06 Ağustos 2026 sıcağında Ovacık İlçesi Gözeler bölgesinden Munzurların en yüksek dağı/tepesi olan Gediktepe’ye doğru saat 3.25’te üç arkadaşla yola çıktık.
Yol taşlı. Ayakabılar yeri tutmuyor. Tepe lambası ışıkları vadinin ürkütücü kayalarına çarpıp kayboluyor.
Sırt çantaları iyi; bolca yiyecek ve su var. Her biri on, on beş kilo…
Yürüdüğümüz yer yerleşim yerlerine yakın. Ayılar geceleri aşağı iner. İçimizde dile getirilmeyen bir ayı korkusu.
Fazla gürültü yapmadan yürüyoruz.
Munzurların en zor ve uzun rotasına çıkıyoruz.
Çok az dağcı günübirlik buraya gidip dönmüştür. Genelde kamp yapılarak çıkılan bir dağ…
Ama çıkmasan olmaz!
Çıkmasan bir yanın eksik kalacakmış gibi.
Gediktepe sana küsecekmiş gibi bir his var içimizde.
Yürüyoruz…
Önümüzde uzun bir yol.
Yirmi yıldır Dersim’de dağlara çıkıyorum. Soğuk sularında yüzüyorum. Tam yirmi yıl. Beni burada tutan bu dağlar, nehirler ve göllerdir diyorum.
Dağlar o ağır, heybetli duruşlarıyla sürekli insanı çekiyor.
Her gidişimizde farklı bir yönünü görüyoruz; her mevsim, her saat değişiyor dağların silüeti…

Yaylacılar on iki ata yükledikleri tulum peynirlerini sabahın erken saatlerinde araçlara/tüccarlara yetiştirmeye çalışıyorlardı. “Ne buluyorsunuz ki bu dağlarda, biz kurtulmak için can atıyoruz. Siz dağlara gidiyorsunuz. Akıl karı değil… Gitmeyin. Ayılar parçalar sizi…” diye arkamızdan seslendiler…
Gün göründü; güneş derin vadinin derinliklerinde yüzünü gösterdiğinde Gediktepe karşımızda duruyordu. Vakur, ağır, hâkim bir duruşu vardı.

Yürüyoruz!
Küçük dağlar bize büyük geliyor; ‘neden buraya çıkmadık’ diyoruz. Her dağ bize çekici geliyor. Her dağı yaşamak… her dağla bütünleşmek istiyoruz.
Yükseldikçe dağlar küçülüyor…
Dağ oluyoruz; başımızı bulutlara, sırtımızı dağa yaslıyoruz…
Ben uçurumları severim.
Çok geldim geçtim buralardan. Gözlerim uçurumlara, derin keskin vadilere takılırdı. 2.500 rakım yükseklikteki Mancik Gölü’nde de çok yüzdüm. Yüzdüğüm en soğuk suydu. Bıçak gibi kesiyordu tenimizin suya değen kısımlarını.
Bir yanında karlı, bir yanında sisli dağlar, bir yanında yemyeşil çiçeklere bürünmüş yaylalar… Mancik işte böyle bir göldür.
Dağların arasına saklanmış, yaslı göl.
Gediktepe sakin gözüküyordu.
Uçurumlar yoktu.
Davetkar bir hali vardı…
Dört saat sonra yaylacıların yanına vardık. Zeynep Uyar bizi sevgiyle, emeğin yüzüyle karşılıyor.
Zeynep Uyar, Ecevit Uyar’ın eşi; Merdan Uyar’ın annesi. Hani şu LGS sınavında Türkiye birincisi olan Merdan’ın annesi…

Çoban Merdan.
Şimdi Hacettepe Üniversitesinde doktor.
Doktor oldu ama çobanlığı bırakmadı. Annesi Zeynep “Merdan geçen yıl geldi atları nalladı” dedi, gurur duyduk.
Kızı da hemşire olmuş.
Aile yaylacılığa devam ediyor; “Bir buçuk aydır çocukların sesini duymadım” dedi Zeynep Hanım, taze pişmiş ekmek, tulum peyniri, çay, sofraya koyarken…

Zeynep bişi (yumurtalı ekmek) yapmış bir de. Belli ki çobanlar için. İkisini bize ikram etmekten geri durmadı.
Hâl hatır sorduk.
Merdan’ın çocukluk fotoğraflarını çekmiştim. Hani şu öksüz kalan köpek yavrusuna keçisinin süt anneliği yaptığı resimleri. Keçiyi nasıl ikna ettiğini anlatmıştı.
Kalkıyoruz; oturdukça dağlar yükseliyor…
Dört saatte yaklaşık bin rakım yükselmiştik. Önümüzde bin iki yüz rakım daha vardı. Çıkacağımız rotayı belirledik.
Yürümeye başladık. Yirmi dakikada bir, 3 dakika nefes almak ve vücudu dengelemek için durduk, dinlendik.
Biz tırmandıkça heybetli gelen tepeler küçülmeye ve erişebilir olmaya başlıyor.
Karlar erimemiş bazı yerlerde. Yükseklere çıkan sürüler çobanların eşliğiyle sağım için geri dönüyor.
Kangal köpekleri sürünün etrafında savunma almışlar. Kurtlar çok, gecenin ilk saatinde gördüğümüz kurtlar.
Biz yürüyoruz.
İki kartal yükseliyor. Başımızı kaldırıp bakıyoruz; zirve gözükmüyor…
Kartallar başımızın üzerinde dönüp duruyor.
Tırmanış zorlu. Sert.
Yukarıdan Mancik’e baktık, o koca göl, küçücük gözüküyordu…

Saat 12.10’da zirveye çıktık.
Arkadaşlarla birlikte tabelanın yanına gittik. Meğer Gediktepe uçurumları arkasına almış… Gözüken yüzünün arkası uçurum, sonsuz uçurumlar. Buzul gölü…
Dağların insana ilk öğrettiği şey sınır ve sınırsızlıktır. İnsan kendini görüyor. Kendini çözüyor. Yapabileceklerini ve yapamayacaklarını anlıyor.
Şehirde insan kendisini olduğundan büyük sanıyor. Unvanlarımız var, işlerimiz var, arabalarımız, telefonlarımız, hesaplarımız, telaşlarımız var. Dünyanın bütün meseleleri sanki bizim etrafımızda dönüyor.
Dağ bunların hiçbirini önemsemiyor.
Gediktepe’ye doğru saatlerce yükselirken ne işinizin ne unvanınızın ne paranızın hükmü var. Dağın kaç takipçiniz olduğuyla da ilgilendiğini sanmıyorum.
Yorulduysanız yorulmuşsunuzdur.
Susadıysanız susamışsınızdır.
Önünüzde daha bin metre varsa, daha bin metre vardır.
Dağla pazarlık yapılmıyor.
Yürümen gerekiyorsa yürümelisin.
Dağ insanı küçültmez. İnsanı kendi ölçüsüne getirir. Orada kendini görürsün.
Zirvede bunu daha iyi anlıyorum.
Aşağıda büyük görünen tepeler küçülmüş. Mancik küçücük kalmış. Vadiler ayaklarımızın altında.
Erzincan gözüküyor. Ovacık gözüküyor.
Ama insan büyümüyor. Tam tersine, dağların arasında ne kadar küçük bir yer kapladığını görüyor.
Belki doğayla ilişkimizde unuttuğumuz şey tam da bu.
Biz doğanın sahibi değiliz. Onun içindeyiz.
Dersim’de dağa, suya, ağaca, güneşe atfedilen kutsallığın gerisinde de biraz bu var. İnsan her şeyin merkezinde değil. Dağın da suyun da ağacın da kendine ait bir varlığı, bir hakkı var.
Bugün “çevre” diyoruz.
Bazen kelimenin kendisi bile bana tuhaf geliyor.
Çevre neyin çevresi?
Biz ortada duruyoruz da dağlar, nehirler, ormanlar bizim çevremizde mi?
Hayır!
Biz de o çevrenin içindeyiz. Hatta daha açık söyleyelim: Biz de doğayız.
Munzur’un suyunu kirletip temiz kalamayız.
Dağlarını parçalayarak sağlam kalamayız.
Ormanını yok edip kendimize başka bir hayat kuramayız.
Yaşam suyu, hayvanı, insanı, hafızayı ve orada binlerce yılda oluşmuş hayatı birlikte korumak, birlikte yaşamaktır.
Tabelanın yanında fotoğrafını çektirip “başardık” dedik. Başardık! Muhteşem bir duyguydu.
Zorlu bir tırmanışı kendi sınırlarımızı öğrenerek başardık… Yaşadık…
Ama bu işin sadece yarısıydı; çıktığımız gibi inmesini de ‘başarmak’ gerekiyor ki, iniş de en az çıkış kadar zorlu ve sertti…
Saat 13.00’da inmeye başladık.
Dağa çıkmak yoruyor. İnmek ise insanla iskeleti arasındaki bütün anlaşmazlıkları ortaya çıkarıyordu…
Saatler sonra aşağı indikçe dizler itiraz etmeye, ayaklar sızlamaya başlıyor. Ağrılar çeke çeke dört saatte çıktığımız dağın eteğine iki saatte indik.
Zeynep bizi güler yüzüyle karşıladı; sağ salim döndüğümüze sevindi. Çantalarımızdaki bütün yiyecekleri yaylacılara bıraktık. Saat 15.20’ydi.
Çantalar hafifledi.
Yaylanın buz gibi sularından içtik. İçimiz serinledi. Yürüdük. Daha hızlı seri. Ayaklarımız, dizlerimiz yanıyor. Bulduğumuz ilk gölete arkadaşlar ayağını sokuyor. Ayaklar rahatlıyor.
Gün hala üstümüzde.
Kanyona giriyoruz.
Yaylacıların atları bu kez karşıdan kendiliğinden geliyorlar. İkişerli bağlanmışlar. Heybelerinde un, tuz, yiyecek, şeker, umut…

Kenara çekilip ürkmemeleri için gayret gösteriyoruz. En son Ecevit gözüküyor; katırına yüklediği odunlarla. Selamlaşıyoruz, yürüyüşün detaylarını soruyor; “ayıları görmediniz” mi diyor. On yıl önce verdiğim bir sözü hatırlatıyor.
Hala dinç, cesaretli. Emekçi.
Yürüyoruz.
Gün kararmaya başlıyor.
Akşam saat 19.00 civarında başladığımız yere dönüyoruz.
Yaklaşık on altı saat sürmüştü.
Yorgunduk.
Dönüp dağa bakıyoruz.
Selam durup ayrılıyoruz.

Merhaba cam,
Doğa ile içiçe insana sonsuz özgürlük ve huzur veriyor.
Kimlik yok, ünvan yok, para yok, kaygı tasa yok.
Sanki orada imişim gibi geldi bana.
Teşekkürler.