Şöyle bir sihirli değnek olsa ve şıp diye tüm sorunları çözse; herkes rahatlayıp mutlu olsa… Ya da sihirli lambadan bir cin çıksa ve “Dile benden ne dilersen,” dese; biz de “Şu Kürt meselesini çöz,” desek, o da şıp diye çözüverse… Herkes musmutlu evine, işine gücüne dönse… Doğal hayatını yaşasa… Oh ne güzel!
İnsan, başlı başına problemli bir varlıktır. Evrimine ve zihinsel gelişimine rağmen yüzleşmekten, problem çözmekten sakınır; karmaşık süreçleri sevmez, kafa yormak istemez. Sürekli bir “aylaklığa övgü” hâli yaşar.
İnsan aklı da öyledir: Karmaşık problemlerle (travmalarla, toplumsal adaletsizliklerle, ekonomik krizlerle veya kişisel kötü alışkanlıklarla) yüzleşmek yerine, birinin gelip her şeyi bir çırpıda düzelteceği hayaline yani “sihirli değnek” beklentisine kapılır. Yapısı gereği sorumluluktan kaçar, eylemsizliğe sığınır.
İnsanın “tadı yok” tamam ama “çözüm”ün de sihirli değneği yok! Sihirli gücü, sihirli formülü, sihirli insanı, sihirli silahı yok! Böyle bir dünya yok!
Bundandır ki kimse hayale kapılmasın, “hemen çözüm” beklemesin.
Değişim, sabırlı ve iradeli bir çabanın ürünüdür. Gerçek sihir; batıl olan değil, süreci yöneten sistematik akıldır. “Sihirli değnek” gibi eskimiş, verimsiz ve akıl dışı kültürel kodlardan vazgeçmek gerekir.
Yüzyılların Ağırlığı: “Hadi!” Demekle Olmuyor
Ortada yarım asırlık bir savaş, savaşın yarattığı kirlilik ve bundan beslenen güçler var. Paramiliter yapılar var. Kutuplaşmalar, yargılar, ön yargılar, öfkeler, nefretler, ötekilikler var. Kaç yüzyıllık kolonyalist dayatmalar, milliyetçi hezeyanlar, gelenekler, alışkanlıklar var. Husumetler, kayıplar, kırılmalar, ölümler, travmalar, paranoyalar ve ruhsal problemler… “Var” da “var”. Öyle “Hadi!” demekle olmuyor yani.
İnsan beyni, yapısal olarak enerjiyi korumaya ve kısa yoldan hayatta kalmaya odaklıdır. Bir dopamin etkisi yaşar; zorlu ve zaman alıcı süreçler kat etmek yerine zahmetsizce elde etme arzusuna bağımlı hâle gelir. Ancak bu durum “sabrı”, bir diğer ifadeyle “bilinçli zaman”la uyumu zayıflatır. Dopamin etkisi altındaki birey –ya da toplum– erken sonuç alamadığında sürecin normal akışını başarısızlık olarak algılar ve erkenden vazgeçer.
Oysa “çözüm” denen şey, basit bir matematik değildir. Çözüm; yeni bir “ülke”, “toplum”, “devlet” ve “birey” inşasının ta kendisidir. Yeni bir düzen, sosyoloji, kültür, siyaset, akıl, etik ve ekonomi demektir. Ulusal inşadan da önemli, ondan çok daha zorlu bir ruhsal ve zihinsel inşa sürecidir.
“Ha” demekle olmuyor…
Beklemek mi? Hangi “Beklemek?”

Çözüm istiyorsanız, barış istiyorsanız “bekleyeceksiniz!” Ancak bu bekleme; süreci “akışa bırakmak”, “kendiliğindenliğe terk etmek”, “zamana bırakmak” anlamına gelmez. “Su akar yatağını bulur,” gibi bir kontrolsüzlük ve iradesizliği de içermez.
Felsefede “amor fati” yani “kaderini sevmek” diye bir kavram vardır. Zamanın getirdiği (iyi ya da kötü) her şeyi kabullenmeyi ve onunla kavga etmeyi bırakmayı öğütler. Kaderimizi sevecek değiliz elbette; bu bizi önce tevekküle, oradan da hiçliğe savurur.
Oysa gerçek çözümcüler, Alpler’i aşmaya çalışan ama imkansız gibi görünen Hannibalist bir düşünce yapısına ve kararlılığa sahiptir. Şöyle düşünürler:
“Aut inveniam viam aut faciam.” Yani; “Ya bir yol bulacağım ya da bir yol açacağım…”
Sürecin mottosu da budur. Öcalan da yeni bir yol açma arayışındadır. Zamana teslim olmadan ancak zamanın ruhuna da ters düşmeden yol alma gayretindedir.
Ancak yılların ve yüzyılların ağırlığı ortadadır: Çatışmalı tarih, onun yarattığı paranoyalar, nefret söylemi, düşmanlık duygusu öyle bir çırpıda aşıl(a)maz.
Süreç, bildik bilmedik bariyerlerle ve tuzaklarla doludur. Nefretin psikopolitiği devasa bir engeldir ve bu engeli aşmak ise aklı, sabrı, “bilinçli zaman”la uyumu gerektirir. Küresel güçler ve Orta Doğu’nun kaotik yapısı da bu denklemin içindedir. Bunların rafine olması, süreçle uyumlu hâle gelmesi sadece bir “irade” sorunu değil, tam anlamıyla bir bilinçli zaman ve sabır sorunudur.
“Civciv” Psikolojisinden Çıkmak
Sanırım toplum olarak biraz da, yuvada ağzı açık yem bekleyen “civcivler” e benziyoruz. Biraz hazırcıyız, biraz hazcıyız, biraz “aceleci”yiz.
Kürt ve demokratikleşme meselesinde bilimsel ve gerçekçi reflekslerimiz yok gibidir. “Zahmetsiz, anlık ve mucizevi çözüm” isteğinin atası olan hayalciliğe adaklar adayıp duruyoruz. Olmayınca hemen moddan düşüyoruz. Hakikatle yüzleşme cesareti göstermedikçe, birinin gelip her şeyi bir çırpıda düzelteceğini sandıkça aslında sadece kaosu besliyoruz.
Mitolojik düşüncede bir “kurtarıcı miti” vardır: Kaos doruğa çıkar, kurtarıcı bir kahraman gelir ve kozmosu (düzeni) yeniden kurar. Bunu başaramayanıca da suçlu görülür, taşlanır, “kötü adam” ilan edilir. Toplum olarak çoğunlukla bu kısırdöngü de debelenip duruyoruz.
Oysa analitik düşünüp sorunla yüzleşmesini bilenler, bu eğilimi taşımaz. Politik-ahlaki disiplin sergiler. Akılcı ve analitik düşünür. Çelişkiyi kavrar, beklentilerini ona göre oluşturur. Problemin, zaman üzerindeki ağırlığını bilir.
Problemlerle, travmalarla, toplumsal adaletsizliklerle, ekonomik krizlerle yüzleşerek zamanı “bilinçli zaman”a dönüştürür ve onu rahat bırakır! “Zamanın nabzını tutmak”, “ruhunu bilmek” ve “yasalarına uymak” tam da budur.
Böylece “bekleyiş” negatif anlamını yitirir; zaman, kendiliğinden olmaktan çıkar, doğru ve üretken akar.
“Çözüm” de öyle…
