hatırlatarak giriş yapmamın nedeni de zaten bu.
Eğri oturup doğru konuşalım: Sabah akşam AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a oy veriyor diye “cahil cühela halka” hakaret etmeyi (Ben “hakaret” diyorum siz “küfür” anlayın…) “solculuk” zannedenler var hala…
Dahası da var ve o da evet, Kürt meselesiyle bağlantılı bir yüzleşme muhasebesi yapmayı gerekli kılıyor.
“AKP’yle barış olur mu? Sen buna inanıyor musun yani?” diye başımın etini yiyen bazı “keskin sirke” okurlarım var. Yazılarımda bu ve benzer soruların cevabı var aslında ama bazen daha doğrudan ve dümdüz konuşmak gerekiyor demek. Peki.
