Ferhat Tunç
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bremen’de 47 Yıl Sonra

Bremen’de 47 Yıl Sonra

featured
Bremen’de 47 Yıl Sonra

Ferhat TUNÇ

Bazı fotoğraflar vardır, bakınca konuşur insanla. Arşivimde karşıma çıkan o fotoğraflarlardan biri beni 47 yıl öncesine götürdü. Yıl 1979, Bremen. Bir ev, bir Anne ve iki çocukla birlikte fotoğrafta görünmeyen bir bağlama.

O gün 16 yaşındaydım. Dersim’den ayrıldıktan sonra Frankfurt’ta, uzun yıllar ayrı kaldığım ailemin yanındaydım. Bir süre sonra yolum Bremen’e düştü. Sırtımda bağlamam, dilimde Dersim’in ağıtları vardı. Gurbetin ilk haftalarıydı. Dili bilmeyince sazın diliyle konuşuyor insan. Bir hafta kadar kuzenim Fadime’nin evine sığındım.

Fadime’nin iki göz bebeği vardı. Birinin adı Özgür ve diğeri Özcan.

Özgür daha sazı kucaklayacak boyda değildi. Ama ben mızrabı her elime aldığımda, o minik parmaklar hemen tellerin üstünde gezinirdi. Çalamazdı, zira parmakları yetişmezdi. Ama dinlemeyi benden iyi bilirdi. Gözleri kocaman açılır, kıpırtısız kesilirdi. Çocuklar gürültüyü sever derler. O sessizliği sevdi. Notaların arasına sızan hüznü duydu.

O an değil de yıllar sonra anladım. Bazı insanlar müziği çalarak değil, dinleyerek öğrenir. Beni müzikle buluşturan da böyle bir hikâyeydi. Dedem başta olmak üzere büyüklerimin ağıtlarını, içime sindire sindire yazdım.

Aradan 47 yıl geçti. 47 yıl. Bir insan ömrünün yarısı.

Ve o çocuklar büyüdü. Büyümekle kalmadılar; hikâyemizin devamını kendi sesleriyle sürdürüyorlar. Sevgili “Özgür Cömert” buna en güzel örnek.

“Azadi” ve “Vindi” adında iki albüm çıkardı. Adını duyurduğu sahnelerde kendi türküsünü söylüyor şimdi. Sırtında artık benim bağlamam yok, kendi sazı var. Kendi sesi var. Sevgili eşi Gülistan’la kurdukları yuva bir türkü gibi. Üç evlat, sessiz ve sıcak bir hayat.

Geçen gün Bremen konseri sonrası evlerine konuk olduk. Kapıdan girer girmez 1979’un kokusu geldi burnuma. Sofraya oturduk. Konuştuk, güldük, sustuk. Sofrada 1979’un tadı vardı. Zaman geçmişti ama lezzet aynıydı. Demek ki bazı şeyler yıllara yenilmiyormuş.

Kardeşi Özcan ise başka bir yol çizdi kendine. Müzik yerine Bremen’de devlet memuru oldu. Düzenli, sakin bir hayat. Ama sevgili Özcan’ın da bir kaçışı var. Kaçınca rotası Dersim değil, Alanya. Orada benim de yıllardır hasret kaldığım denize ve güneşe karışıyor. Akdeniz’in mavisiyle gurbetin gri tonlarını dengeliyor. Demek ki herkesin bir sığındığı yer var.

Evdeki sessizliği omuzlayan ise anneleri Fadime. Sevgili kuzenim, eşi Ali Cömert’i kaybettikten sonra dimdik durdu. Kolay mı? Hem anne hem baba olmak. Fırsat buldukça Dersim’e döner. Doğduğu topraklarda, Ali’siyle dertleşir gibi. Toprağa anlatır derdini. Toprak da dinler. Bizim oralarda böyle olur.

Bir de teyzem Beser var. Fadime’nin annesi. “Teyze, anne yarısıdır” derler. Benim için hep öyleydi. Bugün ileri yaşına rağmen aklı duru, diri. Kızları Yeşim, Cevahir ve Asliye’nin yanında, güven içinde. Onlara bakıyor, onlar ona bakıyor. Sağlıklı, uzun ömürler diliyorum.

Şimdi dönüp fotoğrafa bakıyorum. 1979, Bremen. O mutfak, o çocuklar, o görünmeyen bağlama.

47 yılda neler değişmedi ki? Çocuklar büyüdü. Şehirler değişti. Diller, yollar, hayatlar ayrıldı. Ama bir şey kopmadı. O bağ kopmadı.

Fotoğrafta görünmeyen o bağlama hâlâ çalıyor. Hayatla sınana sınana, ama susmadan. Bazen bir telin titreşimi bir ömrü müzik yapmaya yetiyor. Bazen bir haftalık misafirlik, 47 yıllık bir hikâyeye dönüşüyor.

İnsan yaş ilerledikçe anlıyor, miras dediğin para, mal değil. Bir çocuğun gözünde bıraktığın ışıkmış. Bir telde bıraktığın titreşimmiş.

Özgür o titreşimi almış ve büyütmüş. Şimdi binlerce insana ulaştırmaya çalışıyor kendince.

Bremen’den 47 yıl sonra anladım ki; biz göçeriz, ama bıraktıklarımız kalır. Biz susarız, ama sazımız susmaz.

Fotoğraf: 1979, Bremen

Bremen’de 47 Yıl Sonra
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter