Siyasetin en eski, en tanıdık ve en acımasız kurallarından biri hiç şüphesiz “mağduriyet”tir. Asıl ve gerçek mağduriyete uğrayanlar bir kenara, bu kavramı hemen bütün siyasetçiler bir şekilde araçsallaştırır, tepe tepe kullanır.
Türkiye’de bu olayı net bir şekilde ikiye ayırabiliriz:
Birincisi, sistem tarafından üretilen, sistemle çatışmanın ya da sistemin içine dahil olmamanın doğurduğu o ağır sonuçlardır. HDP/DEM geleneğinde karşımıza çıkan, bedeli ölümle, işkenceyle, hapisle, kayyumlarla, sürgünle ve yoksullukla ödenen mağduriyetler bu gruba verir. Buna basitçe “mağdur” demek bile hafif kalır; bu doğrudan sistemin dışlayıcı aygıtının ürettiği yapısal bir ezme pratiğidir.
İkinci “mağduriyet” grubu ise tamamen sistem içindeki partilerin veya kliklerin birbiriyle çatışmasından doğar ki, bunların birçoğu kurgusaldır ya da siyasi ranta tahvil edilmek üzere köpürtülür. Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu bir şiir yüzünden 4 ay cezaevinde kalması ya da yıllarca siyasetin yakıtı yapılan “Benim başörtülü bacım” söylemleri bu sistem içi klik çatışmalarının en bildik mağduriyet kurgularıdır. Yakın tarihte AK Parti ile Gülen Cemaati’nin devlet içi ortaklıkları bozulduğunda yaşanan 17-25 Aralık klik savaşları, Deniz Baykal’ın kaset komplosuyla sistem içi tasfiyeye uğraması ya da Meral Akşener’in 6’lı Masa krizinde “Kumar masasına oturtulduk” diyerek ürettiği o anlık mağduriyet anlatıları hep bu ikinci gruba dahildir. Sistem içi aktörler birbirine çelme takar, düşen ise hemen mağduriyet zırhına bürünür.
İşte Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2023 Kurultayı’ndan bu yana süregelen ve bugün mahkeme salonlarında “Mutlak Butlan” (baştan itibaren geçersizlik) davasıyla tartışılan hikayesi de tam olarak bu ikinci grubun konusudur.
Siyasetin içinde olan herkes biliyor: 2023 Kurultay sürecinde Kemal Kılıçdaroğlu’na bir haksızlık yapıldı. Perde arkası delege pazarlıklarıyla, oyun esnasında kural değiştiren kliklerin hamleleriyle altı oyuldu. Kemal Kılıçdaroğlu bu anlamda sistem içi bir kumpasın, parti içi bir kliğin mağduru oldu. Dava konusu olan, “Mutlak Butlan” kararı çıkartılmaya çalışılan haksızlık da bu sancının bir ürünüdür. Yapan kendi partisinin içinde “sırtımdan hançerlediler” dediği ekipti; peki yaptıran kimdi? Kılıçdaroğlu bugün neden yaptıranları değil de yapanları hedefe alıyor?
Uğradığı o klikler arası haksızlığı, yine haksız bir tutumla mı göğüslemeliydi? Kendisine yapılan kötülüğü, hukukun arkasından dolanarak başka bir kötülükle mi kapatması gerekiyordu?
Friedrich Nietzsche, İyi ve Kötünün Ötesinde eserinde çok güçlü bir uyarıda bulunuyor: “Canavarlarla savaşanlar dikkat etmelidir ki, kendileri birer canavara dönüşmesinler.”
Kılıçdaroğlu, yıllarca bu ülkede “Adalet Yürüyüşü” yapmış, temiz siyaset ve ahlaki üstünlük iddiasıyla kitleleri peşinden sürüklemiş bir liderdi. Onun gücü ordulardan ya da sermayeden değil, inşa ettiği o “gandivari” adalet abidesinden geliyordu. Karşı tarafın kuralsız oynaması, size “kötülük yapma ve hukuku esnetme” hakkı vermez. Siyasette “Onlar bana kumpas kurdu, öyleyse ben de hukuki boşlukları zorlayarak masayı deviririm” dediğiniz an, eleştirdiğiniz o kirli klik mekanizmasına dönüşürsünüz.
Burada sormamız gereken daha yakıcı, daha çıplak sorular var: Kemal Kılıçdaroğlu’nun bugün elinde tuttuğu bu hukuki sopa aslında kimin sopasıdır?
Yargı mekanizmasının büyük oranda iktidar siyasetinin hizmetine girdiği, adaletin terazisinin sarsıldığı konusunda her gün feryat eden bizzat Kemal Kılıçdaroğlu değil miydi? Eğer adalet mekanizması bu denli bağımlıysa, bugün Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin verdiği o “Mutlak Butlan” kararı ne anlama geliyor?
Dün iktidarın yargıyı bir siyasi dizayn aracı olarak kullandığını söyleyenler, bugün aynı yargının eliyle muhalefet partisini dizayn etmeye kalktığında buna nasıl “hukuki hak arayışı” diyebilir? Kılıçdaroğlu, o çok eleştirdiği siyasi yargının kapısından aldığı bir tedbir kararıyla, kendi partisinin seçilmiş yönetimini koltuğundan indirmeyi içine nasıl sindirebiliyor? Rakiplerinizin adaletsizliğinden kendinize iktidar alanı devşirmeye kalktığınızda, o elinizdeki sopa sizin değil, sizi o koltuğa iade eden sistemin sopası olur.
Üstelik dillerden düşmeyen o meşhur savunma: “CHP’yi ahlaki kodlarına döndüreceğiz.”
İnsanın sormadan edemediği asıl büyük ironi tam burada saklı: Kemal Kılıçdaroğlu, genel başkanlık koltuğunda oturduğu tam 13 yıl boyunca bu partiyi o iddia ettiği “ahlaki kodlarına” temizleyemedi de şimdi yargı koridorlarından aldığı bir iptal kararıyla mı temizleyecek? Koltuktayken yapılamayan yapısal temizlik, koltuk kaybedildikten sonra mahkeme ilamıyla mı yapılacak?
Bu sorunun cevabı net bir samimiyet testidir. Gerçek hedef hiçbir zaman CHP’yi ahlaki ideallere kavuşturmak olmadı. Gerçek hedef; hırsı, rasyonalitenin önüne koyarak ne pahasına olursa olsun yeniden o genel başkanlık koltuğuna kurulmaktır.
Peki, diyelim ki kuruldu; yeniden iktidar olmayı mı düşünüyor? Burada siyasetin duygusuz ve rasyonel gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız: Toplum, 13 kez kaybetmiş bir liderin, 14. yarışta mucizeler yaratmasını mı bekleyecek?
Demokrasilerde seçmen kredisi sonsuz değildir. Hele ki Türkiye gibi her seçimi bir varoluş mücadelesi olarak yaşayan bir ülkede, toplumun artık başarısızlığı defalarca tescillenmiş formüllere tahammülü kalmamıştır. Kemal Bey, geçmişteki tüm olumlu çabalarına ve haksızlığa uğramış olmasına rağmen, bu saatten sonra toplumun gözünde “umudun” değil, “kronik yenilginin” temsilcisidir. Delege oyunlarıyla ya da mahkeme kararlarıyla koltuğu geri alabilse bile, sandıkta toplumun gönlünü ve güvenini geri alması siyaseten imkansızdır.
Bugün mahkeme kapılarında “Mutlak Butlan” kararı çıkartarak koca bir ana muhalefet partisini hukuki bir belirsizliğe, yani tam anlamıyla bir kaosa sürüklemek, ülkeye ve değişime inanmış milyonlara yapılacak en büyük kötülüktür. Ana muhalefetin mahkeme koridorlarında felç edildiği bir senaryo, sadece mevcut iktidarın ekmeğine yağ sürmez; toplumdaki zaten pamuk ipliğine bağlı olan “değişim umudunu” da kökünden katleder.
Sonuç ne mi oldu? Kemal Bey, sonuna kadar haklı olduğu bir masada, seçtiği bu rövanşist ve kaotik yöntemler yüzünden ne yazık ki haksız duruma düştü. Kendi elleriyle kurduğu adalet tapınağının kolonlarını, kişisel hırsları ve bitmek bilmeyen koltuk sevdası uğruna yine kendi elleriyle salladı. Kendisine yapılan haksızlığa karşı kurultay salonundan mağrur, temiz ve ilkeli bir “bilge lider” olarak çıkıp kenara çekilmeyi bilseydi, tarih onu çok başka bir yere yazacaktı.
Ancak o, ahlaki kodları savunma maskesi altında, iktidar güdümlü yargının sopasını kapıp kendi evini basmayı seçti. Bugün geride kalan; ülkeyi kaosa sürükleme pahasına yürütülen, 14. yenilgiye kapı aralayan trajik bir siyasi hırs davasıdır.
Siyasetçilere tarihin çıkardığı en büyük ders her zaman bakidir: Haklı kalmak, haklı olmaktan; zamanında bırakmayı bilmek ise her şeyden çok daha büyük bir zanaattır.
