Klasik Marksist sınıf teorisinin determinist ve düalist yapısı irdelenerek yeniden inşa edilmelidir. Modern dünyanın kaotik yapısı ve zorlayıcı karmaşıklığını aşarak yeni sosyal formlar yaratmanın başkaca yolu yok gibidir. Hayat, Kuantum diyalektiği ve oluşan yeni sınıf ve kimlikler üzerinden okundukça, geri kazanılabilir.
Karl Marx, “Şimdiye kadarki tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.” tezi doğrudur. İnsanlar geçinebilmek için emeklerini satmak zorunda olduğu ve bu emekten doğan artı değer adaletsiz paylaşıldığı sürece “sınıf mücadelesi” olacaktır.
Sınıf çelişkisi dolaysıyla sınıfa dayalı mücadeleler elbette son bulmuş değil. Mücadele son bulmaz evrim geçirerek değişir.
Ancak…
Aynı mekanik üzerinden yürümez. Tarih, yeni fikirler yarattığı gibi hayata yeni mekanikler kadar yeni teorik, politik, felsefi ve ruhsal değerler de katar. Karşıtlığın yarattığı “öl-öldür” mekaniğine karşı, özgür birlik fikrinin yarattığı “yaşa-yaşat” gibi… “Yaşa-yaşat”; derin, felsefi, ruhsal ve bütünleyicidir. Öz ve biçim olarak klasik sınıfçı anlayıştan ayrılır. Ötekileştirmediği gibi; fiziksel, sosyal tasfiyeler de içermez.
Sınıfın mikro-evrimi ve yeni kimlik alanları
Ayrıca “sınıf” ve “sınıf mücadelesi”nin tarihsel olarak makro ölçekten-mikro ölçeğe doğru daralarak (küçülerek) daraldığı kadar farklılaşarak evrim geçirdiğini de belirtmek gerekir. Burada Sınıf homojen olmaktan çıkar. Fabrikalardan dijital pazarlama depolarına, maden ocaklarından çağrı merkezlerine ve yazılım ofislerine doğru karakteristik değişimler yaşar.
Bu gerçeklik “Sınıf”ın toplumsal statüsünü, kamusal sorunlar karşısındaki düşünce yapısını, duyarlılık düzeyini etkileyerek değiştirir; kolektif olmaktan çıkarır. Daha da önemlisi, Sınıfçı siyasetin, toplumsal yapıyı doğrudan etkileyecek geniş hacimli ve dönüştürücü konumundan çıkarır.
Peki yerini ne alır?
Elbette farklı kimlik politikaları (etnik, cinsel, politik gibi), kültürel çatışmalar, ötekilik, siyasal farklılıklar ve çevresel – demografik problemler… Bunun politik-pratik alanı ise, etnik köken, cinsiyet, inanç, göçmenlik gibi rasyonel olgular olarak öne çıkar. Küresel hegemonyanın yarattığı göçmen ve mülteci sorunsalını da, yeni aidiyet ve entegrasyon sorunsalını da buna eklemek gerekir. Ayrıca doğal kaynak ve iklim krizleri de etkin biçimde birey ve toplum hayatına girer ve çelişkisine yeni boyutlar kazandırır.
Burada birey, “sınıf aidiyeti” ya da “kolektif aidiyetler” yerine ideolojik, kültürel, inançsal ya da yerel değerlere dayalı aidiyetler gösterir. Ya da tüm bunlardan kaçarak “kimliksizleşir.”
Tüm bunlar, çelişkinin izafi olduğunu, her durumda “mutlak ve uzlaşmaz” olmadığını; mağdurun da sadece belli bir sınıf değil, tüm toplum olduğunu; sadece “parça”nın değil, “bütün”ün de aynı oranda etkilenebildiğini ortaya koyar. Aynı biçimde teorik, ideolojik, politik- pratik formasyonların düalist ve klasik sınıfçı yapısını bozarak reddeder.
Bu anlamda günümüzde “anlam ve özgürlük” arayışı klasik ifadeyle “devrimler”, dar sınıfsal bir karakter taşımaz. Belli bir sınıfın örneğin “proletaryanın” ya da sınıf ittifakı olarak “işçi-köylü” birliğinin varlığına oturmaz.
“İşçi-köylü devrimi” ya da “demokrasisi” yerine “toplumsal demokrasi” tanımı da bu diyalektiğin ürünü olarak ortaya çıkar. Bu nedenle “Sınıf sosyalizmi” değil, “Demokratik Sosyalizm”; “Ulus” değil, “Demokratik Ulus…” gibi kavramlar gelişir.
Kuantum diyalektiği ve doğrusal olmayan ilericilik

Tarih ve Kuantumcu diyalektiğin en büyük öğretisi şu olabilir: Günümüzde hiçbir demokratik eylem, sınıfçı siyasetin büyüttüğü karşıtlık fikri üzerinden gelişmez. Geliştirilse bile sonuç vermez. “Karşıtlık” fikri körelmiştir. Birinci önemli husus budur.
İkincisi, “ilericilik – gericilik” olgusu doğrusal değildir ve doğrudan sosyal sınıflara indirgenemez. İlericilik ya da gericilik de görecelidir ve doğrudan bir sınıfa ya da sosyal kategoriye atfedilemez. Zira ilericilik-gericilik; sosyal sınıfların bulunduğu yerle değil, bu sınıfların özel ve genel sorunlar karşısındaki tutumlarıyla belirlenir. İşçi, bütünüyle ilerici; burjuvazi, bütünüyle gerici olamaz. Sosyal tarih, her birinin ilerici ve gerici yanlarının olduğunu fazlasıyla anlatır.
Bu anlatı, sosyal sınıfların (burjuvazi ya da proletarya) her birinin yapısında bulunan olumlu-ilerici yanlarına önem atfeder ve toplumsal değişim eyleminin öznesi yapar. Özne olan sınıf değil, sınıfın taşıdığı olumlu özelliklerdir. Bir diğer ifadeyle, değişimin tek öznesi yoktur. Sosyal değişimler tek sınıfa, tek anlayışa, tek örgüye, tek bir fikre dayalı gelişmez.
Anlamı şudur: Klasik Marksist sınıf teorisinin determinist (belirlemeci) ve düalist (ikili) yapısı irdelenerek yeniden inşa edilmelidir. Modern dünyanın kaotik yapısı ve zorlayıcı karmaşıklığını aşarak yeni sosyal formlar yaratmanın başkaca yolu yoktur. Hayat, Kuantum diyalektiği ve oluşan yeni sınıf ve kimlikler üzerinden okundukça, geri kazanılabilir.
Devam Edecek…
