Karavan Cûdî’nin eteğinde durduğunda akşam mıydı, sabah mıydı, bilmiyorum. Ama insan bazı hikâyelerde saatin kaç olduğunu merak etmiyor. Çünkü orada zaman, güneşin hareketine göre değil, bir annenin bekleyişine göre işliyor.
Kapı açıldı.
Önce çocukları indi. Sonra ilaçlar, solunum cihazı ve yıllardır tamamlanamamış bir ağıt…
En son Fatime Ülüş göründü.
Seksen sekiz yaşındaydı. Kalbi hastaydı, ciğerleri kendi başına yetmiyordu. Nefesini bir makineden alıyordu ama oğluna kavuşma iradesini hiçbir makineye bağlamamıştı. Altı gün boyunca Strazburg’dan Cûdî’ye, ülkeleri ve sınırları aşarak 4 bin 600 kilometre yol gelmişti.
Oğlunun mezarına iki kilometre kalmıştı.
Araç ilerleyemedi. Sel yolu bozmuştu.
Çocukları onu sırtlarına aldı. Bir anne, yıllarca çocuklarını sırtında taşıdıktan sonra, bu kez çocuklarının sırtında oğluna doğru yürüyordu.
Bir süre sonra kalbi sıkıştı. Nefesi daraldı. Durdular.
Fatime Ana, 4 bin 600 kilometreyi aşmış fakat oğlunun mezarına kalan son bir kilometreyi geçememişti.
İşte bu hikâyenin en ağır yeri burasıdır.
Çünkü o son kilometre yalnızca selin bozduğu bir dağ yolu değildir. Yıllardır verilmeyen cevapların, teslim edilmeyen bir cenazenin, kapatılan yolların, parçalanan mezar taşlarının ve güvenlik adına insanın en sade haklarını bile çiğneyen bir düzenin mesafesidir.
Fatime Ülüş’ün aşamadığı o son kilometre, aslında bu ülkenin kendi geçmişiyle arasındaki mesafedir.

Strazburg’a giden yol
Fatime Ana’nın yolculuğu 27 Temmuz sabahı Strazburg’da başlamadı.
O yol, yıllar önce Mereş’in Elbistan ilçesine bağlı Sevdîllî köyünde açıldı.
Önce çocukları gitti.
Haberlerde, bir ailenin hayatını ortasından ikiye bölen o dönem yalnızca iki kelimeyle anlatılıyor: “Siyasi baskılar.”
Ne kadar maharetlidir resmî ve yarı resmî dil; bir evin yıkılışını iki kelimeye sığdırır. Sofrada eksilen sandalyeyi söylemez. Kapının önünde edilen son vedayı, geceleri oğlunun yorganını koklayan anneyi, ardına bakarak köyünden ayrılan gençleri anlatmaz.
“Siyasi baskılar” der ve geçer.
Fatime Ülüş’ün beş çocuğu, 1987 ile 1989 yılları arasında Avrupa’ya gitti. Cihan da kardeşlerinin ardından aynı yola düştü. Fatime Ana, çocuklarının yokluğuna dayanamayınca 1996 yılında onların peşinden Avrupa’ya geçti.
Kâğıt üzerinde buna göç denilebilir.
Ama her göç, insanın önüne bir harita koyup yeni bir hayat seçmesi değildir. Bazen insan memleketinden ayrılmaz; siyasal düzen, yaşadığı toprağı ağır ağır ayaklarının altından çeker.
Bir sabah bakarsınız, eviniz yerindedir ama evlatlarınız yoktur.
Dağ yerindedir, dere akıyordur, dut ağacı yine meyve vermiştir; fakat sofraya oturduğunuzda memleket artık memleket değildir.
Fatime Ülüş Strazburg’a daha iyi bir şehir bulduğu için gitmedi. Çocuklarının arkasından gitti. Çünkü bir annenin evi, tapuda yazan yerden çok, evlatlarının bulunduğu yerdir.
Yine de insan bedenini başka bir ülkeye götürebilir; yüreğini kolay götüremez.
Fatime Ana’nın bir yanı Strazburg’da yaşlandı, öteki yanı Sevdîllî’de kaldı. Ve Cihan’ın ardından bu kez Cûdî’ye düştü.
Cenazesi verilmeyen oğul
Cihan Ülüş, 31 Mart 2006’da Cûdî’de çıkan bir çatışmada yaşamını yitirdi.
Ailesi, 7 Nisan’da cenazesini almak için Silopi’ye geldi. İstedikleri bir makam, bir imtiyaz veya kapalı arşivlerin sırrı değildi. Bir anne, oğlunun bedenini istiyordu.
Onu kendi elleriyle toprağa vermek… Başında bir dua okumak… Mezarının yerini bilmek… Belki bir taşın üzerine adını yazmak…
Fakat ailenin girişimleri sonuçsuz kaldı. Cenaze kendilerine verilmedi. Nerede olduğu açıklanmadı. Aile, İnsan Hakları Derneğine başvurmak zorunda kaldı. Sonraki yıllarda yapılan aramalardan da sonuç alınamadı.
Bir hukuk düzeni düşünün: Yaşarken peşine düştüğü insanı, öldükten sonra da ailesinden saklıyor. Ölünün bedenini bir annenin yasından esirgiyor. Sonra raflara kalın hukuk kitapları diziyor; binaların girişine “Adalet” yazıyor.
Adalet, duvardaki yazıyla değil, bir annenin ölüsünü gömebilmesiyle ölçülür.
Cihan’ın siyasal kimliği tartışılabilir. Yaşamı, tercihleri ve içinde bulunduğu çatışmanın tarihi konuşulabilir. Fakat bunların hiçbiri, annesinin cenazesini alma ve mezarını bilme hakkını ortadan kaldırmaz.
Ölünün kimliğini, geride kalanların cezasına dönüştüren yerde hukuk biter; iktidarın ölü bedenler ve toplumsal hafıza üzerindeki tahakkümü başlar.
Fatime Ana o günden sonra oğlunun yalnızca yasını tutmadı. Yerini de aradı.
Bir annenin ağıdı, “Neden?” sorusundan önce “Nerede?” sorusuna mahkûm edildi.
Taş konuştu, düzen sustu
Aradan yaklaşık yirmi yıl geçti.
Cihan’ın babası Tacim Ülüş de oğlunun bir mezarına ulaşabilmek için yıllarca uğraştı. Fakat göremeden, 2017 yılında bu dünyadan ayrıldı.
Sonunda ailenin yıllardır bulamadığı iz, bir mahkeme dosyasında, mezarlık kaydında veya yetkili bir makamın cevabında değil; TikTok’ta karşılarına çıktı.
Cihan’ın ablası Sultan Yakışan’ın kiracısı, sosyal medyada paylaşılan kırık bir mezar taşı görüntüsünü fark etti. Taşın üzerinde Cihan’ın adı vardı. Görüntü, 27 Aralık 2025’te aileye ulaştığında Fatime Ülüş, kalp ve KOAH tedavisi görüyordu.
Yirmi yıldır hiçbir kurumun veremediği cevabı, kırılmış bir taş parçası verdi.
Büyük arşivleri, kayıtları, istihbarat birimleri ve sayısız güvenlik kurumu bulunan düzen sustu; taş konuştu.
Bu memlekette hakikatin kaderi biraz böyledir. Önce üstü örtülür. Sonra toprağa gömülür. Üzerindeki ad kırılır, yolu kapatılır ve herkes unutulacağına inanır.
Ama toprak unutmaz.
Bir gün yağmur, bir gün rüzgâr, bazen de tanımadığınız bir insanın çevirdiği kamera, saklanan gerçeği yeniden gün yüzüne çıkarır. Devletin arşivinden çıkmayan hakikat, küçücük bir telefon ekranından bir annenin karşısına dikilir.
Fatime Ana, oğlunun adını o kırık taşın üzerinde gördüğünde kendisini daha iyi hissettiğini söylemiş. Ölüme yaklaşmış bir bedeni yeniden ayağa kaldıran şey bazen bir ilaç değil, yıllardır aranan bir isimdir.
Çocukları ona söz verdi: “Seni Cûdî’ye götüreceğiz.” Ve götürdüler.
Altı günlük ağıt
Karavana Fatime Ana için bir yatak kuruldu. Solunum cihazları, ilaçlar ve tıbbi malzemeler yerleştirildi. Dört çocuğu yanındaydı.
Yola çıktılar.
Altı gün boyunca şehirler ve sınırlar geçildi. Fatime Ana bazen uyudu, bazen camdan dışarı baktı, bazen Kurdî, bazen Türkçe ağıtlar söyledi.
Bazı ağıtların tercümesi yoktur.
Sözcükleri çevrilebilir ama bir annenin sesinin kırıldığı yer başka bir dile aktarılamaz. O kırık yerde yalnızca acı bulunmaz; sitem, öfke, özlem ve bütün baskılara rağmen teslim alınamamış bir hafıza da vardır.
Karavan Cûdî’ye yaklaştıkça yollar kısaldı. Dağ göründü.
Fatime Ana belki o an oğlunu çocukluğuyla hatırladı. İnsan evladını kaç yaşında kaybederse kaybetsin, bir anne onu daima ilk düştüğünde dizini üflediği çocuk hâliyle anımsar.
Cihan dağın bir yerinde yatıyordu.
Ama mezarın bulunduğu Sipîndarok’taki alanın kendisi de rahat bırakılmamıştı. Diyalog yıllarında düzenlenen mezarlık, 2015 sonrasındaki çatışmalı dönemde yıkılmış; duvarları, ibadet yeri ve misafirhanesi zarar görmüş, taşları parçalanmıştı. Bölge yıllarca “askerî güvenlik bölgesi” gerekçesiyle ailelerin ziyaretine kapalı tutulmuştu.
Güvenlik… Bu kelime, ne çok kapının önüne konuldu.
Yaşayanların dili, sözü, meydanı, yolculuğu; şimdi de ölülerle yakınlarının arasındaki bağ onun adına denetlendi.
Bir anne oğlunun mezarına giderse hangi sınır değişir? Bir mezara çiçek bırakılırsa hangi ülke bölünür? Bir kadın taşın başında ağıt yakarsa hangi kamu düzeni bozulur?
Kendini bir mezar taşını kırarak güçlü sanan anlayış, aslında en büyük korkusunu ele verir: Hafızadan korkuyordur.
Çünkü mezar yalnızca ölünün yattığı yer değildir. Yaşananların unutulmadığını gösteren sessiz bir tanıktır.
Bir avuç toprak
Fatime Ana’nın çocukları mezarlığa doğru yürümeye devam etti.
Yıkılmış taşların arasında kardeşlerinin adını aradılar. Hangi mezarın ona ait olduğu kesin olarak belirlenemedi; fakat üzerinde Cihan’ın adının bulunduğu taş parçasını buldular.
Taşı ellerine aldılar. Öptüler. Kokladılar. Sonra telefonun kamerasını açarak annelerine gösterdiler.
Teknoloji çağının en acı görüntülerinden biri olmalı bu: Bir anne, yirmi yıldır aradığı oğlunun mezar taşına dokunamıyor; onu bir telefon ekranından seyrediyor.
Çocukları mezarlardaki topraktan birer avuç alıp ona götürdü. Fatime Ana toprağı avuçlarının arasında tuttu. Uzun uzun kokladı.
Çünkü anneler, çocuklarının kokusunu toprağın altında bile arar.
O anda Cûdî, iki bin metre yüksekliğinde bir dağ olmaktan çıktı; seksen sekiz yaşındaki bir kadının avuçlarına sığdı. Strazburg, Sevdîllî, Silopi ve yirmi yıllık bekleyiş bir avuç toprakta buluştu.
Fatime Ülüş, “Oğlumun kokusunu aldım. Artık gönül rahatlığıyla ölebilirim. Benim başım oğlumla dik,” dedi.
Bu sözlerin içinde acı var ama çaresizlik yok.
Fatime Ana, başı eğik bir kurban değildir. Hastalığa, sınırlara, yasaklara ve zamana rağmen oğlunun izinden giden bir hafıza taşıyıcısıdır. Onu yalnızca ağlayan yaşlı bir anne olarak anlatmak, ona yapılacak ikinci haksızlık olur.
Asıl güçsüzlük, seksen sekiz yaşındaki bir kadının mezar aramak için solunum cihazıyla binlerce kilometre gitmesi değildir.
Asıl güçsüzlük; devasa kurumlara sahip bir düzenin, bir anneye yirmi yıl boyunca oğlunun mezarını gösterememesidir.
Barışın mezar taşları
Bugün yeniden barıştan, demokratik çözümden ve toplumsal kardeşlikten söz ediliyor.
Güzel sözler kuruluyor. El sıkışılıyor, komisyonlar konuşuluyor, yeni cümleler deneniyor.
Fakat barışın hakikati yalnızca Meclis koridorlarında anlaşılmaz. Bazen bir dağ yolunda, bazen yıkılmış bir mezarlıkta, bazen de bir annenin avucundaki toprakta sınanır.
Bir anne oğlunun mezarını TikTok’tan öğreniyorsa barış cümlesi henüz tamamlanmamıştır.
Cenazeler ailelerine verilmemişse yüzleşme başlamamıştır. Mezarlıkların yolu annelere kapalıysa siyasal yolların açıldığını söylemek için erkendir.
Barış, yalnızca yaşayanların el sıkışması değildir. Ölülerin hatırasını cezalandırmaktan vazgeçmektir. Ailelerin yas hakkını tanımak, tahrip edilen mezarları onarmak, kimlik ayrımı yapmadan cenazeleri yakınlarına teslim etmek ve geçmişin karanlığına dürüstçe bakabilmektir.
Bir halkın hafızasını mezar taşlarını kırarak silemezsiniz.
Taşı parçalarsınız, isim başka bir yere yazılır. Yolu kapatırsınız, anne karavanla gelir. Dağa çıkmasını engellersiniz, çocukları toprağı avuçlarında ona taşır.
Çünkü iktidarın yolu kapatmaya gücü yeter; insanın evladına duyduğu hasreti durdurmaya yetmez.
Fatime Ülüş büyük bir talepte bulunmadı. Bir makam istemedi. Kimseden ayrıcalık beklemedi. Yalnızca oğlunun mezarına varmak, taşına dokunmak, belki yirmi yıldır içinde tuttuğu birkaç sözü ona söylemek istedi.
Bu kadar sade bir isteğin önüne yirmi yıllık bir engel çıkarılmışsa karşımızda yalnızca kişisel bir dram değil, siyasal bir vicdansızlık vardır.
Belki Fatime Ana, sağlığı ve ömrü elverirse yeniden gelecek. Belki o son kilometreyi de geçecek. Cihan’ın mezarının başına oturup yarım kalan ağıdını tamamlayacak.
Fakat asıl soru onun o yolu geçip geçemeyeceği değildir. Asıl soru, bizim geçip geçemeyeceğimizdir.
Kendi suskunluğumuzu, seçici vicdanımızı, “güvenlik” denildiğinde sormaktan vazgeçtiğimiz soruları aşabilecek miyiz?
Bir ölünün kimliğini annesinin yas hakkından ayırabilecek miyiz? Ve bu topraklarda barıştan söz ederken, mezarların da bu toprağın hukukuna dâhil olduğunu kabul edebilecek miyiz?
Bu haftanın vicdanı, oğlunun peşinden önce Sevdîllî’den Strazburg’a, yıllar sonra Strazburg’dan Cûdî’ye yürüyen Fatime Ülüş’tür.
O, bir mezar ararken yalnızca oğlunun yerini bulmadı; bizi yerimizden edecek kadar ağır bir hakikatin yerini de gösterdi.
Fatime Ana 4 bin 600 kilometreyi geçti. Oğluna kalan son bir kilometreyi geçemedi.
Şimdi o son kilometre, Fatime Ana’nın değil; yüzleşmekten kaçan bu ülkenin önünde duruyor.
