Türkiye, tarihi günlerinden birini daha geride bıraktı. Meclis çatısı altında kabul edilen Çerçeve Yasa, yıllardır süregelen acıların, kayıpların ve çatışma ikliminin son bulması yolunda atılmış hayati bir ilk adımdır. Masadaki fikirler, siyasi kaygılar veya ideolojik ayrışmalar ne olursa olsun, günün sonunda ortaya çıkan tablo net: Bu sürecin tek ve gerçek galibi Türkiye’dir.
Bugün geldiğimiz bu tarihi eşik, tesadüflerin veya kendiliğinden gelişen şartların bir sonucu değil; aksine sorumluluk alan, elini taşın altına koyan liderlerin ve aktörlerin kararlı duruşunun eseridir.
Sürecin buraya evrilmesindeki en büyük pay ve tarihi sorumluluk, şüphesiz MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye aittir. Gösterdiği sağlam duruş, ezber bozan hamleleri ve devlet aklını önceliklendiren tutumu, bu yolun açılmasını sağlayan ana sütun olmuştur. Devlet Bahçeli’nin bu tavrı, birliğin ne kadar köklü bir zemin üzerine oturabileceğini gösterdi.
Bu süreçte AK Parti iktidarının ve AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala’nın yürüttüğü mekik diplomasisi ile kararlı duruşu, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un Meclis zemininde diyaloğu ve uzlaşıyı diri tutan yapıcı yönetimi göz ardı edilemez. Kemal Kılıçdaroğlu’nun geçmişten bu yana toplumsal helalleşme ve diyalog zeminini güçlendiren hamleleri ile son dönemde siyasette aktif sorumluluk alarak bu zemini diri tutan yaklaşımı ve Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in “Gencecik çocuklarımızın kanı toprağa düşmesin” diyerek aldığı tarihi sorumluluk Türkiye siyasetinde özlenen bir basiret örneğidir. DEM Parti tarafı sürecin hassasiyetine uygun olarak son derece itinalı ve dikkatli bir hat izlerken, Abdullah Öcalan’ın bu yolun yürünmesindeki ısrarı ve PKK cephesinden gelen samimi girişimler, silahların tamamen devreden çıkacağı yeni bir dönemin kapısını araladı.
Ancak unutulmamalıdır ki yasaların çıkması her şeyin bittiği anlamına gelmez. Meclis’te atılan bu imza, nihai bir son değil, asıl mücadelenin başlangıcıdır. Şimdi asıl görev, barışı topluma yaymak ve kalıcı kılmaktır. Yasa kabul edildi diye hiçbir kurumun veya yapının rehavete kapılma lüksü yoktur. Tüm devlet kurumlarının, sivil toplumun ve siyasetin sahada bizzat bulunarak barışı toplumsal dokunun her kılcal damarına nüfuz ettirmesi, sahada fiilen tesis etmesi gerekir.
Çünkü barışın ve huzurun inşa edildiği her dönemde olduğu gibi, bugün de bu tablodan rahatsız olan bir kitle var. Yıllardır çatışmadan, gözyaşından ve kaostan beslenenler; barışın ve toplumsal helalleşmenin tesis edilmesini kendi varlıklarına tehdit olarak görüyorlar. PKK “kaçkınları”, örgütsel rantını kaybetmekten korkanlar, Öcalan karşıtlığı üzerinden savaşın sürmesine çabalayan marjinal odaklar ve bunların dışarıdaki beslemeleri…
Tüm bunlarla birlikte; kör bir AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden tavır alan, bu tarihi Çerçeve Yasa’yı ve atılan devasa adımı sırf “Erdoğan’ın iktidarını uzatma hamlesi” diyerek sığ bir politik hesapla reddeden, sırf bu gerekçeyle toplumsal barışa gözünü kapatıp karşı çıkan anlayış da bu olumsuz tablonun bir parçasıdır.
Kötülerin, savaştan beslenen beslemelerin ve bu sığ karşıtlık üzerinden barışa blok koymaya çalışan odakların tezgahlarına karşı en büyük cevap, rehavete düşmeden sahada inşa edilecek kalıcı barış olacaktır. Türkiye, geçmişin yüklerinden sıyrılarak geleceğine, gençlerine ve ortak yarınlarına sahip çıkmıştır.
Son sözü net söylemek lazım: Kötüler kaybetti, Türkiye kazandı.

Ne AKP ne MHP, ne de siyasetçilerine inanmıyor güvenmiyorum..