İnsan dünyaya ağlayarak gelir. Belki de bunun sebebi, nereye geldiğini bilmemesidir. İlk nefesimizle birlikte yükselen o çığlık, sadece bedenin dünyaya uyum sağlaması mıdır; yoksa bilinmeyene açılan ilk şaşkınlığımız mı? Bunu bilmiyoruz.
Fakat bildiğimiz bir şey var: İnsan, hayatının iki büyük sırrı olan doğum ve ölüm arasında gülmeyi ve ağlamayı öğrenir.
Gülmek ve ağlamak, ses tellerinden çıkan iki farklı sestir. Ancak hiçbir dile, hiçbir ırka, hiçbir sınıfa ait değildir. Dünyanın neresinde olursanız olun, bir çocuğun kahkahasıyla bir annenin gözyaşı aynı hakikati anlatır. Zengin de güler, fakir de… Güçlü de ağlar, güçsüz de… Çünkü bu iki duygu, insanın bütün kimliklerinden önce gelen en yalın hâlidir.
Belki de insanı insan yapan şey, sahip olduğu unvanlar değil; gülebilmesi ve ağlayabilmesidir.
Peki, gülmeyi meydana getiren nedir?
Bazen hiç tanımadığımız bir insanın gülüşüne istemsizce ortak oluruz. Neden güldüğünü bilmeyiz, hikâyesini bilmeyiz; ama onun yüzündeki ifade bize de geçer. Sanki insanın içinde, diğer insanlara bağlanan görünmez bir ip vardır. Bilim buna ayna nöronların etkisi der. Belki de insanlık bunu daha eski zamanlardan beri başka bir dille biliyordu: İnsan, insana benzer.
Kahkaha, mesafeleri azaltır. Çünkü gerçek bir gülüşün içinde hesap yoktur. Bir insan içten güldüğü anda, kısa bir süreliğine bütün yüklerinden uzaklaşır. Kin, korku ve öfke o anda kendine yer bulamaz.
Belki de bu yüzden gülmek, özgürlüğün en doğal sesidir.
Çünkü özgürlük yalnızca istediğini yapabilmek değildir. Özgürlük, insanın kendi ruhuna yabancılaşmadan yaşayabilmesidir. İnsan kendini özgür hissettiği anda, içindeki en saf dili ortaya çıkarır. O dil çoğu zaman kelimeler değil, bir tebessümdür.
Ağlamak ise başka bir derinliğe sahiptir.
Bir insanın ağladığını gördüğümüzde hemen onun acısına ortak olmayız. Önce anlamamız gerekir. Onun yaşadığı şeye yaklaşmamız, onun hikâyesine dokunmamız gerekir. Bu yüzden gözyaşı, yalnızca acının değil; vicdanın da dilidir.
Gülmek bize insanlığın ortak yanını hatırlatır. Ağlamak ise birbirimize olan sorumluluğumuzu.
İkisi de aynı bedenden doğar; ama ruhumuzda farklı kapıları açar.
Belki de gülmek ve ağlamak birbirinin zıddı değildir. Onlar aynı hakikatin iki ayrı yüzüdür. Biri ruhun hafiflediği anı anlatır, diğeri ruhun taşıyamadığı yükü dışarı bırakır.
İnsan doğarken ağlar; çünkü bilinmeyene gelir.
Peki ya ölürken?
Belki de insan, hayat boyunca aradığı cevaba yaklaştığı için sessizleşir. Belki de ölüm, giden için bir bilinmezlik değil; bizim henüz anlayamadığımız bir dönüş yoludur. Eğer öyleyse, gidenin son duygusu bir tebessüm olabilir.
Ağlamak ise geride kalanlara kalır.
Belki de insan, kendi ölümüne ağlayamayacağını bildiği için son hüznünü sevdiklerine bırakır. Giden susar, kalan ağlar. Böylece ölüm, acıyı yok etmez; sadece sahibini değiştirir.
Ne gariptir…
Doğarken kendi gözyaşımızla karşılanırız.
Ölürken başkalarının gözyaşlarıyla uğurlanırız.
Hayat ise bu iki gözyaşı arasında anlam aradığımız kısa bir yolculuktur.
Nihayetinde insan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. İnsan; gülen, ağlayan, arayan ve anlamaya çalışan bir varlıktır. Belki de Tanrı’nın insana verdiği en büyük armağanlardan biri özgürlüktür. Çünkü insan ancak özgür olduğunda içten gülebilir; ancak vicdanıyla yüzleştiğinde gerçek anlamda ağlayabilir.
Hakikat de belki burada gizlidir.
İnsan hakikati sadece düşünerek değil, yaşayarak arar. Gülüşünde özgürlüğü, gözyaşında vicdanı taşır.
Belki de insan, gülmek ile ağlamak arasında değil; doğum ile ölüm arasında hakikati arayan tek varlıktır.
Ve geriye kalan bütün isimler, unvanlar ve sahip olduklarımız, bu büyük yolculukta yalnızca geçici izlerdir.
Nihayetinde anlıyorum ki; gülmek de ağlamak da insanın hakikat yolculuğunun iki sessiz dilidir. Biri umudu, diğeri hatırlamayı taşır. Ve belki de ikisi birlikte insana, kendisini yeniden bulmanın yolunu gösterir. Çünkü hakikat, varılan bir son değil; her karanlığın ardından fecrin ışığında yeniden başlayan bir yolculuktur.
