Mehmet Bidav
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Silahlı Mücadeleden Demokratik Siyasete: SDG’nin Entegrasyonu Ne Anlama Geliyor?

Silahlı Mücadeleden Demokratik Siyasete: SDG’nin Entegrasyonu Ne Anlama Geliyor?

featured

ARAŞTIRMA YAZISI
Bağımsız değerlendirme  | Mehmet Bidav / Ağustos 2026

SDG Sonrası Suriye: Teslimiyet Tartışmasının Ötesinde Barış ve Demokratik Mücadele

Suriye Demokratik Güçleri’nin bağımsız askerî varlığı sona erdi. SDG güçleri Suriye ordusuna, Kuzey ve Doğu Suriye’de kurulan sivil kurumlar da merkezî yönetime katıldı. Bu gelişme, özellikle Kürt milliyetçilerinin bir bölümü ile Türkiye solunda teslimiyet olarak değerlendiriliyor. Ancak süreci yalnızca kaybedilen topraklar, devredilen kurumlar ve feshedilen askerî yapı üzerinden okumak, savaşın hangi koşullarda sona erdiğini gözden kaçırıyor.

Burada sorulması gereken soru, “SDG ne kadar toprak veya yetki kaybetti?” olmamalıdır. Asıl soru, savaşın devam etmesinin Kürtlere, Araplara ve Suriye’nin diğer halklarına sağlayabileceği gerçekçi bir kazanım olup olmadığıdır. Önlerinde iki yol vardı: siyasî bir anlaşmayla hak mücadelesini başka araçlarla sürdürmek ya da kuzeydoğu Suriye’yi yıllarca devam edecek yeni bir savaşın içine sokmak.

10 Mart’tan fesih kararına

SDG ile Şam yönetimi arasındaki sürecin başlangıcı 10 Mart 2025’te Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi tarafından imzalanan sekiz maddelik anlaşmaydı.

Anlaşma; bütün Suriyelilerin devlet kurumlarında ve siyasî süreçte temsilini, Kürtlerin Suriye toplumunun asli bir parçası olarak tanınmasını ve anayasal haklarının güvence altına alınmasını öngörüyordu. Buna karşılık kuzeydoğu Suriye’deki askerî ve sivil kurumlar ile sınır kapıları, havaalanları, petrol ve doğalgaz sahaları Suriye devletine bağlanacaktı. Anlaşma ülkenin toprak bütünlüğünü vurguluyor, bölünmeyi reddediyor ve sürecin 2025 sonuna kadar tamamlanmasını hedefliyordu.

Fakat entegrasyonun yöntemi konusunda taraflar arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktı. SDG, güçlerinin kendi birlik bütünlüğünü koruyarak orduya katılmasını; kadın birliklerinin, sınır güvenliği ve terörle mücadele kuvvetlerinin özel statüsünün sürmesini istiyordu. Şam ise bütün silahlı yapıların merkezî komuta altında ve mümkün olduğunca bireysel katılım yoluyla orduya alınmasında ısrar ediyordu.

Müzakerelerin sonuçsuz kalması üzerine Ocak 2026’da Halep’ten başlayarak Rakka, Deyrizor ve Haseke’ye yayılan ağır çatışmalar yaşandı. SDG önemli bölgelerden çekildi; Şam yönetimi sınır kapılarının, enerji sahalarının ve bazı stratejik merkezlerin denetimini ele geçirdi.

Arap aşiretleri ayrılınca SDG fiilen çözülmeye başladı

SDG’nin askerî çözülüşü yalnızca Şam ordusunun ilerlemesiyle açıklanamaz. Ocak 2026’da Rakka ve Deyrizor’daki Arap aşiretlerinin ve SDG içindeki Arap unsurların önemli bölümü saf değiştirdi. Bazı aşiret güçleri Şam’a bağlı birliklerle birlikte hareket ederken bazıları SDG denetimindeki bölgelerde ayaklandı. Özellikle Arap nüfusun çoğunlukta olduğu alanlarda SDG’nin askerî ve idarî yapısı çok kısa sürede dağıldı.

Avrupa Birliği Sığınma Ajansı, Deyrizor’daki aşiret güçlerinin SDG’nin toprak kaybında belirleyici rol oynadığını ve Şammar aşiretine bağlı El-Sanadid gibi bazı birliklerin SDG’den ayrıldığını kaydediyor. Middle East Institute ise SDG savaşçılarının yaklaşık yüzde 65-70’ini oluşturan Arap unsurların önemli bölümünün ayrılması sonucunda örgütün 17-18 Ocak günlerinde denetlediği alanların yaklaşık yüzde 80’ini kaybettiğini belirtiyor. Oranlar kaynaklara göre değişse de tablo nettir: SDG, resmî fesih açıklamasından aylar önce Arap çoğunluklu bölgelerde fiilen eski yapısını kaybetmişti.

Bu gelişme, SDG’nin başından beri yalnızca Kürtlerden oluşmadığını da hatırlatıyor. IŞİD’e karşı savaş döneminde Amerikan desteğiyle kurulan Kürt-Arap askerî ortaklığı, ortak düşmanın ortadan kalkması ve siyasî dengelerin değişmesiyle çözülmeye başladı. Rakka ve Deyrizor’daki Arap aşiretleri kendilerini artık SDG’nin geleceğine değil, Şam’da kurulacak yeni devlet düzenine göre konumlandırdı.

Bu noktadan sonra SDG’nin bağımsız askerî yapı olarak devam ettiğini söylemek sahadaki durumu tam olarak karşılamıyordu. Kürt bölgelerindeki çekirdek güçler varlığını korusa da SDG’yi kuzeydoğuya yayılan çok bileşenli bir koalisyon haline getiren yapı büyük ölçüde dağılmıştı. Ağustos ayındaki fesih kararı, bu bakımdan Ocak ayında ortaya çıkan fiilî durumun resmen kabul edilmesiydi.

Bu çatışmaların gerçek bilançosu yalnızca değişen kontrol haritası değildi. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, 6 Ocak–11 Şubat döneminde yaklaşık 128 bin 400 kişinin yerinden edildiğini; bunların yüzde 91’ini kadınlar ve çocukların oluşturduğunu bildirdi. Köprüler, su hatları ve başka sivil altyapı tesisleri zarar gördü.

Avrupa Parlamentosunun Şubat 2026 tarihli kararında ise farklı tarihlerdeki veriler bir araya getirilerek 170 bini aşan yerinden edilme, yüz binlerce insanın su, elektrik, gıda ve sağlık hizmetlerinden yoksun kalması ve Kobani’de 250 binden fazla kişinin risk altında bulunması kayda geçirildi. Karar, hem hükûmet güçlerinin hem de SDG’nin sivilleri koruma yükümlülüğüne dikkat çekti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü de çatışmalar sırasında her iki taraf hakkında uluslararası hukuka aykırı ihlal iddiaları bulunduğunu açıkladı.

Dolayısıyla anlaşmanın alternatifi soyut bir “direniş” değildi. Alternatif; yeni göç dalgaları, kent savaşları, altyapının çöküşü, Türk müdahalesi ihtimali ve zaten kırılgan olan Kürt yerleşimlerinin sürekli savaş alanına dönüşmesiydi.

Ocak anlaşması: Ne verildi, ne korundu?

18 Ocak 2026 tarihli ateşkes ve tam entegrasyon anlaşması, askerî dengelerin Şam lehine değiştiği bir ortamda imzalandı.

Anlaşmayla Rakka ve Deyrizor’daki askerî ve sivil idare Şam’a devredildi. Haseke’deki sivil kurumların devlet yapılarına katılması, sınır kapılarıyla petrol ve doğalgaz sahalarının merkezî yönetime geçmesi kabul edildi. SDG unsurlarının Fırat’ın doğusuna çekilmesi ve devlet güçlerinin bölgede konuşlanması kararlaştırıldı.

Ardından varılan uygulama mutabakatında daha karmaşık bir askerî formül geliştirildi. Eski SDG mensupları güvenlik incelemesinden geçirilerek bireysel biçimde Suriye ordusuna alınacak, ancak Haseke’de eski SDG mensuplarından oluşan üç tugaylı bir tümen ile Halep’te başka bir tugay kurulacaktı. Yerel Asayiş birimleri İçişleri Bakanlığına bağlanırken belli ölçüde yerel personel yapısını koruyacaktı.

Ortaya çıkan formül iki tarafın da başlangıçtaki tutumundan geri adım attığını gösteriyor. SDG ayrı ordu ve bağımsız komuta talebinden vazgeçti. Şam da eski SDG mensuplarını ülkenin farklı bölgelerine dağıtmak yerine bazı birliklerin birlikte kalmasını kabul etti.

25 Ağustos 2026’da Mazlum Abdi, SDG’nin bağımsız askerî güç olarak görevinin sona erdiğini ve örgütsel varlığının feshedildiğini açıkladı: “Koşullar değişti. Ülke, barış ve yeni Suriye’nin inşasına katılım aşamasına girdi.”

Bu sözler, SDG’nin askerî varlığının sona erdiğini gizlemiyor. Fakat sona erenin Kürtlerin siyasi, kültürel veya demokratik talepleri değil; bu talepleri korumak için oluşturulmuş bağımsız silahlı yapı olduğunu anlatıyor.

SDG neden savaşmaya devam etmedi?

SDG, IŞİD’e karşı mücadelede ABD öncülüğündeki koalisyonun en önemli kara gücüydü. Ancak IŞİD’in alan hâkimiyetinin sona ermesiyle bu ortaklığın askerî gerekçesi zayıfladı. Washington’ın yeni Şam yönetimiyle ilişki kurması ve Ocak 2026 çatışmalarında SDG lehine doğrudan müdahale etmemesi, sahadaki güç dengesini değiştirdi.

Türkiye, SDG’nin merkezindeki YPG’yi PKK’nın uzantısı kabul ediyor ve bağımsız askerî varlığının ortadan kaldırılmasını istiyordu. Şam yönetimi ülke içinde tek ordu ve tek egemenlik talep ederken Ankara da bu yönde sürekli baskı kuruyordu. SDG ise karadan Şam ve Türkiye, uluslararası düzeyde de değişen Amerikan politikası arasında giderek daralan bir alanda kalmıştı.

SDG yalnızca Şara ile mi karşı karşıyaydı?

SDG’nin karşısındaki gücü yalnızca Ahmed eş-Şara veya eski HTŞ kadroları olarak görmek eksik olur. Şara yönetimi sahada Türkiye’nin askerî ve siyasî desteğine, uluslararası alanda ise ABD, Avrupa Birliği, İngiltere, Fransa ve Körfez ülkelerinin açtığı diplomatik alana dayanıyordu.

Türkiye, Şam’la yakın askerî ilişkiler kurdu ve Suriye ordusuna eğitim ve danışmanlık desteği verilmesini öngören bir mutabakat imzaladı. ABD, SDG’ye sağladığı eski siyasî korumayı geri çekerken Şara yönetimiyle doğrudan ilişki kurdu ve yaptırımların kaldırılmasına yöneldi. Avrupa Birliği de Mayıs 2025’te Suriye’ye uygulanan ekonomik yaptırımları kaldırdı; Mayıs 2026’da AB-Suriye İşbirliği Anlaşması’nı yeniden yürürlüğe koydu. Bunlar Şam’a yalnızca ekonomik nefes aldırmadı, yeni yönetimin ülkenin merkezî otoritesi olarak tanınmasının da önünü açtı.

Bu nedenle SDG yalnızca Şara’nın ordusuyla savaşmadı. Bir tarafta Türkiye’nin güvenlik politikası, diğer tarafta ABD’nin değişen tercihleri, Avrupa’nın Şam’ı yeniden uluslararası sisteme alma kararı ve bölge devletlerinin Suriye’de tek merkezî yönetim istemesi vardı. Masada Şara ile Abdi bulunuyordu; fakat anlaşmanın arkasında çok daha geniş bir güç dengesi duruyordu.

Şara’nın askerî gücü bu uluslararası inisiyatiften bağımsız düşünülemez. ABD eski desteğini sürdürse, Türkiye askerî baskıyı artırmasa ve Avrupa Şam’a siyasî ve ekonomik meşruiyet kazandırmasa kuzeydoğudaki denge aynı hızla değişir miydi? Şam yönetimi SDG’yi bu kadar kısa sürede entegrasyona zorlayabilir miydi?

Bu, Şara yönetiminin dış güçlerin emirlerini uygulayan basit bir araç olduğu anlamına gelmez. Şara’nın ve HTŞ kökenli kadroların kendi siyasî amaçları, tercihleri ve sorumlulukları vardır. Ancak bu dış destek ve uluslararası tanınma olmadan aynı hareket alanına sahip olamayacakları da açıktır. SDG bir anlamda yalnızca Şam’la değil, Suriye’nin geleceği konusunda ortaklaşan bölgesel ve uluslararası iradeyle anlaşmak zorunda kaldı.

İkinci bir Filistin cephesi mi isteniyor?

Anlaşmaya karşı çıkanların önerebildiği gerçekçi bir askerî yol yoktu. SDG’nin Şam’ı yenmesi mümkün görünmüyordu. Türkiye’nin müdahalesini tek başına durdurabilecek durumda da değildi. ABD ise eski politikasından uzaklaşmış, yeni Şam yönetimiyle çalışmaya başlamıştı. Ocak çatışmalarında birkaç hafta içinde yüz binden fazla insanın yerinden edilmesi, savaş uzadığında bedeli kimin ödeyeceğini zaten göstermişti.

Ne isteniyordu? İkinci bir Filistin cephesi mi? Haseke’nin, Kamışlı’nın ve Kobani’nin yeni bir Gazze’ye dönüşmesi mi? Filistin ile Suriye’nin tarihsel koşulları aynı değildir. Ancak bir halkın bütün geleceğini, sonucu belli olmayan sürekli bir savaşa bağlamak bakımından ortada benzer bir tehlike vardı.

Bir halkın kazanımı yalnızca elindeki silahla, yönettiği toprakla veya denetlediği petrol sahasıyla ölçülemez. İnsanların evlerinde kalabilmesi, çocukların okula gidebilmesi, Kobani’nin yeniden kuşatılmaması ve hak mücadelesinin başka araçlarla sürdürülebilmesi de kazanımdır. Barış burada soyut değil, doğrudan insanların hayatıdır.

Kürtçe eğitim: İlerleme var, nihai güvence yok

Entegrasyonla birlikte Kürtlerin kültürel ve dilsel hakları konusunda daha önce Suriye tarihinde görülmeyen bazı düzenlemeler yapıldı.

13 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, Suriyeli Kürtleri Suriye halkının asli bir parçası; Kürt kültürü ve dilini ülkenin birleşik fakat çoğul ulusal kimliğinin unsurlarından biri olarak tanımladı. Kürtçe “ulusal dil” olarak kabul edildi; Nevruz resmî tatil ilan edildi ve 1962 Haseke nüfus sayımı sonucunda vatandaşlıktan mahrum bırakılan Kürtlerin durumunun düzeltilmesinin yolu açıldı.

27 Ağustos tarihli Eğitim Bakanlığı kararına göre Kürt nüfusun “kayda değer bir oran” oluşturduğu bölgelerde Kürtçe bütün eğitim kademelerinde okutulabilecek. Haftada üç saat Kürtçe ile bir saat etkinlik dersi verilecek ve Kürtçe notu genel başarı puanına katılacak. İlk geçiş yılında sosyal bilgiler, tarih, coğrafya ve felsefe derslerinin Kürtçe veya Arapça okunması mümkün olacak.

Bu, Baas yönetiminin inkâr ve yasak politikaları düşünüldüğünde tarihsel bir değişimdir. Kürtçe ilk defa merkezî devletin tanıdığı ve müfredata aldığı bir dil haline geliyor.

Ancak düzenleme, mevcut haliyle eksiksiz anadilinde eğitim hakkı anlamına gelmiyor. Geçiş yılından sonra Kürtçe, eğitim dili olmaktan çok Arapça ve İngilizcenin yanında okutulan, nota dâhil bir ders statüsünde kalıyor. Müfredatı hazırlama ve öğretmenleri belirleme yetkisi de Şam’daki Eğitim Bakanlığına ait.

Mazlum Abdi, fesih kararından önce Kürtçenin yalnızca seçmeli veya ek bir ders olarak değil, Kürt bölgelerinde öğretim dili olarak korunmasını istemiş ve 13 sayılı kararnameyi kuzeydoğuda yıllar içinde oluşan eğitim sisteminin karşılığı olarak yeterli bulmadığını söylemişti.

Dolayısıyla eğitim alanında hem kazanım hem de çözülmemiş bir mesele vardır. Yasaktan devletçe tanınmaya geçilmiştir; fakat anadilinde eğitimin anayasal ve kalıcı güvencesi henüz tamamlanmamıştır.

Barış anlaşması Şam’a güvenmek anlamına gelmez

Entegrasyonu savunmak, Şam yönetiminin demokratik olduğunu veya verdiği bütün sözleri kendiliğinden yerine getireceğini kabul etmek değildir.

Suriye’nin geçici anayasal düzeni güçlü bir cumhurbaşkanlığı sistemi kuruyor. Siyasî parti düzeni, doğrudan ve serbest seçimlerin takvimi, yürütmenin denetlenmesi, basın ve örgütlenme özgürlüğü gibi alanlarda ciddi eksiklikler bulunuyor. Mart 2026 itibarıyla yeni partiler yasası henüz çıkmamış ve ülkede resmen kayıtlı siyasi partiler oluşmamıştı. İnsan hakları kuruluşları, geçici anayasal düzenin toplantı, gösteri, sendikalaşma ve gerçek seçimler yoluyla siyasi katılım konusunda yeterli güvenceler vermediğini belirtiyor.

Barış hangi koşullarda demokratikleşir?

Entegrasyonun demokratik bir çözüme dönüşüp dönüşmeyeceği bundan sonra belli olacak. Kürtçe eğitim geçici kararnamelerin ötesine geçip anayasal güvenceye kavuşacak mı? Yerel yöneticiler halk tarafından seçilecek mi? Kadınların elde ettiği toplumsal ve siyasî haklar korunacak mı? Eski SDG mensupları ve Kürt siyasetçiler güvenlik baskısı yaşamadan örgütlenebilecek mi? Bunlar ayrıntı değil, anlaşmanın gerçek sınavıdır.

Petrol gelirlerinin bölge halkına nasıl yansıtılacağı, ordunun ve güvenlik kurumlarının hukukî denetimi, savaş sırasında işlenen ihlallerin soruşturulması da aynı sınavın parçalarıdır. Farklı kimlikler merkezî yapı içinde eritilirse bunun adı entegrasyon değil, asimilasyon olur. Ortak devlet içinde eşit vatandaşlık, dil hakkı, yerel temsil ve siyasi katılım sağlanırsa başka bir sonuç ortaya çıkar.

Değerlendirme: Teslimiyet mi, yeni mücadele alanı mı?

SDG’nin feshi elbette bir güç kaybını içeriyor. Ayrı askerî komuta sona ermiş, sınır kapılarıyla enerji sahaları merkezî yönetime geçmiş ve özerk idari kurumlar devlet bünyesine alınmıştır. Bunları yok sayarak yalnızca “tarihî zafer” ilan etmek doğru olmaz.

Fakat bağımsız askerî yapının korunmasını tek başına devrimin ölçüsü kabul etmek de aynı ölçüde sorunludur.

Bir halkın kazanımı yalnızca silahlı birliklere, kontrol noktalarına ve yönettiği toprak miktarına indirgenemez. İnsanların ölmeden yaşayabilmesi; dillerini konuşabilmesi; vatandaş kabul edilmesi; devlet kurumlarında yer alması; çocuklarını savaş korkusu olmadan okula göndermesi ve hakları için açık siyasî mücadele yürütebilmesi de kazanımdır.

Savaşın sürmesi halinde SDG’nin askerî olarak Şam’ı yenmesi, Türkiye’yi caydırması ve ABD’yi yeniden koşulsuz destekçi haline getirmesi gerçekçi görünmüyordu. Buna karşılık yeni bir insani felaket ihtimali son derece gerçekti. Ocak çatışmalarında on binlerce insanın birkaç hafta içinde yerinden edilmesi, bu ihtimalin varsayımdan ibaret olmadığını gösterdi.

Bu nedenle varılan anlaşma eşit güçler arasında yapılmış ideal bir uzlaşma değildir. SDG, askerî baskı ve değişen uluslararası dengeler altında masaya oturmuştur. Ancak baskı altında anlaşma yapmak ile koşulsuz teslim olmak aynı şey değildir. Teslimiyette yenilen tarafın siyasî varlığı ve talepleri bütünüyle tasfiye edilir. Bu anlaşmada ise SDG’nin bağımsız silahlı yapısı sona ererken bazı birlikleri yeni ordu içinde korunmuş; Kürt kimliği ve dili devlet tarafından tanınmış; eski SDG yöneticileri devlet kurumlarına geçmiş ve çözülmemiş talepler siyasî gündemde kalmıştır.

Bundan sonrası, askerî fesihten çok kurulacak siyasî düzenle ilgilidir.

Sonuç: Entegrasyon mücadelenin sonu değildir

“Entegrasyon”, iki ayrı askerî ve idarî egemenlik alanının tek devlet yapısı içinde birleştirilmesi demektir. Fakat demokratik anlamda entegrasyon, azınlıkta olanın çoğunluk içinde eritilmesi veya farklı kimliklerin merkezî iktidara kayıtsız şartsız boyun eğmesi değildir.

Gerçek entegrasyon; ortak devlet içinde eşit vatandaşlık, siyasî katılım, dil ve kültür güvencesi, yerel temsil ve hukuk önünde korunma anlamına gelir. Bunlar yoksa ortaya çıkan şey entegrasyon değil, merkezîleşme ve asimilasyondur.

Birleşmiş Milletlerin silahsızlanma ve yeniden entegrasyon yaklaşımı da eski savaşçıların yalnızca silah bırakmasını yeterli görmez. Amaç, onların ve döndükleri toplulukların barış sürecinin aktif katılımcıları haline gelmesidir. Siyasî entegrasyon ise eski silahlı yapıların ve toplulukların ulusal, bölgesel ve yerel karar alma süreçlerine katılması olarak tanımlanır.

Anlaşma yapmak demokratik mücadeleyi durdurmaz. Siyaset alanı gerçekten açılırsa, silahlı mücadelenin yerini demokratik mücadele alır.

Silahlı bir yapı kendi bölgesini koruyabilir; fakat bütün ülkenin anayasasını tek başına değiştiremez. Demokratik mücadele ise Kürtlerin haklarını yalnızca kuzeydoğudaki askerî denetim alanına değil, Suriye’nin hukukuna ve ortak devlet düzenine yerleştirmeyi hedefler.

Şimdi SDG’nin görevi sona ermiştir; fakat Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, kadınların ve diğer bütün Suriyelilerin eşitlik mücadelesi sona ermemiştir. Mücadelenin alanı değişmiştir: cepheden parlamentoya, silahtan anayasaya, askerî denetimden demokratik örgütlenmeye geçilmiştir.

Suriye’deki barış Suriye sınırlarında kalmayacak

Suriye’nin kuzeydoğusunda varılan anlaşmanın etkisi Suriye sınırlarında kalmayacaktır. Bunun en doğrudan sonuçlarından biri Türkiye’de yürütülen barış görüşmelerinde görülecektir. PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme kararıyla SDG’nin bağımsız askerî yapısının feshi birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Her ikisi de Kürt meselesinde silahlı yapıların yerini siyasî ve hukukî mücadelenin alıp alamayacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Türkiye, SDG’nin silahlı varlığının sona ermesini kendi güvenliği bakımından önemli bir gelişme olarak görüyor. Fakat silahların susması yalnızca devletlerin güvenlik taleplerinin karşılanması anlamına gelmez. Aynı gelişme, Kürtlerin dil, kimlik, eşit vatandaşlık ve siyasî temsil taleplerinin artık “silahlı tehdit” gerekçesiyle ertelenemeyeceği yeni bir dönem de açar.

Suriye’de Kürtçenin devlet tarafından tanınması, vatandaşlıktan çıkarılan Kürtlerin haklarının iade edilmesi ve Kürtlerin devlet kurumlarına katılması Türkiye’deki tartışmaları da etkileyecektir. Türkiye, komşu ülkede Kürtlerin silahlı yapıdan çıkmasını desteklerken kendi sınırları içinde demokratik siyasetin alanını genişletecek midir? Anadili, yerel yönetimler, siyasî temsil ve hukuk konularında hangi adımları atacaktır?

Suriye’de barış sağlanmadan Türkiye’deki barış sürecinin kalıcı olması zordur. Türkiye’de siyasî çözüm gelişmeden Suriye’deki Kürt meselesinin bütünüyle istikrara kavuşması da kolay değildir. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, İran’daki Kürtler, Türkiye’deki barış görüşmeleri ve Suriye’deki entegrasyon birbirini etkileyen aynı bölgesel tablonun parçalarıdır.

Bu nedenle SDG’nin feshi yalnızca bir örgütün sona ermesi olarak okunamaz. Ortadoğu’da silahlı Kürt hareketlerinin geleceği, merkezî devletlerin dönüşümü ve Kürtlerin haklarını hangi araçlarla arayacağı bakımından yeni bir dönemin işaretidir. Silahların susması devletlere sınırsız yetki vermez; demokratik çözüm sorumluluğu yükler.

Bunun başarıya ulaşacağının garantisi yoktur. Şam yönetiminin sözlerinden dönmesi, Kürtçeyi göstermelik bir derse indirgemesi, merkezî otoriteyi yeniden baskıcı biçimde kurması veya siyasî alanı kapatması mümkündür. Bu nedenle barış, iktidara duyulan güvene değil; örgütlü toplum, hukukî güvenceler, demokratik denetim ve uluslararası gözetim üzerine kurulmalıdır.

Suriye’de varılan anlaşmanın gerçek başarısı yalnızca SDG’nin silah bırakmasıyla değil, Şam’ın nasıl bir devlet kuracağıyla ölçülecektir. Aynı ölçü Türkiye için de geçerlidir. Silahlı yapıların ortadan kalkması devletlere demokratik talepleri görmezden gelme hakkı vermez. Tam tersine, silahlı çatışma gerekçesi ortadan kalktığında demokratik çözüm sorumluluğu daha görünür hale gelir.

Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş tek taraflı bir hareket değildir. Silahlı yapıların çekilmesi kadar devletlerin siyasî alanı açması, hukuku güçlendirmesi ve eşit vatandaşlığı kabul etmesi gerekir. Aksi halde savaş sona erer, fakat savaşı ortaya çıkaran sorunlar yaşamaya devam eder.

SDG’nin askerî görevi sona ermiştir. Bundan sonra sınanacak olan yalnızca Kürt hareketi değil; Şam’ın, Ankara’nın ve bu süreci destekleyen uluslararası güçlerin barıştan ne anladığıdır.

Kaynaklar

10 Mart 2025 entegrasyon anlaşmasının resmî metni: https://sana.sy/en/syria/349228/
18 Ocak 2026 ateşkes ve tam entegrasyon anlaşması: https://sana.sy/en/syria/2291194/
AP – Ocak 2026 uygulama mutabakatının ayrıntıları: https://apnews.com/article/syria-ceasefire-sdf-integration-44da669e838078e386813d1a1c64f17f
AP – SDG’nin feshi ve Mazlum Abdi’nin açıklaması: https://apnews.com/article/syrian-democratic-forces-dissolution-mazloum-abdi-1b7d210c96d2c608007b0411db25f453
Reuters – SDG’nin feshi ve orduya entegrasyonu: https://www.investing.com/news/world-news/syrias-kurdishled-sdf-dissolves-as-part-integration-with-damascus-4875854
BM Nüfus Fonu – Ocak/Şubat 2026 insani durum raporu: https://www.unfpa.org/resources/situation-report-aleppo-and-north-east-syria-6-january-12-february-2026?page=0
Avrupa Parlamentosu – Kuzeydoğu Suriye kararı: https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/PDF/?uri=CELEX:52026IP0053
Human Rights Watch – Kuzeydoğu Suriye’de sivillerin korunması: https://www.hrw.org/news/2026/01/25/syria-civilian-protection-lacking-in-northeast-escalation
13 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi: https://syrianmemory.org/archive/documents/69c41b02a022c159eb2fc475
Mazlum Abdi’nin Kürtçe eğitim açıklaması: https://npasyria.com/en/140587/
Suriye’de siyasî haklar ve hükûmet eleştirisi üzerine ülke notu: https://www.gov.uk/government/publications/syria-country-policy-and-information-notes/country-policy-and-information-note-criticism-of-the-government-syria-april-2026-accessible
BM – Silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon: https://peacekeeping.un.org/en/node/132256
BM – Siyasî entegrasyon rehberi: https://www.unddr.org/wp-content/uploads/2020/06/Operational-Guide-to-the-IDDRS-2014.pdf
AB Sığınma Ajansı – SDG ve Arap aşiretlerinin rolü: https://www.euaa.europa.eu/syria-security-situation/122-syrian-democratic-forces
Middle East Institute – Entegrasyon, çatışma ve Arap unsurların ayrılması: https://mei.edu/ar/publication/integration-or-conflict-in-northeastern-syria-ten-key-points-consider/
AB Konseyi – Suriye yaptırımları ve işbirliği süreci: https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2026/05/18/syria-council-renews-restrictive-measures-targeting-the-former-al-assad-regime-for-one-year-and-de-lists-certain-entities/pdf/
Avrupa Komisyonu – Türkiye’nin Suriye politikası ve askerî işbirliği: https://enlargement.ec.europa.eu/document/download/4bb4ddd1-4f20-4ee0-92db-926996ec8dd1_en?filename=t%C3%BCrkiye-report-2025.pdf

Editörün Notu: Munzur Press’te yayımlanan köşe yazılarında dile getirilen görüş, değerlendirme ve ifadeler yazara aittir; Munzur Press’in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Silahlı Mücadeleden Demokratik Siyasete: SDG’nin Entegrasyonu Ne Anlama Geliyor?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter