Karakoçan festivali bir “festival” olarak beni çekmiyor; içinde saklı olan ruh çekiyor. Güzel kalabalığın rengi, kokusu çekiyor. Kaygısız ve korkusuz kurduğu cümleler çekiyor. Özellikle de iki şey çok daha fazla çekiyor: Mazlumlardan taşıdığı iz ve dağlardan gelen esinti; o büyüleyici var oluş…
Daha da önemlisi, geçmişi yakın geçmişle buluşturan ve Da Vinci’nin şifresini çözmüş görünen “Şimdi…” Şimdi’nin arkasında kalan saklı gerçeklerin büyüsü…
Güzellemeler sevmem ama bir şeyi hiç unutmam. Belki gurur, belki sevgi, belki özlem, belki bir güç kaynağı, 70’li yıllarda gözaltına alınmış, cemseyle Elazığ’a, 1800 Evlere doğru götürülürken, cemsede nereli olduğumuzu soran asker dayanamamış ve şöyle patlamıştı: “Ulan kimi alıyorsak, kime soruyorsak Karakoçanlı a… koyduğum…”
Bu kimlikli kasabaya dair çok şey hatırlıyorum…
İlk arkadaşlığı, ilk sloganı, ilk yazılamayı, ilk bildiriyi, ilk afişlemeyi, ilk semineri, ilk politik tartışmayı, ilk eğitim çalışmasını, ilk komün evini, ilk kavgayı, ilk boykotu, ilk Newroz’u- 1 Mayıs’ı, ilk yürüyüşü, ilk gösteriyi…
Çoğunlukla yarı göçebe Çingenlerin oturduğu Çingene mahallesinin “talebeleri” bağrına basarak, sabırla aydınlanarak, bir kelebeğin tırtıla dönüşü gibi, kimlik değiştirişini…
Sonra, O, 80’lere doğru ve 80’lerin başlarında iddialı hale gelişleri. Dağ’ın ilk imgelenişi… Yol arkadaşlığının, yoldaşlığa o, muhteşem geçişi… Yerden ayrılmayan o ürkek utangaç bakışların 17’li, 18’li 20’li yaşlarla ileriye, çok ileriye çevrilişi; yeni bir dünyaya umut oluşu…
Karakoçan‘ın kimliği olmuş Mazlum‘ların, Delil’lerin ve daha nicesinin, hayata ve hayatımıza dair kurduğu her cümlenin, yaptığı her tanımın; adlandırmanın Karakoçan’ın ruhu oluşu gibi… Bu cümlelerin, belirlemelerin, tanımların, ad koymaların yarattığı ne varsa bugün burada yaşıyor.
Hissediyorum…
Bu nedenle ne Festival sadece bir festivaldir ne de Karakoçan sadece bir ilçeden ibarettir.
Halklar kadar insanlığın kaderini değiştiren tarihsel olaylar ve karakterler vardır. Ancak her zaman kendi içinde çok şey taşımazlar. Ya da ciddi duygulanımlar, sosyal ve ruhsal şekillenişler yaratamazlar. Bunun için iki şey gerekir: Kültür ve ardıl… Ve her ikisinin sürekliliği…
Bu iki muhteşem değer sadece varoluşların değil aynı zamanda sürdürülebilirliğin de güvencesidir.
Bundandır ki festivaller sadece bir festival değil, ondan öte, yakın tarihin izlerini taşıyan bir kültürel, ruhsal ve insani bir değerdir. Ardıllar kolektifidir.
Karakoçan bir arşivdir, hafızadır, siyasallaşma ve aydınlanma alanıdır. Çingene mahallesine inin, Lise Caddesi’nden Festival alanına doğru yürüyün Coğrafyanın her karışında her zerresinde bundan izler bulabilirsiniz.
Bu hafıza, bu muhteşem yaşanmışlık korunmalı, kaybolmamalıdır.
