(Haydar’ın anısına saygıyla…)
Bu benim hikâyem değil ama beni de içine çeken ancak belki de unutulan ya da hiç anlatılmayan, hiç bilinmeyen bir hikâye; O’nun hikâyesi… Bilinmeyen yaşamından kısacık ancak etkisi büyük, etkileyici bir hikâye…
Yıl 1980. Askeri darbenin ilk ayları…
Korkunun toplumu sardığı sorunlu bir zaman. Ve zamanda açık-kapalı sayısız zulüm tezgâhı; ardı arkası kesilmeyen sürek avları… Buna rağmen içten içe işleyen, doğrultusunu yitirmeyen “Yer Altından Notlar…”
Aylardır askeri hastanedeyiz. Adı “hastane” tabii. Hastanede demir parmaklı, mazgallı izole bir “tutsak koğuşu”. Ağır yaralıyız. Çoğul kullandım çünkü yalnız değilim; yanımda yaralı bir yol arkadaşım daha var.
Hastane koğuşuna gelenler oluyor. 12 Eylül günlerinde gözaltına alınan, işkencede ağırlaşan ancak “normal ölüm” olarak kayda geçilsin diye hastaneye kaldırılan “gözaltı” insanları bunlar: Yaralı, bedenleri ezilmiş, morarmış, şişmiş ya da kırılmış devrimciler. Yoksul köylüler, kasabalılar, öğrenciler, kadınlar, erkekler… Yaşamları, “gözaltında” gördükleri kötülüklerden çok daha kısa süren dirençli insanlar. Hayatlarında şarkılar değil; siren sesleri, sedyeler, Askeri Ring arabaları, kelepçeler, demir parmaklıklar, gözbağı, işkence tezgâhları; kemersiz, bağcıksız giysiler olan muhteşem azınlık…
Açık zihinler şu soruyu sıkça sormuştur: İnsan neden karşı koyar, neden direnir? Ne diye çifte eziyet yaşar. Neden direnerek, reddederek zulmü; o ölüm anını uzatır? Uzayan ölüm anı mı yoksa yaşam mı? Direnç göstermek ömrü uzatır mı yoksa kısaltır mı? Ya da ömür nedir ki? Uzun yaşamak mı, idealleri için yaşarken bir anda göçüp gitmek mi?
Sonra telkinler eşlik eder sorulara; O yenilmiş, mukavemetsiz telkinler: “Uzun yaşa”, “Boş ver umursama, kendini düşün, kendin için yaşa”. “Bak, sol gözün sağ göze ne faydası var.” “Kimse bir diğeri için yaşamaz, bir diğerini düşünmez; bilesiniz.”
O da diğerleri gibi; toplumsal ya da bireysel olaylara bulaşmamayı öğütleyip duran bir çevrede doğmuş büyümüştü. “Olaylara karışıp başını derde sokma, sen kendine bak, kendi okulunu oku, erkenden eve dön” deyip duran yılgın ve sinmiş küçük bir köyde. “Başını önüne eğ ve yürü, sağa sola karışma” deyip tevekküle secde etmiş bir ahalide. Ebeveynlerin, hısım akrabaların sükûnet telkin ettiği, kayıtsızlığı öğütlediği ezik bir ortamda yani.
Bu ezik, sinmişler diyarında “sürüye karışma, kendin ol, farklı ol, haksızlığı kabullenme, itiraz et, sor, sorgula” diyen tek bir Allah’ın kulu olmamıştı; ta ki o güne kadar!
O günden sonra dünyası değişmişti. O gün, duvarlara yazı yazmaya, bildiri dağıtmaya, kitap okumaya, seminerlere, yürüyüşlere katılmaya başlamıştı. Yaşadığı zihinsel değişim sosyal hayatını da değiştirecekti. Artık “eve, aileye, aşirete, tarlaya, bağa, bahçeye, ahıra, harmana ait” biri değildi; olmayacaktı da. “Ev, iş kurmak, evlenmek, bir yastıkta kocamak” hayatından çıkmış; yeni ilgiler kazanmıştı.
Neyse, biz öykümüze dönelim. Yıl 1980. Darbenin ilk ayları… Uzay çağında sayısız zulüm tezgâhı. Uzun bir süredir askeri hastanedeler. Yaralılar. Hastanede demir parmaklı, mazgallı, izole, kirli, dökük bir “mahkûm koğuşu”. Koğuşa sıklıkla işkence görmüş, darbelenmiş, vurulmuş yaralı taşınıyor.
Bir gece O’nu da alıp getirmişlerdi. Getirip onu da bir ayağından ranzaya zincirlemişlerdi. Vücudu mosmordu. Bitkindi. Gözaltında kum torbalarıyla dövdükleri için iç organları, böbrekleri zedelemiş, “ellerinde kalmasın” diye getirilip hastane koğuşuna atılmıştı. Aldığı darbelerden dolayı zorlukla konuşuyordu. 18-20’li yaşlarda Dersim-Mazgirtli güzel esmer yüzlü bir gençti.

Hikâyesini anlatmak, paylaşmak istiyordu. Önce tereddüt etti. Güvende olduğunu anlayınca açıldı. Ancak birkaç kelime konuşuyor, nefesi kesiliyor, susmak zorunda kalıyordu. Çok acı çektiği belliydi. Ancak hikâyesini anlattıkça, kendi acısına değil, başkalarının yaşadığı acıya odaklı olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı. O, kendi yaşadıklarından değil, başkasına yaşatılan acıdan dolayı acı çekiyordu. Öyle ki, çok geçmeden ölebileceği ihtimali dahi umurunda değildi.
İki dirseğini yatağa dayayarak doğrulmak istedi, başaramadı. Başını geri yastığa bıraktı.
–“Adım Haydar” dedi. “Haydar. Mazgirt’in bir köyündenim. Köylüyüm. Çobanlık yapıyorum. Partizan sempatizanıyım. Uzun zamandır gözaltındaydım. Gözaltım sürüyor. Sorguda benden bir şeyler istediler. “Yok” dedim. Tam sorgum bitiyordu ki birini getirdiler. Bunda “Silah var” dedi, namussuz. “Yok” dedim; inanmadılar. Gerçekten de yoktu. İnandıramadım. Sonra beni bu hale soktular… Nefes alışverişi hızlandı. Sonra durdu. Az soluklandıktan sonra devam etti: “S…’yi bilir misiniz, S…’yi? AH ulan S…! Adam, birçok köylünün üzerine ifade vermiş, toplayıp getirmişler…”
Yorulmuş ve susmuştu. Başını yastığa bırakırken acı içinde yüzünü buruşturdu. Biraz soluklandıktan sonra kendi kendine konuşmaya başladı: “Ah ulan S…, ulan alçak. Ulan namussuz; hadi sen bana acımadın, üzerime ifade verdin, beni yaktın, tamam. Peki, O zavallı köylülerden ne istedin, neden onların adlarını verdin? Neden onları yaktın? Ulan alçak… Ulan S…” Acı çekiyordu. Aldığı darbelerle vücudu şiş ve morluklarla doluydu. Rahat uzanamıyor, aldığı darbelerden sağa-sola dönemiyordu.
80’li yıllar yani darbe yılları; Kolektifin bireyi değil, bireyin kolektifi temsil ettiği, ayakta tutup yaşattığı yıllardı. Bir tür görünmez, adı sanı bilinmez kahramanlar çağıydı. Başkalarının acılarına kahrolan; pankartlar yere düşmesin diye isimsiz giden kahramanlar çağı…
Çok geçmeden Haydar’ı tanıyacaktık: Haydar, yoksul genç bir köylü. Bir sığırtmaç. Bir sol sempatizan. Ezilmiş, acı içinde ölüme terk edilmiş çıplak bir beden. Hayır, bir beden değil bu; bir irade, bir isyan, bir başkaldırı… Sahiplenme, yaşatma arzusu; tarifsiz bir haz ve gurur. Hatta bir zirve. Özgürlük demek daha doğru…
Uzandığım yerden yarı doğrularak Haydar’a bakıyorum. Haydar, arada bir uykuya dalıyor, inliyor ve yeniden uyanıyor. “Neler yaşadı kim bilir?” demiyorum; yaşadıklarını biliyorum. “Darbe yıllarını yaşayan herkes bilir…” Dönüp tekrar Haydar’a bakıyorum. Bu genç insan, bedeli ağır çok ağır da olsa tarifsiz, etkileyici bir gurur yaşıyor. Uzun işkence günlerini susarak geçirmiş, susmuşluğu belki de hayatına mal olacak bu insana büyük saygı duyuyorum. Evet “insan.” Bu yüreği başkaları için çarpan kişiyi en iyi tanımlayacak kelime: “İnsan”!
Sanırım Haydar’ın getirilişinin ikinci günüydü. Bir yakını, babası görmeye gelmiş, ancak görüştürülmemişti. Görevlilere bıraktığı az bir miktar parayı getirip yastığının altına koymuşlardı. Bir şey yiyemiyor ve içemiyordu. Giderek daha az, ancak daha çok heceleyerek konuşuyordu.
O gün durup dururken, “saat kaç” diye sordu. Saatin kaç olduğunun önemli olmadığı bir zamandı. Ama O saati sormuştu. Saatle kendi arasında ya da yaşadıkları arasında nasıl bir bağ vardı kimseler bilmedi, bilemeyecekti…
“Saat şu an yedi; akşamın yedisi.” dedim. “Bu gece öleceğim.” diye karşılık verdi. Son derece sakindi. “Öyle deme, bak iyisin, iyileşeceksin.” diyecektim ki sözümü kesti. “Hayır hayır ben bu gece öleceğim; biliyorum, hissediyorum.” dedi.
Sonra sessizleşmişti. Nasıl hissetmişti, hissederken neler yaşamış, aklından neler geçmişti. Aslında aklından ne geçtiği, şu an neler yaşadığını kestirmek zor değildi! Kendi acılarından çıkıp, bir başkasının, başkalarının acısını yaşayan biri, başka ne düşünebilirdi ki… Haydar, “Bu gece öleceğim” dedikten sonra, sessizleşmiş sonra kendi kendine söylenmeye başlamıştı: “Ulan S…, ulan alçak sen o insanlardan ne istedin. Hadi bana acımadın, beni yaktın, onlardan ne istedin niye onları yaktın. Ulan alçak, ulan S…”
Aramızda kalın demir çarlar vardı. İki bölmeli bir demir kafeste gibiydik. Kendimizi çoktan unutmuştuk. Aradan birkaç saat geçmiş, Haydar tekrar saati sormuştu. Yanıt aldıktan sonra, bu gece öleceğini tekrarlamış, kısa bir duraklamadan sonra yine “Ulan S…” diye başlamıştı… S…’nin köylülere yaptığı bu zorlu gecede O’nun tek derdi, tek sorunu gibiydi. O gece aramızdaki bu zaman/saat eksenli soru-cevap diyaloğu birkaç kez daha tekrar edecekti.
Gece yarılanmak üzereydi. Haydar, kısık belli belirsiz bir sesle tekrar sordu:
- “Saat kaç?”
- “Saat 12’ye geliyor. Sen dinlen boş ver saati. Uyumaya çalış”.
- “Ben bu gece öleceğim.”
- “Öyle deme ya, atlatacağız bu günleri inan.”
- “Öleceğim diye üzülmüyorum ki” dedi yüzünde acılı bir gülümseyiş vardı. Ben O köylülere üzülüyorum. Onların ne suçu vardı.”
Sonra mırıldanarak ‘Ulan S…, ulan alçak hadi bana acımadın, tamam, onlara da mı acımadın. O Köylülerden ne istedin, sen onları niye getirdin. Ulan alçak…’
Bu vücudu mosmor, ciğeri, böbrekleri aldığı darbelerle zedelenmiş, nefes alıp vermesi bile zorlaşmış insan, kendini değil “diğerlerini” düşünüyor, aklına geldikçe de tekrarlıyordu.
Sonra her zamanki gibi susmuş, bir süre sonra sesi çıkmaz olmuştu… “Haydar, Haydar…” diye seslendim; ses yoktu. Bir daha seslendim, yine ses yoktu…
“Gardiyannn” diye bağırdım; “Gardiyaaaannn”
Doktorlar, görevliler gürültüyle geldiler. Alelacele göğsüne bir iki masaj yaptılar. Çıt yoktu. Sonra ranzasını alelacele göremeyeceğimiz bir köşeye çektiler…
Haydar yoktu!
O gece kendi acılarını terk edip başkalarının acılarını yaşayan O sessiz kahraman çekip gitmişti… Ancak sesi de acısı gibi geri kalanların içindeydi: “Ulan S… ulan alçak…”
