Munzur Kültür ve Doğa Festivali, yapılan tüm “boykot” çağrılarına ve kimi provokatif yayınlara rağmen coşkuyla başladı, aynı coşkuyla da sona erdi. Şimdi hepimizin yeniden durup düşünmesi ve samimi bir özeleştiri yapması gerekiyor.
Acılı bir tarihin yükünü omuzlarında taşıyanlar için Dersim üzerine konuşmak zordur. Daha doğrusu bana göre böyle olması gerekir. Çünkü Dersim, ağır bir kıyımın ardından henüz iyileşmemiş, kuşaktan kuşağa taşınmış derin bir travmanın coğrafyasıdır. Bu yüzden toplum kırılgandır; hassasiyetleri fazladır. En küçük bir anlaşmazlık bile kısa sürede büyüyerek derin karşıtlıklara dönüşebiliyor. Bu nedenle Dersim üzerine kurulacak her cümle, bin kez düşünüp bir kez söylemeyi gerektirir.
Bu toplumun bir sanatçısı olarak şunu söylemeliyim ki, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo yalnızca üzücü değil, oldukça kaygı vericidir.
Suçlayıcı dil çözüm üretmiyor. Tam tersine, çözümsüzlüğü büyütüyor, dışarıdan geliştirilen müdahalelere karşı toplumu daha kırılgan hâle getiriyor.
Şuna özellikle dikkat çekmek isterim ki, sosyal medyayı mesken edinmiş, Dersim toplumunda ve vicdanında hiçbir karşılığı bulunmayan bir kesim var. Bu kişiler kendi iç dünyalarıyla da barışık değiller. Mutsuzluklarını gürültüyle bastırmaya çalışıyorlar.
Eleştiri gibi bir dertleri yok. Onların mesleği “itibar suikastçılığı”. İşi gücü bağırıp çağırmak, yaftalamak, ortalığı bulandırmak. Çünkü amaçları düzeltmek değil, yıkmaktır. Birlikte kurulan her şeyi içeriden çürütmektir.
Yine bu kişiler tarafından sosyal medyada saldırı ve linç kampanyalarına maruz kaldığımı da belirtmek isterim. Geçenlerde “festivali boykot” çağrısı yapanlardan birinin hazırladığı bir video önüme düştü. Bana kin ve nefret dolu ithamlarla saldırıyor, hedef gösteriyor. Bununla da yetinmeyip kızımı ve torunlarımı da diline dolamış, zehir saçıyordu. İzlerken onun adına üzüldüm. Yaşını başını almış bir Dersimlinin böylesine hastalıklı bir ruh hâline sürüklenmiş olması gerçekten acıydı.
Ben onurlu ve haysiyetli bir yaşam sürdüm. Sazımla, sözümle o toprakların acısını, direnişini ve umudunu taşımaya çalıştım. Bedel ödedim, hapis yattım, yasaklandım; sekiz yıldır da o topraklardan uzakta, sürgünde yaşıyorum. Ama hiçbir koşulda susmadım. Çünkü bu toprakların dili susarsa, hafızasının kaybolmasından korktum.
Elbette herkes gibi bir sanatçı olarak ben de eleştirilebilirim. Ancak kişilik haklarını hiçe sayan, insan onurunu hedef alan ve itibar suikastçılığına dönüşen bir dil eleştiri değildir. Bu tutum, kime yönelirse yönelsin, bir husumetin ve bastırılmış hezeyanların dışavurumu olmaktan öteye geçmez.
Peki, bizi bu noktaya getiren nedir?
Bence bunun temel nedeni Dersim adına söz kurarken toplumun bağlayıcı ahlaki değerlerinden kopuştur. Diğeri ise, suçlama ile eleştiri arasındaki o ince ama hayati çizginin kaybedilmiş olmasıdır.
Suçlama, kişiyi hedef alır; kimliğini tartışmaya açar. “Sen bizden değilsin,” der. Karşısındakinin yaşamını, emeğini, ödediği bedelleri ve yaşadığı acıları tek cümlede yok sayar. Sözü değil, insanı hedef alır. Gönül kapsını kapatır, köprüleri yıkar; dışlar ve diliyle bugünü zehirler.
Eleştiri ise eylemi hedef alır, sonucu tartışır. “Bu karar Dersim’in suyuna zarar verdi”, “Bu festivali daha iyi yapabiliriz”, “Bu proje halkın derdine derman olmuyor”, “Bu dil bizi ayrıştırıyor, gel birlikte düzeltelim” der. “Sen kötüsün” demez; “Bu yapılan yanlıştı” der. Hesap sorar ama düşmanlaştırmaz. Onarmaya, birlikte yaşamı ve geleceği kurmaya çalışır.
Dersim’in tarihi zaten yeterince acıyla yazıldı. Bizim görevimiz, o acıyı birbirimize karşı bir silaha dönüştürmek olmamalıdır. Bizi en çok yaralayan dışarıdaki tehditler değil, içeride kendi ellerimizle ürettiğimiz bu düşmanlık dilidir.
İşe önce o dili değiştirerek başlamak zorundayız. Çünkü suçlayarak kaybettiğimiz zamanı geri getiremeyiz; ama eleştirerek, konuşarak ve rızalık üreterek Dersim’in geleceğini birlikte kurabiliriz.
