Kural Bir: “Mağara Alegorisi”nden Çıkmak
“Gerçeklik algısı”nı tanımlarken Platon’un “Mağara Alegorisi”nden neden yararlanırız? Platon, gerçekliği bir mağarada duvara zincirlenmiş insanların arkasındaki ateşin yansıttığı gölgeler olarak tanımlar; insanlar sadece gölgeleri görür ve bunları gerçek sanırlar. Dışarıdaki ışığı (hakikati) görmezler.
Kibir ve ölümcül gururu bir kenara bırakırsak yaşamakta olduğumuzun tam da bu olduğunu görürüz. Siyasal tarihimizin özeti şudur: “Gerçeklik algımızı” yitirdik. Yaşadığımız “güç zehirlenmesi” hayatı ve olayları doğru anlama yetimizi köreltiyor. Bizleri hakikatten koparan, sapmalara yol açan şey “algı yitimi”nden başka bir şey değil… “Güç zehirlenmesi” yaşadıkça algılarımız zayıflayarak makas değiştiriyor.
Uzun süreli “yönetici” kimliğinin yarattığı hiyerarşi ve güç bağımlılığı, içimizdeki yetki ve otorite istencini kışkırtarak normalleştiriyor. Giydiğimiz “dokunulmazlık” zırhı, politik-ahlaki savrulmalarımızı sıklaştırıyor.
“Hubris sendromu” da denen bu paranoyal musibet, toplumda “kabul” ve karşılık görmemizi engelliyor. Bireysel ya da kurumsal anlamda uzun süre elimizde bulundurduğumuz “mutlak güç” ve gücün yarattığı alışkanlıklar her birimizin kontrol sistemini dağıtıyor.
Gerçek şu ki, bu döngüden kurtulamıyoruz. Siyasal elitin oturduğu konformist zemin ve onun sağladığı hiyerarşik avantajlar, her defasında bizleri bu döngüye geri atıyor.
“Erken iktidar hastalığı”nın yarattığı kurumsal tablo, farklı görüş ve eleştiriyi karşılama olgunluğu yerine; tahammülsüzlüğü besleyerek, otoriter varlığımızın kurbanı yapıyor.
Gerçeklik algımızı kaybettikçe de kurumsal yozlaşma ve sapmalar artıyor. Sosyalitemiz, “evet efendimcilik”ten müteşekkil “yankı odaları”na dönüşüyor. Sesimizi duymuyor ve kendi sesimizin sahibi olamıyoruz.
Temel çözüm “Mağara Alegorisi”nden çıkmak; gerçeklik algımızı geri kazanmaktır. Birimiz “denetlenebilir” oldukça, yarım asra yakın yönetim alışkanlıklarımızı terk ettikçe, gölgeleri bırakıp gerçeği izledikçe, dışarıdaki ışığı görebiliriz.
Kural İki: Zihinsel Tembelliği Aşmak–Tüketici Akıldan Üretici Akla Geçiş
Kabul etmeliyiz ki; Kürt aydını ve bireyi atalet içindedir. Atalet; eylemsizlik, tembellik, hareketsizlik gibi halleri kapsar. Aynı zamanda “değişime karşı direnç gösterme” anlamına gelir. Kürtlerin en büyük ataleti, zihinsel tembellik ve onun yarattığı değişime karşı dirençtir. Ancak atalet tek kaynaktan beslenmez; önemli bir diğer kaynağı ise “hazıra konma”, “hazır olanı tüketme”, bir diğer ifadeyle “mirasyedicilik”tir.
Kürt demokratik yapı ve siyasal kadrolarının düşünsel açıdan ağırlıkla tembel, tüketici olduğunun; her şeyi belli bir merkezden/Öcalan’dan bekliyor oluşunun başka bir izahı yoktur.
Zihinsel tembellik, “bilgiyi derinlemesine araştırmadan, yüzeysel olarak kabul etme eğilimidir” ve ideolojik alanda “eleştirel düşüncenin hasmı” olarak karşımıza çıkar; asla yaşanır sosyal örgüler yarat(a)maz.
Sokrates, “sorgulanmamış bir hayatın yaşamaya değmez” olduğunu söyler. Kant, zihinsel tembelliği “kişinin kendi aklını kullanma cesaretini göstermemesi” olarak açıklar.
Ortak nokta şudur: Üretici değil, tüketici akıl. Sorgulayıcı akıl değil, aktarmacı/indirgemeci akıl…
Bu akıl Öcalan’ı, (objektif anlamda) Kürt düşünsel tembelliğinin, bir diğer ifadeyle ataletinin kaynağı haline getiren tasfiyeci bir akıldır. Demokratik güç ve bireylerinin kaynağı kullanma refleksi; düşünmeye, özellikle de eleştirel düşünmeye ihtiyaç duymayan, Öcalan’ı alıntılamakla yetinen tembel bireylere dönüştürmüştür. Kaynağı besleyen değil, kurutan, kendinden bir şey katmayan, katma refleksine sahip olmayan eğilimi beslemiş ve bir tür “zihinsel iktidar” yaratmıştır.
Bu sonuç Öcalan-yapı, Öcalan-kadro/birey ilişkisini kolektif, üretken bir ilişki olmaktan çıkararak düşünsel tembelliğin motive ettiği “yetmez yoldaşlığı” merkeze oturtmuştur.
Bu bağlamda değişimin ikinci kuralı; Öcalan’ı “kullanan” değil, zihinsel çaba ve üretkenliğiyle besleyerek kolektif olan, böylece düşünsel tembelliğe son veren bir akıl ve ideolojik duruştur.
Kural Üç: Birey ve Toplumu “Talep Eden”den “Talep Karşılayan” Formuna Sokmak
Değişim bir inşa sorunudur. Ancak bu inşa dikey, darbeci, tepeden inmeci gelişmez. Toplum-iktidar, birey-iktidar problemini yatay örgülerle aşar. Yeni toplumun temel karakteristiği politik güç ve bireyi salt “talep eden” formundan çıkarıp, “talebi karşılayan” formuna sokmaktır. Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma da talep etmekle yetişmez, talebi karşılamanın pratik yollarını arar.
Sistematik olarak, iktidarı demokrasiye karşı duyarlı hale getirme uğraşı verir ancak bu uğraş iktidar kimliği taşımaz. Zira iktidarcı eğilim sürekli talep eder, sürekli ister, sürekli devletten bekler. Dahası talep ettiği şeyi panolara asmakla, sloganlaştırmakla, dile dolamakla yetinir.
Değişimin üçüncü kuralı; talep etmek değil, yapmaktır. Böylece “talep” iktidar raflarında kalmaz; birey ve toplumun aktif eylemi haline gelir. İktidar gerçeğini yasal, anayasal düzeyde dikkate alır ancak, öngördüğü toplumsal hayatı, iktidara, politik şartlara ve zamana bırakmadan oluşturmaya başlar.
Bu yolla değişim fikrini somutlayarak çözüm için güçlü dayanaklar oluşturur. Bu dayanaklar olmaksızın demokratik toplum ve değişim asla yol almaz ve politik aktörler “havanda su dövmek”le kalır.
Kural Dört: Dönüşümü Kolektif Çabada Görmek
Bilinçli birey, toplumsal dönüşümü bireysel kahramanların mucizelerinde değil; toplumun kolektif iradesinde ve örgütlü yapısında arar. Bu öznel bir tutum değil, evrimin ve yeni sosyal biçimin kaçınılmaz sonucudur. Zira böyle bir tarihsel kesitte mucizeler beklemek, dramatik/trajik sonlar dışında başka bir şey yaratmaz.
Bu, kahramanı “doğal insan” formuyla algılayarak onunla gerçek yol arkadaşlığı yapmanın da politik karşılığıdır. Tarihsel dönüşümler de bu doğru algıyla hazırlanır.
Dönüşümlerin de esas olarak yerleşik kurumsal yapıların (müesses nizamın) katılığı ile toplumun yenilenme ve özgürlük talebi arasındaki o muazzam zorlayıcı gerilimden beklendiği gerçeği bizi kolektif olana yöneltir.
Böylece gerilim, diyalektik bir süreçle eski yapıyı aşarak yeni bir toplumsal gerçeklik inşa etmenin öznel koşullarını oluşturmuş olur. Değişim ve yeniden yapılanmanın gereklerinden biri de bu hakikati kavramaktır.
Kural Beş: Açık Toplum, Açık Siyaset, Açık Yapı Oluşturmak
Merkezi bürokratik yapılar, demokrasiyi geçerek kapalı, otoriter siyasal örgüler yaratırlar. Bu durumda yapı-toplum, yapı-birey ilişkisi, yapı lehine değişir. Bu da açık siyaset ve açık toplum yapısını zedeler. Başta devlet olmak üzere tüm kurumsal yapılar toplumsal amaçtan kopar.
Yeniden yapılanma “açık siyaset, açık toplum” hedefine oturdukça amacına ulaşır; bürokrasiden uzaklaşarak esnek ve şeffaf biçimler kazanır. Böylece birey, köreltici bağlardan kurtularak kendi bilgisi ve iradesine dayalı bir kimlik kazanır. Yapılanmanın beşinci zorunluluğu “açık yapı, açık toplum, açık siyaset”tir.
Kural Altı: Değer Anlayışını Yorumlamak
Yeniden yapılanmanın altıncı kuralı “politik değer” anlayışının yeniden yapılanması gerektiğidir. Değer; birey ya da toplumların yaşamına yön veren, aynı zamanda evrensel ve yerel karşılığı olan, toplumsal önceliklere karşılık düşen doğru ve adil standartların tümüdür. Bunlar tarihsel, toplumsal şartlara göre değişerek yeni biçimler alır.
Bir dönem “inkar”a karşı durmak, şiddeti güçlü bir iradeyle karşılamak temel değer ölçüsü olurken; bu ölçü günümüzde yeni içerikler kazanmıştır. Örneğin “düşünsel üretkenlik” ve “değişimin yaratıcı öznesi olmak”, sınıfçı ya da ulusçu ayrışmalara karşı “kolektif örgüler yaratmak” temel değer ölçütlerinden bazıları olarak karşımıza çıkar.
Burada “değer aileleri” ve “zindan direnişçiliği”ne dayalı değer bilinci, aynı anlamı taşısa da önemli oranda işlevsel olmaktan çıkmıştır. Bundandır ki yeniden yapılanırken, değer anlayışı da yeniden güncellenmelidir. Değişim, bu anlayışla gerçek karşılığını bulabilir.
Kural Yedi: Karşıtlıktan Simbiyotik İlişkiye Geçmek
Akıl ve onu izleyen dil, yeni süreçle “karşıtlık” zırhından çıkar. Oluşturulacak yeni toplum ve dünyayı simbiyotik ilişkilere oturtur.
Demokratik çözüm ve entegrasyon da “karşıt güç ve yapılar” arasında simbiyotik ilişkilere ihtiyaç duyar. Bu ilişki gelişmediğinde değişim sekteye uğrar.
“Siyasal simbiyotizm nedir?” sorusu akla gelebilir. Simbiyotizm, birbirinden farklı iki politik aktörün ya da gücün (siyasi parti, ideoloji, lider gibi) varlıklarını sürdürmek veya hedeflerine ulaşmak için karşılıklı çıkara ve birbirine bağımlılığa dayalı olarak geliştirdiği ortak yaşam ilişkisidir. İzole olmayan ve etmeyen bir tür politik bağdır.
Bu ilişki biçimi çağın tek kurtarıcı kombinasyonudur. Dışına taşan her şey ciddi kayıplara ve politik tasfiyelere yol açar. Bundandır ki simbiyotizm, yeniden yapılanmanın önemli kurallarından bir diğeridir.
Kural Sekiz: Bilgi Tekelini Kırmak
Bilgi tekeli tehlikelidir ve her tekel gibi mutlaka aşılmalıdır. Düşünen, fikir üreten sadece biri ya da birileri oldukça kolektif aydınlanma, tekelin yarattığı bilgi hiyerarşisinin mutlakçı zorlamalarına yenik düşer. Bilgiyi zihinde değil, flaş belleklerde ya da ezberlerinde taşıyan ulaklar oluşur. Bellek silindi mi bu ulaklar çırçıplak (cıscıbıl) ortada kalır. Zira tekelci hiyerarşik akıl, bilginin öznesi değil, aktarıcısıdır. Bu nedenle taşıyıcılar, arayış içinde olanla sorumlu/Sokratik bağ kuramaz, bireyde onda bu yetiyi görmez.
Bu köreltici bir bağdır ve yapılardaki ideolojik darlık ve kısırlığın ana nedenlerinden biridir.
Yeniden yapılanmanın sekizinci kuralı, bilgi tekelini kırmaktır. Nedir bilgi tekeli? “Kritik bilginin ya da bilgi iletişim araçlarının sadece belirli kişi, kurum, yapı ya da devletlerin elinde toplanması”dır. Bilgi hiyerarşisidir. Komünal düşünen, kolektif bilgi üretimi ya da özgür düşünce sistematiği olan yapılarda bilgi tekeli olmaz. Her tekel, dağıtıcı bir güç odağıdır çünkü. Ötekini bilgiden muaf tutarak yığınlaştırır. Bu da bireyde derin travmalara, iradi kırılmalara yol açar.
Böylece birey, özne konumundan nesne konumuna düşerek bilgiye yabancılaşır. Bilgiye yabancılaşan ise amaçtan düşer. Bu sonuç, zihinsel emek ile kol emeği arasındaki yarılmayı daha da derinleştirir. Sonuç olarak bilgi, merkezi otoriteye bağımlı hale gelir.
Buradan bakıldığında alan yapılarının üretici değil, taşıyıcı bürokratik bireylerden oluştuğu rahatlıkla anlaşılır.
Ayrıca tekel, insanın düşünce sistematiğini bozar ve sadece “tek”liğe, tek doğruya ve tek önceliğe odaklayarak iktidar çeperinde tutar. Oysa kolektif bilgi, bilgi tekelini kırarak her bireyi bilgi sürecinin yaratıcı öznesi yapar. Bu da aydınlanma çabası kadar, demokratik toplum ve çözüm arayışını edilgen olmaktan çıkararak, kolektifleştirir.
Kural Dokuz: Parlamenterist Karakterli Salon Siyaseti ve Salon Kadrosunu Aşmak
Demokratik siyaset parlamentarist-akademik bir disiplin değildir ve salon siyasetiyle bağdaşmaz.
Demokratik kitle hareketini kriminalize edecek iki şey vardır: Birincisi, popülist siyasetin beslediği parlamentarist akıl ve reflekstir. İkincisi ise, salon siyasetidir. Bir diğer ifadeyle demokratik kadroların “salon kadrosu”na, kitlenin ise “salon kitlesi”ne dönüşmesidir.
İlki, uzun yıllardır zaten hayli yol almıştır. Bu popülist/parlamentarist eğilim oldukça güçlüdür. Düşünsel ve sosyal olarak komünalizmle ters orantılıdır. Aynı biçimde kitleyi de hayattan çekerek gerçeklikten koparmıştır.
İkincisi, yani salon siyaseti ise 2000’li yılların ortalarında “salon kadrosu” eğilimini güçlendirmiş, bu da ciddi bir “salon kitlesi” yaratmıştır. Ortak yanları ise sosyal pasifikasyondur.
Bu eğilimlerin temel kadro/kitle özellikleri ile benzeşerek, kitleyi salonlara çekerek, soyut-masalsı bir dünyaya hapsettiğini söylemek gerekir.
Ayrıca bu aktif, güncel eğilimin; entelektüel üretimi derinleştirmediğini, daha çok bir sosyal statü göstergesi ve şık bir söylev malzemesi olarak kaldığını söylemek gerekir. Aristokratik seçkinci eğilimi beslediğini de…
Doğru tarz, kitle içinde siyasal çalışmadır. Bu da salonlardan çıkılarak, salon kadrosu olmayı reddederek başarılabilir.
Demokratik siyaset, akademik bir disipline ve hayata indirgenemez. 18. ve 19. yüzyıl Avrupa’sındaki “salon kültürü”nü aratmayan fiillerin, pratikten uzak, teorik ve yüzeysel sonuçlar verdiği, ötesine geçmediği açıktır.
Mevcut kadro bir “salon kadrosu”dur, politik öncü olarak parti bir “salon partisi”dir. Dolayısıyla bunlarda demokratik öncülük vasfı ya hiç yoktur ya da oldukça zayıftır. Kitle de bir salon kitlesi konumuna çekiliyor gibidir.
Oysa değişim, paradigmasal anlamda da pratik anlamda da komünaldir; hayatın içinde bir arayış ve hakikat peşinde koşma eylemidir. Yeniden yapılanmanın bir diğer özelliği, kadro ve kitleyi salonlardan çıkarmaktır. Zira popülist-parlamentarist direnci kırarak yeniden yapılanmanın başka bir yolu yoktur.
Kural On: Tüm Bunlar İçin Kadro Revizyonu Yapmak
Klasik sol sosyalist parti kadrolarının mutlak ve değişmez konumu; rotasyona kapalı yapısı, uzun süreliliği, yarattığı sınıfçı alışkanlıkların, kitle içinde parti çalışmalarını hayli zorladığı deneyimlenmiştir.
Profesyonelliğin ayrıcalıklı hale gelişini de anlatan bu durum kadronun, kitle ile arasına koyduğu mesafeyle yapay bir disiplin yaratmıştır. Bu bağlamda profesyonel kadrolardan oluşan parti, “kitle partisi” değil, daha çok kapalı “kadro partisi” ve “kadro hareketi” olarak anagelmiştir.
Kadro partisinin oluşturduğu aşırı bürokrasi ve hiyerarşik düzen süreçleri hantallaştırmış; fiziksel emek-üretimden kopuk kadrolar yaratmıştır. Sosyal hayatı ıskalayarak katılaşan bu yapı toplumsal alana yabancılaşmaya başlamıştır.
Kadro-kitle ayrımı zamanla hiyerarşik bir düzenek yaratmakla kalmamış; üretimden kopuk, doğrudan toplumdan geçinen ve bunu mutlak hak sayan eğilimi büyütmüştür.
Bir yapının demokratik toplumcu özellik kazanmasının önemli unsurlarından biri de hiyerarşi yaratan ve ciddi yozlaşma eğilimi gösteren kadro düzeneğinin revize edilmesi gerektiğidir.
Nasıl mı?
Profesyonel kadroların yerini emek sürecine dahil edilmiş, hayatını bağışlarla, halkın maddi desteğiyle değil, bizzat çalışarak/üreterek kazanan kadro tarzının geliştirilmesi, bunun yanıtı olabilir.
Üretimden kopmayan, daha esnek ve değişken bir yapısı olan, rotasyonlarla kastlaşmaya olanak vermeyen kadro biçimi yetkici anlayışın kırılması açısından da önemli roller oynayacaktır.
Hayatın/üretimin içinde olan, analitik düşünen, anlayış ve kavrayış olarak gelişkin ancak pratik olarak üretimden gelen ve kendi emeğiyle beslenen kadrolar gelişmelidir.
Bu başarıldıkça toplumsal amaç ile kadro arasındaki derin yarılmalar kapanabilir ve paradigma, kendi değerini taşıyan kadrolar yoluyla daha geniş kitle ve kesimlere taşınabilir.
