Kürt Hareketinin Bölgesel Dönüşümünde Sorular, İmkânlar ve Yön Arayışları
2. Bölüm: Kürt Sorunu Bölgesel Bir Gerçekliktir
Kürt hareketinin izleyeceği yol yalnızca Ankara’daki gelişmelere göre şekillenmiyor. Suriye’den İran’a, Irak’tan İsrail’e uzanan büyük mücadele, Türkiye’deki sürecin yönünü de etkiliyor.
Kürt sorunu hiçbir zaman yalnızca Türkiye’nin iç meselesi olmadı. Kürtlerin Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında bölünmüş olması, soruna daha başından bölgesel bir nitelik kazandırdı.
Her ülkedeki Kürtlerin siyasal ve toplumsal koşulları farklı. Türkiye’deki mücadele ile Irak’taki anayasal statü, Suriye’de oluşan yönetim deneyimi ve İran’daki baskı düzeni aynı değil. Ancak bu parçaların herhangi birinde yaşanan gelişme diğerlerini de etkiliyor.
Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulması Türkiye’deki Kürtlerin beklentilerine de yansıdı. Suriye’de Kürtlerin IŞİD’e karşı mücadelesi ve ardından oluşturdukları kurumlar yalnızca Suriye sınırları içinde kalmadı; Türkiye’nin iç siyasetine, ABD ile ilişkilerine ve yeni barış sürecine kadar uzandı. İran’da meydana gelebilecek köklü bir değişimin de Türkiye, Irak ve Suriye’deki Kürt alanlarını etkilemesi kaçınılmaz.
Bu nedenle Türkiye’de yürütülen süreci yalnızca iktidarın iç siyasi ihtiyaçlarıyla açıklamak eksik kalır. İç hesapların elbette payı var. Fakat devletin bölgesel gelişmeleri, özellikle Suriye ve İran’daki belirsizliği hesaba katmadan böyle bir adım attığını düşünmek de mümkün değil.
“Terörsüz Türkiye”den “Terörsüz Bölge”ye
İktidarın kullandığı kavram zamanla genişledi. Önce “Terörsüz Türkiye” denildi, ardından “Terörsüz Bölge” hedefinden söz edilmeye başlandı.
Bu değişiklik, sorunun yalnızca Türkiye sınırları içindeki silahlı çatışmayla ilgili görülmediğini gösteriyor. Ankara, PKK’nin Türkiye’de silahlı mücadeleyi sona erdirmesiyle yetinmiyor. Irak ve Suriye’de Türkiye açısından tehdit oluşturabilecek yapıların da yeni bir konuma geçmesini istiyor. İran’daki Kürt hareketlerinin geleceği de bu hesabın dışında değil.
Türkiye açısından temel hedef, sınırlarının çevresinde kendisine karşı kullanılabilecek silahlı bir Kürt kuşağının oluşmasını önlemek. Bunun yanında Suriye ve Irak’ta daha fazla siyasi, askerî ve ekonomik etki kazanmak; İran’ın zayıflaması hâlinde ortaya çıkabilecek boşluğun kontrolsüz biçimde başka güçler tarafından doldurulmasını engellemek istiyor.
Burada güvenlik kaygısıyla bölgesel nüfuz arayışı iç içe geçiyor.
Silahlı yapıların sona ermesi Türkiye’nin güvenlik kaygılarına cevap verebilir. Fakat “Terörsüz Bölge” anlayışı Kürtlerin örgütsüzleştirilmesi, statüsüz bırakılması ve siyasal kazanımlarının ortadan kaldırılması biçiminde uygulanırsa yeni sorunlar doğurur.
Bölgenin silahlardan arındırılması ile Kürtlerin siyasal ve toplumsal iradesinin zayıflatılması aynı şey değil. Sürecin barışa mı yoksa yeni bir denetim düzenine mi dönüşeceğini bu ayrım belirleyecek.
Amerika’nın Kürt politikası
ABD’nin Kürtlerle ilişkisi çoğu zaman ilkelerden değil, ihtiyaçlardan hareket etti.
Irak’ta Saddam Hüseyin yönetimine karşı Kürtlerle çalıştı. Suriye’de IŞİD’e karşı SDG’yi kara gücü olarak destekledi. İran söz konusu olduğunda da Kürt yapılarını Tahran üzerindeki baskının unsurlarından biri olarak değerlendirdi.
Fakat Washington hiçbir zaman bölgedeki bütün Kürtleri kapsayan kalıcı bir çözüm programı geliştirmedi. Kürtlerle ilişkisini Türkiye, Irak merkezî yönetimi, Arap ülkeleri ve İsrail’le kurduğu dengelerin içinde yürüttü.
ABD, PKK’yi “terör örgütü” kabul ederken SDG’yle askerî ortaklık kurabildi. Ankara’nın tepkilerine rağmen bu ilişkiyi yıllarca sürdürdü. Şartlar değiştiğinde ise SDG’nin Şam’la bütünleşmesini destekledi. ABD açısından belirleyici olan, Kürtlerin nasıl bir siyasal statü kazanacağından çok IŞİD’in yeniden güçlenmemesi ve Suriye’de kendi çıkarlarını tehdit edecek bir düzenin oluşmamasıydı.
Bu deneyim, dönemsel askerî ortaklık ile kalıcı siyasi güvence arasındaki farkı açık biçimde gösteriyor. ABD bir bölgede Kürtleri desteklerken başka bir konuda Türkiye’yle anlaşabilir; bir alanda koruma sağlarken başka bir alanda geri çekilebilir.
Bu durum yalnızca güvenilmezlik veya verilen sözlerin tutulmamasıyla açıklanamaz. Büyük devletlerin politikalarını dostluklardan çok değişen çıkarlar belirliyor. Kürtlerle kurulan ilişkinin sınırını da çoğu zaman bu çıkarlar çiziyor.
Dolayısıyla ABD’yle ilişki kurmak ile bu ilişkiyi kalıcı bir güvenlik güvencesi saymak arasında önemli bir mesafe bulunuyor.
Avrupa Birliği’nin ikircikli tutumu
Avrupa Birliği, PKK’yi “terör örgütleri” listesinde tutuyor. Aynı zamanda Türkiye’deki barış sürecini bölgesel istikrar ve demokratikleşme açısından olumlu görüyor. AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 2025’te başlayan süreci “bölgeden gelen nadir iyi haberlerden biri” olarak tanımlamıştı.
Avrupa’nın elinde sürece katkı sunabilecek önemli araçlar var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, hukuk devleti ölçütleri, yerel yönetim deneyimleri ve çatışma sonrası toplumsal uyum programları bunların başında geliyor.
Ancak Avrupa ülkeleri de yalnızca demokrasi ve insan hakları kaygısıyla hareket etmiyor. Türkiye’yle ilişkilerinde göç, ticaret, enerji, NATO ve bölgesel güvenlik başlıkları çoğu zaman hak ve özgürlüklerin önüne geçiyor.
Avrupa’nın desteği bu nedenle değerli olabilir ama tek başına barışın güvencesini oluşturmuyor. Türkiye’yle ilişkilerin yönü değiştiğinde Kürt haklarının geri plana itildiği daha önce de görüldü.
Buradaki çelişki açık: Avrupa bir yandan demokratik standartlardan söz ediyor, diğer yandan Türkiye’yle yürüttüğü pazarlıklarda aynı standartları esnetebiliyor. Kürt meselesine yaklaşımı da bu iki tutum arasında gidip geliyor.
Rusya ve Çin ne istiyor?
Rusya’nın bölgeye bakışı büyük ölçüde devlet merkezli. Moskova açısından mevcut devletlerin toprak bütünlüğü, merkezî yönetimlerin devamı ve kendi askerî-siyasi etkisinin korunması öncelik taşıyor.
Rusya, Kürtlerle ilişki kurdu ve zaman zaman onlara diplomatik alan açtı. Fakat Kürtlerin haklarını savunmayı değişmez bir politika hâline getirmedi. Suriye’deki Kürt kartını Şam, Ankara ve Washington’la yürüttüğü pazarlıkların içinde değerlendirdi.
Çin daha uzaktan ve daha ekonomik bir siyaset izliyor. Enerji yolları, ticaret, altyapı yatırımları ve istikrar Pekin’in öncelikleri arasında. Çin, Suriye konusunda kapsayıcı bir siyasi geçişten söz etse de egemenlik, birlik ve toprak bütünlüğüne özellikle vurgu yapıyor. Şubat 2026’da Birleşmiş Milletlerde yaptığı açıklamada kuzeydoğudaki ateşkes ve entegrasyon anlaşmasını desteklerken Suriye’nin birliği konusundaki tutumunu tekrar etti.
Rusya ve Çin’in Batı’yla rekabeti Kürtlere zaman zaman diplomatik imkânlar sağlayabilir. Fakat iki ülkenin de bağımsız Kürt siyasetine ilkesel ve değişmez bir destek verdiği söylenemez.
Bir büyük güce karşı diğerinin desteğine yönelmek kısa vadede alan açabilir. Aynı ilişki, bağımlılığı ortadan kaldırmak yerine yalnızca yönünü değiştirme riskini de taşıyor.
Büyük Ortadoğu Projesi hâlâ geçerli mi?
Bölgedeki her gelişmeyi Büyük Ortadoğu Projesi’yle açıklayan geniş bir kesim var. Irak’ın işgali, Suriye savaşı, İran’a yönelik baskı, İsrail’in politikaları ve Kürtlerin farklı ülkelerde kazandığı konumlar tek bir planın parçaları olarak okunuyor.
Bu yaklaşım bütünüyle temelsiz değil.
ABD’nin 2000’li yıllarda Ortadoğu’yu siyasi, ekonomik ve güvenlik bakımından yeniden düzenleme hedefi vardı. Irak’ın işgali bunun en açık sonuçlarından biri oldu. Rejim değişiklikleri, enerji yolları, İsrail’in güvenliği ve bölgedeki yönetimlerin Batı’yla uyumlu hâle getirilmesi bu siyasetin parçalarıydı.
Fakat bugün bölgede tek bir merkezden yönetilen ve adım adım uygulanan değişmez bir proje bulunduğunu söylemek yaşananları açıklamaya yetmiyor.
ABD’nin planlarıyla İsrail’in hedefleri her zaman aynı değil. Türkiye hem NATO üyesi hem de bazı alanlarda ABD ve İsrail’le rekabet ediyor. İran kendi nüfuz alanını korumaya çalışıyor. Rusya ve Çin Batı’nın etkisini sınırlamak istiyor. Körfez ülkeleri ise yatırımlar, enerji ve yeni ittifaklarla bağımsız hareket alanı arıyor.
Bugünkü Ortadoğu’da tek bir büyük projeden çok, birbiriyle kesişen ve çatışan projeler var.
Türkiye’nin güvenlik kuşağı ve bölgesel güç olma hedefi, İsrail’in İran’ı ve kendisine tehdit gördüğü yapıları zayıflatma siyaseti, ABD’nin maliyeti düşük ortaklıklarla denge kurma çabası, Rusya’nın askerî varlığını koruma isteği ve Çin’in ticaret yolları aynı coğrafyada karşılaşıyor.
Kürtler de bu karşılaşmanın tam ortasında bulunuyor.
Kürtler büyük mücadelenin neresinde?
Kürtlerin dört ülkeye bölünmüş olması, uluslararası güçler için zaman zaman kullanışlı bir müdahale alanı yarattı. Bir devlet başka bir devlete baskı yapmak istediğinde Kürtlerle ilişki kurdu; kendi ülkesindeki Kürtlerin benzer hak taleplerine ise karşı çıktı.
İran, Türkiye’ye karşı bazı Kürt yapılarına alan açarken kendi Kürtlerine baskı uyguladı. Türkiye, Irak Kürdistanı’yla güçlü ekonomik ilişkiler kurarken Suriye’deki Kürt statüsünü tehdit olarak gördü. ABD, Suriye’de Kürtlerle ortaklık kurarken Türkiye’deki Kürt sorunu konusunda çoğu zaman Ankara’yla ilişkilerini gözetti. İsrail ise farklı dönemlerde Kürtlerle ilişkiyi İran’ı ve Arap devletlerini çevreleme politikasının içinde değerlendirdi.
Bu tablo, Kürtlerin bütün devletlerle ilişkisini kesmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Diplomasi, Kürt sorununun bölgesel ve uluslararası niteliğinin doğal sonuçlarından biri. Kendi devleti bulunmayan ve dört ayrı ülkede farklı baskılarla karşılaşan bir halkın uluslararası ilişkilerden uzak durması zaten gerçekçi değil.
Asıl mesele, ilişki kurmakla başka bir devletin bölgesel hesabına eklemlenmek arasındaki sınırda ortaya çıkıyor.
Büyük güçler arasındaki çelişkiler Kürtlere yeni alanlar açabilir. Fakat aynı çelişkiler Kürtlerin kendi siyasal yönünü kaybetmesine, bir çatışmada kullanılan ve ardından pazarlık konusu yapılan bir güce dönüşmesine de yol açabilir.
Burada hazır bir reçete yok. Hangi ilişkinin imkân, hangisinin bağımlılık ürettiği ancak somut koşullara, ilişkinin açıklığına ve kararların kim tarafından alındığına bakılarak anlaşılabilir.
Kürtlerin hakları başka bir halkın zayıflamasına bağlandığında veya bir ülkedeki kazanım başka bir ülkenin parçalanmasından beklenmeye başladığında, özgürlük arayışı başka güçlerin savaş hesabıyla iç içe geçebilir. Silahlı yapılara verilen geçici desteğin toplumun geleceği için kalıcı güvence sayılması da benzer bir kırılganlık yaratır.
Öcalan’ın demokratik toplum ve demokratik ulus yaklaşımının bölgesel anlamı burada ortaya çıkıyor. Bu yaklaşım Kürtlerin güvenliğini yalnızca devlet kurmaya veya dış desteğe bağlamak yerine, yaşadıkları ülkelerde demokrasi mücadelesinin kurucu güçlerinden biri hâline gelmelerini öne çıkarıyor.
Bu düşüncenin nasıl uygulanacağı, hangi güvencelere dayanacağı ve merkezî devletlerin baskısı karşısında kendisini nasıl koruyacağı tartışılmaya devam ediyor. Tartışmanın temelinde ise önemli bir soru var: Kürtler büyük güçlerin hazırladığı savaşlarda kendilerine verilen rolü mü üstlenecek, yoksa bölge halklarıyla birlikte kendi siyasal yolunu mu kuracak?
Bu soru yalnızca Kürt örgütlerinin yöneticilerini ilgilendirmiyor. Kürt toplumunun, siyasi partilerin, yerel kurumların, kadın ve gençlik örgütlerinin, aydınların ve bölgedeki diğer halkların da söz sahibi olduğu geniş bir tartışmayı gerektiriyor.
Türkiye’deki barış süreci de bu bölgesel mücadelenin dışında değil. Süreç başarıya ulaşırsa etkisi yalnızca Türkiye’deki çatışmanın sona ermesiyle sınırlı kalmayacak; Suriye, Irak ve İran’daki Kürt meselesine de yansıyacak. Başarısızlık hâlinde ortaya çıkabilecek yeni çatışmaların da Türkiye sınırlarında kalması beklenemez.
Bu nedenle bölgesel gelişmeleri izlemek, dış güçlerden medet ummak veya her gelişmenin arkasında değişmez bir plan aramak anlamına gelmiyor. Kürt meselesinin içinde bulunduğu gerçek zemini görmek anlamına geliyor.
Bir sonraki bölümde bu bölgesel tablonun en kritik alanına, Suriye’ye bakacağız. Geçici Şam yönetiminin nasıl bir devlet kurmak istediğini, Kürtlerin bu devlet içinde hangi hak ve güvencelere sahip olabileceğini ve SDG’nin geçirdiği dönüşümün Türkiye’deki süreci nasıl etkilediğini ele alacağız.
