Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Antik Atina Işığında: Güç Nesnesi Değil, Değer Ölçüsü Olarak Sanat

Antik Atina Işığında: Güç Nesnesi Değil, Değer Ölçüsü Olarak Sanat

featured

Kültürel ve sanatsal aydınlanmanın özü “bağlı olmak” değil; sosyal, düşünsel ve ruhsal açıdan özgür olmaktır. Yapılar; sanat ve sanatçıyı politik örgüler içine alarak, bağlayıcı kurallar ve yasaklar koyarak, onları politik kimliklerine göre kategorize ederek ilerleyemez. Bu yaklaşım, sanat ve sanatçıyı ötekileştirerek köreltir. Odağını yok eder. Sorun sanatçıya “politik kimlik kazandırmak”, “disipline etmek” ya da “bünyeye almak” değil, yaratıcı gelişimini kolaylaştırıcı açılımlar yapmaktır. Sanata ve sanatçıya uygun alanlar açmaktır.

2. Bölüm

Bugüne dönersek: Sanatın bu rolünü oynaması için bir sanat aklına, sanat perspektifine ihtiyaç duyar. Sanat ve sanatçının toplumsallaşmadaki rolü bilindiği ve bilince çıkarıldığı oranda sanat kendine alan bulur; bir değişim dinamiği olarak öne çıkar. Sanat ve sanatçı sadece siyasal kaygılarla ele alındıkça, ne aydınlanma başarılabilir ne de toplumlar birer “sanat toplumu” haline gelebilir. İmgeler de tınılar da sanat ve sanatı besleyen “sonsuzluk düşü” de bir sığıntı gibi popülizmin gölgesinde kalır, sonra da kaybolup gider.

Sanat ve sanatçı sorunsalına bu tarihsel perspektiften bakmak doğru olur. Evet, toplumsal mücadele önemli bir sanat ve sanatçı kuşağı yaratmıştır; bu bakımdan uyanış; sadece politik değil, aynı zamanda kültürel bir forma sahiptir. Kürt sanatının, “ulusal kimlik ve aidiyetin, ruhsal birliğin” oluşmasında önemli roller oynadığı doğrudur. Ancak bu sonucun rönesans etkisi yaptığı söylenemez. Zira dar kalmıştır. Müzik ve folklorik alanda ortaya çıkan değerler; sinema, tiyatro, resim, karikatür, heykel, edebiyat gibi daha başka alanlarda pek görülmez. Bu durum Kürt sanatının toplumsal aydınlanmadaki rolünü düşürdüğü gibi güncel sorunsalını da oluşturur. Sanatta darlık önemli ve güncel bir handikap olarak öne çıkar.

Kürt sanat ve sanatçısının üretim zemininin oldukça sınırlı ve “sorunlu” olduğu; hatta “iradi yüklenme”lerle geliştiği doğrudur. Bu zeminde Sanatçı, ağırlıkla “ulusa/etnik kimliğe” vurgu yapar ve “aidiyet” oluşturur. Ancak bu aidiyeti oluştururken, “propagandist sanat ve sanat(çı)” kimliğine hapsolur. Sanat yönetimindeki kaba paradoksal temsil (sanat bilimini bilmeyenlerin sanatı yönetmesi) sanatçıyı hayli daraltır. Özerkliği reddeden merkezi akıl, Sanat ve sanatçıyı bu perspektifle ele alır; değer anlayışını, sanatçının “yapıya ait olmasına” indirgeyerek politize eder. “Aitlik” ise zaman içinde, “değer ve ödüllendirme” sistemine dönüşür. Bu da sorunsalı büyüterek daha geniş alan ve zamana yayar. Sanat ve sanatçıyı toplumsal yapıcılığıyla ve yaratıcılığıyla değil, “kurumsal aidiyetiyle” sınıflayan anlayışın varlığı, evrenselliğe karşı bir iç direnç oluşturur.

Sanat ve Kurumsal Aidiyetler

Yakın tarih, Kültür-Sanat alanının, bir Devlet, Parti ya da Şirket yönetilir gibi yönetildiğine tanıklık eder. Bunun da “Devlet sanatı-sanatçısı”, “Parti sanatı-sanatçısı” anlayışını besleyerek hiyerarşik bir düzen oluşturduğu yadsınamaz.

Bu bağlamda en güçlü birim olan “Müzik kolektifi”nden belli kopuşların olması, kolektif performansların önemli ölçüde “tekilleşmesi” olağan sayılabilir. Hiçbir “bünye” bütünü kaldıramaz zaten; doğru da olmaz. Önemli olan sanatın hangi birim altında yapıldığı, sanatçının nereye dahil olduğu da değildir; yaptığı sanatın toplumsal karşılığının olup olmadığıdır. Karşılığı olan ve değer yaratan her birey, her sanatçı, her sanatsal eğilim desteklenir. Problem de değildir. Ancak şu notu düşmek gerekir: Kendilerini, yaratıları ve sanatsal becerileriyle değil, popülizmin köpüksü kabarışı içinde bulanlar ve bundan tarifsiz haz alanlar da en az “hiyerarşik düzen” oluşturanlar kadar tablodan sorumludur.

Ancak buna tamamen öznel anlamlar yüklemek hatalı olur. Zira, bu sınıfçı ve hiyerarşik düzeneğin oluşmasında çetin politik-toplumsal koşullar kadar, bu koşullarda politik güçlerin “var olma” kaygısı vardır. Ancak bu “kaygının” belli alışkanlıklarla kronikleşip genelleşmesi, sadece “çetin koşullarla” açıklanamaz.

Sanat ve Sanatçının Doğal Formu..

Denebilir ki demokratik mücadele tarihi boyunca sanata ve sanatçıya yön veren, perspektifler oluşturan “siyasal akıl” olmuştur. Önce şartların sonra merkezi alışkanlıkların yarattığı bu “kaçınılmazlığın” sanatsal sonuçları da ne yazık ki “mutlak aidiyetler içeren kimlikçi kültür ve sanat-edebiyat”tır. Bu zorunluluk yerini “doğal toplum” ve “özgür tercihlere” bıraktıkça, sanat doğal formunu kazanır. İmgeler de tınılar da sanat ve sanatı besleyen “sonsuzluk düşü” de, bir sığıntı gibi popülizmin gölgesinde kalmaktan kurtulur. Zordur, ancak mümkündür. Böylece sanatçı, toplum ve toplumsal önceliklerle özgür-sanatsal bağlar kurarak ilerleyerek kendi dünyasının “efendisi” olur.

Hakikat şudur ki: Siyasetten değil, toplumsal hakikatten ve evrensel değerlerden beslenen bir sanat anlayışına ihtiyaç vardır.

Kültür-sanat zemininin ve bu zeminde bulunan birey ya da bireylerin belli sorunlar yaşaması son derece doğaldır. Yakın tarihe kadar, sanat siyaseti yapanlar kadar; onu yönetenlerin de, çoğunlukla sanattan pek anlamayan ya da sanat birikimi olmayan bireyler olduğu gerçeği de hafızalardadır. Siyasal duruş, güven ve yetkinlik sanat için yeterli değildir. Günümüz sorunlarının bir ucunda da bu çelişik ve paradoksal konumlanış vardır.

Kültürel-Sanatsal Aydınlanmanın Özü…

Kültürel ve sanatsal aydınlanmanın özü “bağlı olmak” değil; sosyal, düşünsel ve ruhsal açıdan özgür olmaktır. Yapılar; sanat ve sanatçıyı politik örgüler içine alarak, bağlayıcı kurallar ve yasaklar koyarak, onları politik kimliklerine göre kategorize ederek ilerleyemez. Bu yaklaşım, sanat ve sanatçıyı ötekileştirerek köreltir. Odağını yok eder. Sorun sanatçıya “politik kimlik kazandırmak”, “disipline etmek” ya da “bünyeye almak” değil, yaratıcı gelişimini kolaylaştırıcı açılımlar yapmaktır. Sanata ve sanatçıya uygun alanlar açmaktır.

Sonuç olarak: Antik Atinalıların ya da Rönesans İtalyası insanlarının ulaştığı o estetik seviye, ancak sanatın özgür bırakılması ve güzelliğin hem ruh hem de bedende bir bütün haline gelmesiyle mümkündür. Toplumun ve toplumsal hayatın estetize olmasının yolu da budur. Toplumsal barış ve adalet arayışına odaklanmanın da… Unutulmamalıdır ki, toplumsal değişim ve aydınlanmada, sanat ve sanatçının rolü bugün çok daha çok önem kazanmıştır.

Antik Atina Işığında: Güç Nesnesi Değil, Değer Ölçüsü Olarak Sanat
1

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

1 Yorum

  1. 29 Temmuz 2026, 17:17

    Uyuşturuculardan uzaq tutaq usaqlarimiİ