Kürt Hareketinin Bölgesel Dönüşümünde Sorular, İmkânlar ve Yön Arayışları
3. Bölüm: Suriye’nin Geleceği ve Kürtlerin Yeri
Suriye’de barışın ölçüsü yalnızca SDG’nin bağımsız silahlı yapısının sona ermesi değil. Kürtlerin ve diğer toplulukların kurulacak yeni devlette hangi haklara sahip olacağı da bu barışın niteliğini belirleyecek.
Suriye, Türkiye’de yürütülen barış sürecinin en hassas dış başlıklarından biri.
Türkiye’deki Kürtler Rojava’da yaşananları sınırın ötesinde kalan yabancı bir sorun olarak görmüyor. Suriye’de Kürtlere yönelik her saldırı Türkiye’deki güveni sarsıyor. Kürtlerin siyasal ve kültürel haklarının güvenceye alınması ise barış ihtimalini güçlendiriyor.
Bu nedenle Ankara’nın içeride kullandığı barış dili ile Suriye’de izlediği Kürt politikası birbirinden ayrı düşünülemiyor. Türkiye’de çözüm ararken Suriye’de Kürtlerin elde ettiği her kazanımı tehdit olarak gören bir yaklaşım, sürecin inandırıcılığını da etkiliyor.
Esad yönetiminin devrilmesinden sonra kurulan geçici Şam yönetimi, ülkenin büyük bölümünde merkezî otoriteyi yeniden oluşturmaya çalışıyor. Fakat başkenti ve devlet kurumlarını kontrol etmek, bütün ülkeyi siyasal ve toplumsal olarak temsil etmek anlamına gelmiyor.
Yıllarca farklı silahlı gruplar tarafından yönetilmiş, milyonlarca insanın yerinden edildiği ve topluluklar arasındaki güvenin ağır biçimde zarar gördüğü bir ülkeden söz ediyoruz.
Yeni yönetimin karşısındaki güçlük yalnızca ülke topraklarını askerî denetim altında birleştirmek değil. Kürtlerin, Alevilerin, Dürzilerin, Süryanilerin, Hristiyanların ve farklı Arap kesimlerinin kendilerini bu devletin eşit yurttaşları olarak görüp göremeyeceği de yeni düzenin geleceğini belirleyecek.
Şam nasıl bir devlet kuracak?
Geçici yönetim bir taraftan Suriye’nin birliğini savunuyor, diğer taraftan güçlü ve merkezî bir devlet kurmak istiyor.
Kürtler ise yıllar içinde oluşturdukları yerel kurumların, dil haklarının, kadın kazanımlarının ve yerinden yönetim deneyiminin korunmasını talep ediyor.
Gerilim bu iki yönelim arasında ortaya çıkıyor.
Şam açısından kuzeydoğudaki ayrı askerî ve idari yapı devletin egemenliğine meydan okuyor. Kürtler açısından ise yeterli güvence oluşmadan merkezî yönetime bağlanmak, yıllar içinde elde edilen kazanımları ve kendi güvenliklerini kaybetme riski taşıyor.
Üstelik geçici yönetimin demokratik niteliği konusunda ciddi soru işaretleri var. Serbest siyasetin sınırları, siyasi partilerin durumu, basın ve örgütlenme özgürlüğü, doğrudan seçimlerin takvimi ve yürütmenin nasıl denetleneceği henüz yeterince açık değil.
Yönetim içindeki veya çevresindeki silahlı grupların bütün topluluklara eşit davranacağına ilişkin güven de henüz oluşmuş değil. Geçmişte El Kaide çizgisindeki yapılarda yer almış kadroların isim ve konum değiştirmesi, tek başına demokratik bir dönüşümün kanıtı sayılamaz. Bunun karşılığı, farklı kimliklere ve inançlara yönelik uygulamalarda görülecek.
Bu koşullarda Kürtlerin Şam’a temkinli yaklaşması anlaşılır bir durum. Bununla birlikte, ayrı bir silahlı düzenin belirsiz bir süre boyunca devam etmesi de kendi siyasi, toplumsal ve güvenlik sorunlarını beraberinde getiriyor.
Dolayısıyla tartışma yalnızca “merkeze bağlanmak” ile “ayrı kalmak” arasında yürümüyor. Nasıl bir bütünleşmenin mümkün olduğu, bu bütünleşmenin hangi haklara ve hangi güvencelere dayanacağı sorusu öne çıkıyor.
SDG’nin dönüşümü ne anlama geliyor?
10 Mart 2025’te Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan mutabakat, kuzeydoğudaki sivil ve askerî kurumların Suriye devlet yapısına katılmasını öngörüyordu.
Birleşmiş Milletler anlaşmayı daha geniş ve kapsayıcı bir siyasi geçiş için önemli bir imkân olarak karşıladı. Uygulama ise askerî yapıların durumu, yerel yönetimler, eğitim, doğal kaynaklar ve Kürtlerin anayasal hakları konularında tıkandı.
2026 başındaki çatışmaların ardından yeni ateşkes ve entegrasyon düzenlemeleri yapıldı. Sonraki gelişmelerle SDG bağımsız askerî yapı olma niteliğini önemli ölçüde kaybetti. Bazı birlikler yeni ordu içinde korundu, bazı kadrolar devlet kurumlarına geçti. Kürt kimliği ve dili konusunda belirli tanımalar sağlandı.
Fakat yerel yönetimlerin, eğitim sisteminin, kadın kurumlarının ve iç güvenlik yapılarının geleceğine ilişkin sorunlar bütünüyle çözülmedi.
SDG’nin askerî konumundaki değişim, Kürtlerin siyasal mücadelesinin de aynı anda sona erdiği anlamına gelmiyor. Daha çok mücadelenin alanı değişiyor. Silahlı denetimin belirleyici olduğu dönemden anayasa, siyaset, yerel yönetim ve toplumsal örgütlenmenin öne çıktığı yeni bir döneme geçiliyor.
Sürecin zaman içinde nasıl şekilleneceğini ve hangi yöne evrileceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değil.
Kürtlerin Suriye devletine katılması ile Kürt kimliğinden ve yıllar içinde oluşturdukları bütün kurumlardan vazgeçmesi aynı şey değil. Yerel yönetim talebi de kendiliğinden Suriye’nin bölünmesi veya başka halkların dışlanması anlamına gelmiyor.
Suriye’nin toprak bütünlüğü ile Kürtlerin anayasal varlığı, dili ve yerel demokrasi talebi arasında kurulacak ilişki, yeni devletin en önemli sınavlarından biri olacak.
Kazanımların geleceği
Kuzeydoğu Suriye’de oluşan yapının bütün uygulamalarının kusursuz olduğu söylenemez.
Arap nüfusla ilişkiler, zorunlu askerlik, siyasi muhalefete yaklaşım, eğitim sistemi ve kararların merkezî biçimde alınması uzun süredir tartışılıyor. Bu eleştiriler, bölgedeki deneyimin gerçek sorunları arasında yer alıyor.
Fakat bu sorunların varlığı, Kürtlerin ve bölgedeki diğer toplulukların elde ettiği bütün kazanımların değersiz olduğu sonucunu doğurmuyor.
Kürtçenin kamusal ve eğitsel alandaki varlığı, kadınların karar mekanizmalarına katılması, yerel meclisler, farklı halk ve inançların yönetime katılımı ve IŞİD’e karşı oluşan toplumsal savunma deneyimi yeni Suriye açısından önemli bir birikim oluşturuyor.
Özellikle kadınların kazanımları burada ayrı bir yerde duruyor. Kadınların eşit temsili, bağımsız örgütlenmesi ve şiddete karşı oluşturulan kurumlar yalnızca savaş koşullarının geçici uygulamaları olarak mı kalacak, yoksa yeni devlet düzeninde hukuki bir karşılık mı bulacak? Bu sorunun yanıtı, bütünleşmenin demokratik niteliğini de gösterecek.
Afrin’den ve diğer yerleşimlerden göç ettirilen insanların güvenli ve onurlu dönüşü de aynı ölçüde önemli. Mülklere el konulması, demografik yapının zorla değiştirilmesi ve silahlı grupların keyfî uygulamaları çözülmeden kurulacak birlik, kâğıt üzerinde kalabilir.
Burada korunması gerekenlerin listesini dışarıdan belirlemekten çok, bölge halklarının neyi kazanım olarak gördüğüne ve yeni düzen içinde neyi güvence altına almak istediğine bakmak anlamlı. Demokratik bir bütünleşme, ancak bu iradenin müzakereye yansımasıyla mümkün olabilir.
Türkiye’nin önündeki tercihler
Türkiye Suriye’de güçlü bir etkiye sahip. Geçici Şam yönetiminin ayakta kalması, sınır güvenliği ve ekonomik yeniden yapılanma bakımından Ankara’nın desteği önem taşıyor.
Bu etki farklı yönlerde kullanılabilir.
Türkiye, Kürtlerin bütün kazanımlarının ortadan kaldırılmasını isteyebilir ve Şam’ı daha katı, merkezî bir çizgiye yöneltebilir. Böyle bir politika Suriye’de yeni gerilimler yaratırken Türkiye’deki barış sürecini de zedeler.
Başka bir ihtimal, SDG’nin bağımsız silahlı yapısının sona ermesinin ardından Kürtlerin anayasal, kültürel ve yerel yönetim haklarıyla Türkiye’nin güvenlik kaygıları arasında yeni bir denge aranmasıdır. Bu ihtimal hem Türkiye’deki sürecin güvenilirliğini hem de Suriye’deki barış arayışını güçlendirebilir.
Türkiye’de Kürtlerle barış ararken Suriye’de Kürtleri bütünüyle tehdit olarak gören iki ayrı siyaset uzun süre yan yana yürümekte zorlanacaktır.
Türkiye’nin Suriye’de attığı her adım Türkiye’deki Kürtler tarafından da izleniyor. İçeride kullanılan barış dili ile sınırın ötesinde izlenen politika arasındaki mesafe büyüdükçe, sürece duyulan güven de azalıyor.
Bölgesel hesaplar
Suriye’nin geleceği yalnızca Şam, Kürtler ve Türkiye arasındaki ilişkilerle şekillenmiyor.
ABD, SDG’yle yıllarca IŞİD’e karşı ortaklık kurdu. Şimdi ise Kürtlerin Şam yönetimine katılmasını destekliyor. Washington açısından öncelik IŞİD’in yeniden güçlenmemesi, cezaevleri ve kamplardaki güvenlik sorununun çözülmesi ve Suriye’de yeni bir bölgesel savaşın çıkmaması.
İsrail, İran’ın Suriye’ye yeniden yerleşmesini istemiyor. Aynı zamanda Türkiye’nin Şam üzerinde belirleyici bir askerî güç hâline gelmesini de kendisi açısından riskli görüyor. Kürtlere ve Dürzilere yönelik destek açıklamaları bu rekabetin dışında değerlendirilemez.
Rusya Suriye’deki askerî ve diplomatik varlığını korumaya, Çin ise istikrar ve yeniden yapılanma üzerinden ekonomik alan açmaya çalışıyor. Körfez ülkeleri de yatırımlar ve Şam’la geliştirdikleri ilişkiler yoluyla yeni düzende yer almak istiyor.
Kürtlerin geleceği bütün bu güçlerin pazarlıklarının konusu olabilir.
Bu durum, Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların niteliğini daha da önemli hâle getiriyor. Tarafların dönemsel sözlerine dayanan bir düzen ile açık hukuki güvencelere ve denetlenebilir mekanizmalara dayanan bir düzen aynı sonucu üretmez.
Uluslararası denetim de tek başına çözüm değil. Fakat taraflar arasındaki güç eşitsizliği düşünüldüğünde, anlaşmaların uygulanmasını izleyecek güvenilir mekanizmalar Kürtlerin ve diğer toplulukların kaygılarını azaltabilir.
Suriye’nin önündeki ihtimaller
Suriye’nin önünde birkaç farklı yol bulunuyor.
İlk ihtimal, kapsayıcı bir anayasa ve güçlü yerel yönetimlerle demokratik bütünleşme. Bu, gerçekleşmesi kolay olmayan fakat daha kalıcı bir barış ihtimali sunan yol.
İkinci ihtimal, sert merkezî devletin yeniden kurulması. Böyle bir yönetim kısa süreli denetim sağlayabilir; fakat bastırdığı kimlik ve inanç sorunlarını ileride yeniden çatışmaya dönüştürebilir.
Üçüncü ihtimal, ülkenin görünüşte birleştiği fakat farklı bölgelerin fiilen kendi kurallarıyla yaşamayı sürdürdüğü bir düzen.
Dördüncü ihtimal ise Türkiye–İsrail rekabeti, İran’ın müdahaleleri, IŞİD ve diğer silahlı yapıların etkisiyle yeni bir çatışma döneminin başlaması.
Hangi ihtimalin gerçekleşeceği yalnızca Şam’ın askerî gücüne bağlı değil. Kürtlerin izleyeceği siyaset, Türkiye’nin tutumu, Suriye’deki diğer toplulukların talepleri ve uluslararası güçlerin tercihleri de sonucu etkileyecek.
Bu nedenle Suriye’de barışı yalnızca SDG’nin bağımsız silahlı yapısının sona ermesiyle ölçmek eksik kalır. Asıl soru, Kürtlerin, Arapların, Alevilerin, Dürzilerin, Süryanilerin ve diğer bütün toplulukların kendilerini eşit ve güvende hissedebildiği bir devletin kurulup kurulamayacağıdır.
Türkiye’deki sürecin kalıcılığı da biraz buna bağlı olacak.
Bir sonraki bölümde İran’a, PJAK’ın konumuna ve Öcalan’ın silahlı mücadele yerine halkların ortak demokratik örgütlenmesine yaptığı vurgunun İran bakımından ne anlama geldiğine bakacağız.
