İdris Yılmaz
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Haftanın Vicdanı: Ferhat Tepe

Haftanın Vicdanı: Ferhat Tepe

featured

Ferhat’ın Taşıdığı Haber: Hâlâ Kayıp… On dokuz yaşındaki bir muhabirin ardından, otuz üç yıldır kapanmayan dosyaya bakmak

Bir insanın yaşı öldürüldüğü yerde kalır. Takvim ilerler, şehir değişir, gazeteler kapanır, matbaa mürekkebinin kokusu başka makinelere siner; o yine on dokuz yaşındadır. Ferhat Tepe de öyle. Biz otuz üç yıl yaşlandık. O, Bitlis’in bir sokağında elinde haber notlarıyla duran genç bir muhabir olarak kaldı.

On dokuz yaş, insanın hayata daha yeni cümle kurduğu yaştır. Ferhat o yaşta Özgür Gündem’in Bitlis muhabiriydi. Üniversite sınavına hazırlanıyor, bir yandan da ağır hak ihlallerinin ortasında haber yapıyordu. Babası İshak Tepe’nin yıllar sonra anlattığına göre herkesin korktuğu bir zamanda gazeteciliğe cesaret etmişti. Bu cümlede oğluyla övünen bir babanın sesi kadar, yaklaşan felaketi çok geç duymuş bir memleketin uğultusu da var.

Ferhat’ın hikâyesi, “geçmişte kalmış bir faili meçhul” değildir. Devletin ve yargının önüne defalarca konduğu hâlde aydınlatılmayan bir dosyanın bugüne taşınmış hâlidir.

Sokağın ortasında kaybolan bir genç

28 Temmuz 1993 günü Ferhat, Bitlis şehir merkezinde silahlı ve telsizli üç kişi tarafından zorla götürüldü. Olayın tanıkları vardı. Ailesi kapı kapı dolaştı; çalıştığı gazete başvurular yaptı. İlgili kurumların cevabı değişmedi: Gözaltına alınmamıştı. Bürokrasi açısından mesele basitti. Kayıt yoksa insan da yoktu. Oysa bir anne için kayıt, çocuğunun akşam eve dönmemesiydi. Bir baba için kayıt, her çalan telefonda duyduğu sesti.

Kaçırılmanın ardından aileyi arayan kişi, Türk İntikam Tugayı adına konuştuğunu söyledi; Ferhat’ın serbest bırakılması karşılığında baba İshak Tepe’nin DEP Bitlis İl Başkanlığı görevinden ayrılmasını ve para ödemesini istedi. İshak Tepe, telefondaki sesi daha önce kendisini tehdit ettiğini belirttiği dönemin Tatvan Tugay Komutanı Korkmaz Tağma’nın sesine benzettiğini açıkladı. Bunlar ailenin kamuoyuna ve yargı makamlarına taşıdığı ciddi iddialardı. Ne var ki iddiaların ağırlığıyla soruşturmanın gayreti hiçbir zaman birbirine denk düşmedi.

Ferhat’ın bedeni 4 Ağustos’ta Hazar Gölü kıyısında bulundu. Elazığ’da “meçhul kişi” olarak toprağa verildi. Ailesi ona ancak günler sonra, bir mezarlıkta ulaşabildi. İnsan bir kez kaçırılmıştı; adı silinip kimsesizler mezarlığına gömülünce ikinci kez kaybedildi.

Bir gazetecinin adını mezar taşından silmek, yaptığı haberleri de sahipsiz bırakmak demektir. Fakat hakikat, üzerine “meçhul” yazılınca meçhul olmaz.

Yüzme bilmeyen gencin “boğulma” kaydı

Resmî anlatıda Ferhat’ın Hazar Gölü’ne yüzmeye gittiği, yüzme bilmediği için boğulduğu yazıldı. Bu cümle, dosyanın en soğuk yeridir. Çünkü bazen bir kayıt, gerçeği açıklamak için değil, gerçeğin üstünü örtmek için tutulur. Bir insanın neden dört yüz kilometre uzakta bulunduğunu, bedenindeki darp izlerini, kaçırılma tanıklarını ve ailesine gelen tehdit telefonlarını yan yana getirmeyen kayıt; yalnızca kâğıdı doldurur, vicdanı değil.

Uluslararası Af Örgütü’nün 11 Ağustos 1993 tarihli acil eylem güncellemesi, bedenin Hazar Gölü’nde bulunduğunu, fotoğrafları bulunmasına rağmen “kimliği belirsiz” diye gömüldüğünü ve mezar açıldığında boyun çevresinde morluklarla vücutta darp izleri bildirildiğini kayda geçirdi. Sonraki yıllarda Ferhat’ı Diyarbakır Jandarma Alay Komutanlığı’nda işkenceli sorguda gördüklerini söyleyen tanık anlatımları da dosyaya girdi. Buna rağmen hiçbir fail bir mahkemenin karşısına çıkarılmadı.

Burada öfkeyle hüküm dağıtmak kolaydır. Gazetecinin işi ise öfkeyi belgenin önüne geçirmek değil, belgenin susturulmasına izin vermemektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de failin kimliği konusunda “makul şüphenin ötesinde” bir tespit kurmadı. Fakat Türkiye’nin etkili ve yeterli bir soruşturma yürütmediğini; yaşam hakkının usul boyutuyla etkili başvuru hakkını ihlal ettiğini saptadı. Tepe/Türkiye kararı 9 Mayıs 2003’te verildi. Mahkeme, aileye tazminat ödenmesine hükmetti. Para ödendi; hakikat ödenmedi.

Bir mahkeme ihlal kararı verdiğinde dosya kapanmış sayılmaz. Tam tersine, soruşturulmayan her delil ve sorulmayan her soru yeniden kapıya gelir.

İki yüksek mahkeme, bir kapalı kapı

Yıllar sonra Anayasa Mahkemesi de dosyaya baktı. 16 Haziran 2016 tarihli kararında savcılığın olayı aydınlatacak adımları atmadığını, delillerin toplanmasında gereken özeni göstermediğini ve soruşturmanın sürüncemede bırakıldığını belirledi; etkili soruşturma yükümlülüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Fakat zamanaşımı değerlendirmesi, yeniden etkili bir ceza soruşturmasının yolunu açmadı.

Böylece tuhaf bir adalet manzarası ortaya çıktı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “etkili soruşturma yok” dedi. Anayasa Mahkemesi “etkili soruşturma yok” dedi. Dosyanın kendisi de yıllardır aynı şeyi söylüyordu. Yine de mahkeme salonunda sanık sandalyesi boş kaldı. Hukuk ihlali tanıdı, fakat ihlalin ardındaki insanlara ulaşamadı.

Cezasızlık yalnızca failin cezalandırılmaması değildir. Soruşturmanın geciktirilmesi, delilin zamanında toplanmaması, tanığın yalnız bırakılması, dosyanın kurumlar arasında dolaştırılması ve sonunda takvimin fail lehine çalıştırılmasıdır. Zamanaşımı burada masum bir saat değildir; yıllarca kurulmadığı için susmuş bir saatin, dosyayı kapatacağı gün aniden çalıştırılmasıdır.

Adaletin gecikmesi kimi dosyalarda aksaklık değil, yönteme dönüşür. Önce hakikat bekletilir; sonra da fazla beklediği söylenerek kapının dışında bırakılır.

Bir annenin tuttuğu açık dosya

18 Temmuz 2026’da Cumartesi Anneleri/İnsanları, 1112’nci haftada Ferhat Tepe için Galatasaray Meydanı’ndaydı. Otuz üç yıl sonra annesi Zübeyde Tepe de oradaydı. Eşi İshak Tepe yaşamını yitirmişti; onun adalet arayışını şimdi anne sürdürüyordu. “Biz sağ oldukça bu davanın takipçisiyiz” dedi. Bu söz, bir annenin oğluna verdiği söz olduğu kadar yargıya tutulmuş kısa bir tutanaktır.

Devlet arşivleri kalın klasörler tutar. Annelerin arşivi daha sadedir: bir fotoğraf, son görüldüğü gün, çalmayan kapı ve cevapsız bırakılan bir soru. Klasörlerin kapağı kapanabilir; o arşiv kapanmaz. Cumartesi Anneleri’nin her hafta meydana taşıdığı şey yalnızca yas değildir. Devletin unutturmaya çalıştığı yerde toplumun hafızasını diri tutan ısrardır.

Ferhat’ın annesi meydana çıktığında biz gazetecilere de bakıyor. “Oğlumu yazın” demekten fazlasını söylüyor: Yarım kalan haberi tamamlayın. Çünkü Ferhat’ın dosyası yalnızca onun nasıl öldürüldüğü sorusundan ibaret değildir. Neyi gördüğü, neyi yazdığı ve hangi korku ikliminde gazetecilik yaptığı da bu dosyanın parçasıdır.

Annelerin taşıdığı fotoğraflar, bu ülkenin tamamlanmamış iddianameleridir.

Bir gazeteciden başka bir gazeteciye

Ferhat, senden sonra gazetecilik çok değişti. Kasetler küçüldü, kameralar hafifledi, haber saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna varıyor. Fakat hakikatin başına gelenler tuhaf biçimde aynı kaldı. Gazeteci gözaltına alınıyor, haber “suç delili” sayılıyor, kaynakla görüşmek ilişki diye yazılıyor, bir dosyayı takip etmek dosyanın tarafı olmakla karıştırılıyor. Teknoloji hızlandı; adalet aynı yerde bekliyor.

Ben de sahada kameranın kırılmasının, yüzüne biber gazı sıkılmasının, haber görüntüsünün suç muamelesi görmesinin ne demek olduğunu bilirim. Fakat senin on dokuz yaşında ödediğin bedelin yanında bu tanıklık, insanın sesini alçaltıyor. Sana kahramanlık hikâyesi yazmak istemiyorum. Çünkü kahramanlık sözü, bazen öldürülen gencin gündelik hayatını örter. Sen üniversiteye hazırlanıyordun. Eve dönmek, arkadaşlarınla gülmek, yeni bir haberin peşine düşmek istiyordun. Seni yalnızca ölümünle değil, yaşayamadığın hayatla da hatırlamak gerekir.

Gazetecileri öldüren, kaybeden ya da susturan düzenlerin ortak bir hesabı vardır: Tanık ortadan kalkınca olayın da kaybolacağını sanırlar. Oysa gazetecilik, tek kişinin cebinde taşınan bir sır değildir. Bir muhabir düşerse not defteri başka bir ele geçer. Bir gazete kapatılırsa cümle başka bir sayfada belirir. Bir fotoğraf yırtılırsa anne onu yeniden bastırır.

Ferhat’ın taşıdığı haber hâlâ kayıp değildir aslında. O haber, onu arayan ailenin sesinde, Galatasaray Meydanı’ndaki karanfillerde ve dosyayı yeniden açan her gazetecinin cümlesinde dolaşıyor.

Haftanın vicdanı

Bu hafta vicdanın adı Ferhat Tepe’dir. Çünkü on dokuz yaşındaki bir muhabirin öldürülmesinden daha ağır olan şey, otuz üç yıl boyunca gerçeğin ortaya çıkarılmamasıdır. Çünkü iki yüksek mahkemenin belirlediği soruşturma eksikliklerine rağmen sorumluların yargı önüne çıkarılmaması, geçmişin değil bugünün meselesidir. Çünkü zamanaşımı, insanlığa karşı işlendiği ileri sürülen ağır suçlarda hakikatin mezar taşı olamaz.

Ferhat için adalet istemek yalnızca ailesine borç değildir. Haber alma hakkımıza, hafızamıza ve bu ülkede hâlâ kalem tutan herkese karşı sorumluluktur. Bir gazetecinin öldürüldüğü yerde toplumun gözüne perde iner. O perdeyi kaldırmak da başka gazetecilerin, hukukçuların, hak savunucularının ve susmayı reddeden yurttaşların işidir.

Otuz üç yıl sonra sorumuz hâlâ kısa: Ferhat Tepe’yi kimler kaçırdı, kimler öldürdü, deliller neden zamanında toplanmadı ve bu cezasızlığın sorumluluğunu kim üstlenecek? Bu sorular cevaplanıncaya kadar dosya kapanmış sayılamaz. Bir kâğıdın üzerine “zamanaşımı” yazmak, bir annenin bekleyişini sona erdirmez.

Ferhat on dokuz yaşında kaldı. Fakat onun yarım bırakılan cümlesi büyüdü. Şimdi o cümleyi tamamlamak, hepimizin vicdan borcudur.

Haftanın Vicdanı: Ferhat Tepe
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter