Son zamanlarda iki ateş arasında kaldığımı hissettim.
Bir taraftan, “Zamanında seni dinlediğimiz için Kürtçeyi unuttuk” diyenler. Öbür taraftan, “Türk değilsin, Türkçe söyleme, yazma” diye parmak sallayanlar. Her iki söz de aynı işi yapıyor, insanı yarım bırakmak. Biri dilimi, öbürü kimliğimi elimden almak istiyor. Evet, öfkeli ve hakarete varan zehirli bir dilleri var. Ben ikisini de reddediyorum. Çünkü bir sanatçı olarak benim meselem ayrıştırmak değil, bu toprakların en yakıcı sorunu olan kimlik, dil ve özgürlüğün nasıl bir arada duracağını sorgulamak.
Kürt Olmak, Türkçe ile Kavga Etmek Anlamına Gelmez
Ben Kürdüm. Türkçe ana dilim sayılmaz. Ama hayatla birlikte geldi, benim de dilim oldu. Okulda, mahkemede, karakolda, mahallede bu dille sınandım. Zamanla bu dilde sevdim, ağladım, türkü yaktım. Mahpusu, sürgünü, hasreti bu dilde anlattım. İnkâr etsem yaşadığımı inkâr etmiş olurum.
Klasik olacak ama keşke anadilimi Türkçem kadar bilseydim. Ama bu benim ayıbım olamaz. Anadili okulda yasaklayan, sokakta suç sayan devlet aklının ayıbıdır. Ben o ayıbı telafi etmek için tabu sayıldığı yıllarda Kürtçe söyledim. Gözaltına alındım, yıllarca yargılandım. Bedel ödedim, yine öderim.
Ama Türkçe konuşmak da benim hakkımdır. Dil kimsenin tapusu sayılmaz. Türkçe bin yıllık bir havzadır. Yunus’tan Nâzım’a herkes o havzaya bir damla bıraktı. Ben de bıraktım. “Sen Kürt’sün, girme” diyen akıl, Türkçeye de haksızlık ediyor.
Asimilasyonun Adresi Bellidir
“Seni dinleyip asimile olduk” ithamı canımı yakıyor. Ömrüm asimilasyona karşı mücadeleyle geçti. Hiç kimseye “anadilini bırak” demedim. Her sahnemde, her röportajda anadilin kutsiyetini savundum. Cunta sonrası Kürtçe söyleyen ilk sanatçıyım. Zamanın DGM’lerinde yargılandım, yasaklandım, hapis yattım. Sonraki yıllarda tamamı Kirmanckî olan albüm de yaptım. Suçum buysa suçluyum. Ama şarkı söylediğim için değil, susturulanın sesi olduğum için.
Sizi anadilinizden eden benim türkülerim olamaz. Anadili müfredattan çıkaran, tabelasını indiren, mahkemede tercüman vermeyen düzendi. Asimilasyon bir devlet politikasıydı. Ben o politikanın yarattığı çatlakta çiçek açmaya çalıştım.
Dilin Pasaportu Olmaz
“Türk değilsin, sus” diyenlere sözüm: Dilin ırkı olmaz. Ahmed Arif’in, Yaşar Kemal’in, Yılmaz Güney’in Türkçesi bu toprakların ise benimki neden olmasın?
Bu dile emek verdim. En acılı cümlelerimi, en güzel kelimelerimi ona emanet ettim. Bedel ödedim. Şimdi “bırak” diyorlar, bırakmam. Çünkü bu dil sizin olduğu kadar benim de vatanımdır. Bu vatanda tapu değil, emek geçer.
Biri “Kürt kalmak için Türkçeden nefret et” diyor, öbürü “Türk değilsen sus”. İkisi de aynı derin yanlışın ürünü. Hiç kimsenin milliyetçiliğiyle derdim yok. Ama bu ilkel, bu dar milliyetçi dayatma bizi eksiltmeye çalışıyor.
Ben eksilmeyi değil, çoğalmayı savunuyorum. Kürt olmam Türkçe söylememe engel teşkil etmez. Türkçe söylemem Kürt olmama engel teşkil etmez. Türkçe konuşan çocuğun da anadilini öğrenme hakkı var. Kürtçe konuşan çocuğun da mahkemede kendini savunma hakkı var. Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Ermeni, Laz, Çerkes… Hepimiz aynı göğün altında, aynı adaletle nefes alacağız.
Ülke olarak yeniden umutlandığımız günlerden geçiyoruz. Barışa kapı aralayan tarihi gelişme, tam da bu yüzden çok kıymetlidir. Yıllarca silahın ve inkarın gölgesinde kalan söz, şimdi masaya, meclise, sokağa geri getiriliyor. Barış süreci bir tarafın diğerinden vazgeçmesi anlamına gelmez, iki dilin, iki hafızanın, iki acının yan yana durabilmesidir. İki dilde söylediğimiz kılamlar, türküler, ağıtlar ve marşlar bin yıllık kardeşliğimizin yarasına ve sevincine dokunur, hepimizindir.
Biliyorum ki; bu topraklar ancak çoğalarak iyileşir. Kürtçe bir ninniyle başlayıp Türkçe bir türküyle biten günler için, hep birlikte bir söz verelim: “Kardeşliğimiz, iki ateş arasında kalmasın”.
Ferhat Tunç
