escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Rojhat Levent ÖZGÖKÇE
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Felsefe
  4. Bir Kürt Aydınının Özeleştirisi; Aydın Ve İktidar İlişkisi Üzerine Bir Deneme (2)

Bir Kürt Aydınının Özeleştirisi; Aydın Ve İktidar İlişkisi Üzerine Bir Deneme (2)

Bir Kürt Aydınının Özeleştirisi; Aydın Ve İktidar İlişkisi Üzerine Bir Deneme (2)
Psychology and mindset, deep mind thinking or mental health diagnose, intelligence brain or depression, emotion or cognitive concept, detective man climb up to human brain investigating problem.

Bölüm 2: Kürt Aydını ve Eleştirel Duruş

Kürt aydını, tarihsel olarak ezilen bir halkın sesi olma sorumluluğunu taşırken, barış ve demokrasi süreçlerinde kritik bir rol üstlenmelidir. Barış, yalnızca çatışmasızlık hali değil, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün toplumsal yaşamda somutlaşmasıdır; demokrasi ise, halkın kendi kaderini tayin hakkını kullanabildiği, çoğulcu bir yaşamın inşa edildiği bir süreçtir. Aydın, bu süreçlerde ne iktidarın ne de karşı hegemonyanın gölgesine sığınarak değil, bağımsız ve eleştirel bir duruşla hareket etmelidir. Türkiye’nin Kürt meselesinde yaşadığı çözüm süreçleri (örneğin, 2013-2015 dönemi) ve sonrasında kesintiye uğrayan barış girişimleri, aydınların hem iktidar hem de muhalif otoriteler karşısındaki tutumlarının sınandığı bir laboratuvar olmuştur. Kürt aydını, bu süreçlerde halkın özlemlerini dile getirirken, söylemini yalnızca bir tarafın politik ajandasına hizalamak yerine, evrensel insan hakları ve demokratik ilkeler çerçevesinde şekillendirmelidir. 

Aydın, barış sürecinde bir arabulucu veya yalnızca bir destekleyici değil, aynı zamanda bir sorgulayıcı olmalıdır. Örneğin, çözüm sürecinde bazı aydınların, eleştirel mesafeyi koruyamayıp siyasi aktörlerin söylemlerine eklemlenmesi, sürecin kırılganlığını artıran bir faktör olmuştur. Aydın, barışın sürdürülebilirliği için halkın güvenini kazanmak, farklı toplumsal kesimler arasında diyalog köprüleri kurmak ve otoriter eğilimlere karşı demokratik değerleri savunmak zorundadır. Bu, kimi zaman yalnız bir ses olmayı, kimi zaman da toplumsal hareketlerle dayanışmayı gerektirir. Demokrasi sürecinde ise aydın, kurumların halkın iradesini yansıtmasını sağlamak, otoriter yapıların demokratik örtü altında gizlenmesini ifşa etmek ve çoğulculuğu güçlendirmekle yükümlüdür. Kürt aydını, bu bağlamda, hem kendi toplumunun hem de Türkiye toplumunun demokratik bilincini yükseltmek için çalışmalıdır. 

Barış ve demokrasi süreçlerinde aydın, Edward Said’in vurguladığı gibi, “müşterek bir ideal” için halkın özlemleriyle birleştiğinde etkili olur. Ancak bu birleşme, eleştirel düşünceden ödün vermeden gerçekleşmelidir. Kürt aydınının, barış ve demokrasi mücadelesinde, kişisel konfor alanlarını terk ederek, otoriteye biat yerine eleştirel bir duruşu benimsemesi, hem kendi toplumunun hem de tüm insanlığın vicdanına karşı bir borçtur. Buradaki eleştirel duruştan kasıt halkların özlemini duyduğu barış inşası sürecinin esasına ilişkin bazı Kemalist olduğunu iddia eden popülist teknokratların savaşı kışkırtan açıklamaları ve tutumu değil elbet. Çünkü bu rol, sadece söylem üretmekle sınırlı kalmaz; aynı zamanda, halkın özgürlük, adalet ve barış taleplerini somut pratiklere dönüştürmek için çaba göstermeyi de içerir. 

Kürt aydınının da otoriteye karşı politik bir tavır ortaya koyarken nasıl bir politik konum ve eyleyiş içerisinde olduğu tartışılmalıdır. Elbette düşünme edimine sahip tür olmanın gereği, kişinin aydın bile olsa politik tercihleri olacaktır. Fakat burada sorun olan otoriteye başkaldırırken “karşı hegemonya” ya biat şeklinde bir eğilimin ağır basması ve özgür eleştiri yapabilme eleştiri yaparak güçlendirme yerine kişisel konfor alanı oluşturarak aydın onurunu koltuğa tercih etmektir. Burada “halkımıza borcumuzu ödüyoruz, bunun neresi kötü” şeklindeki homurtulu itirazları duyar gibiyim. Aydın ın öznelliği kendini politik duruma uydurmak uyarlamak değil kendini incelemek-dönüştürmek gerekirse tam da borçlu olduğu halk için kendini bile VİCDANINA terk etmek olmalı. Toplumun buyurduğu koşullar da bile toplumun sağladığı araçlarla ulaşılabilen koltuklar kişisel çıkar içerir. Burada koltuk borç ödetmez bilakis daha çok borca batık hale getirir.

Eleştirilerin dozu arttıkça Müslüm Yücel’e yönelik eleştiri adı altında takınılan tavrın ötesinde bir söylemin olacağının bilincindeyim. Tabii olarak gerçek anlamda halk kaygısı güdüp öyle yaşayanlarca değil daha çok orta sınıfın “temsili” entelektüellerinin benzer refleksleri olacaktır. Bu hakikati maniple etme ifade etmeme şeklinde bir oto sansüre (temsil ettiğim kuşak gereği) yol açmaz açmayacak. Marx ; “Eleştiri, insan herhangi bir düşlem ya da teselli olmadan zincir taksın diye değil zinciri kopartıp canlı çiçekleri toplasın diye, düş-gücü çiçeğini zincirlerinden koparmıştır” der.

Aydın kürdün mütemadiyen bir toplumsal analiz eyleyiş içerisinde olması gerekir. Koltuk-iktidar için toplumsal analizi sloganlara, anlık reflekslere indirgemek “nasıl olsa benim yerime toplumsal analiz politika üretimi benliğini bedenini-yaşamını ortaya koymuşlar ca yapılıyor” kolaycılığıdır. Ki dikkat edilirse toplumsal liderlik konumunda olup söylem üretenlerin söylemini “son söylem” olarak kabul şeklinde bir “aydın” duruşu egemendir. Aristo; “yalnızca doğruyu söylemek değil, yanlışın nedenini de göstermek gerekiyor” der. Bu açıdan baktığımızda maalesef ortaya çıkan resimden algıladığımız önderlik sel söylemin kabulü daha önceki söylemlerin aşılmış olmasından kaynaklı değil unutulmuş ve bilinmemiş olmasından kaynaklıdır. Hatta şunu da ifade edebilirim; yeni bir söylem üretme şöyle dursun “önderlik algısı” olarak koltuk yarışlarında münazara çocukları misali methiyeler dizilen tarihsel öznelliğin söylemi ve ideolojik felsefi algısı ve bu algının somutlaştığı dışa vurumu niteliğindeki kaynaklar bile incelenmiş değildir. Sonuç belekten yoksunlaşma, nesnelliğin yitirilmesi ve ilk fırtına da tarafsızlık. Sisteme karşı sadece pozisyonunu korumaktan öteye gidememe yani değişimsiz değişim. Burada nesnel olmak ve tarafsız olmak asla birbirine karıştırılmamalı. 

Buradan çıkarılacak sonuç aydın olma iddiasındaki bireylerin kurumsal ilişkilerden tamamen yalıtılması değil elbet. Kurumların mikro iktidar aygıtı olmasının engellenmesi karşıtlık diyalektiğindeki gerçek özüne kavuşturulmasının esas alınmasıdır. Uygulamada olan maalesef aydın yarı aydın kişiliğin aydın despotizmi yani sistem içi entelektüel nasıl ki kafa emeğini tiranlığa harcıyor tiranlığın yeniden üretim mekanizmasına dönüştürüyorsa Foucault’un deyimi ile iktidarın kurumlarda yoğunlaşması ve kurumların birer despotizme dönüşmesine yol açmasından ibarettir. 

Sistemin içinde sistemin belirlediği kodladığı bio-politik yaşam alanında tiranlığa karşı duruş toplumsal özgürlük ulusal kurtuluş ya da güncel kavrayış ile “demokratik ulusun inşası” kolay değildir. Bilinenin aksine sistem içi sosyal yaşamın her köşesi Homeros’un ünlü destanı olan “Odessia” da Odyyssieus’un “İthaka” yolculuğunda onu ölüme-çürümeye çağıran sirenlerle doludur. Bu bir ‘bar’ dır kimi zaman, kimi zaman bir kıraathane, bir bilgisayar ekranı ve yahut sürekli cepte taşınan bir telefon. Aydın ın bu sirenlere kulak kapatıp toplumsal kurtuluşu özgürlüğü vaaz ettiği durumda da yine zorluklar bitmemekte. Odyssiea destanında geçen; Kirke’nin laneti nedeniyle domuza dönüşen gemicilerin bu yeni durumdan hoşnut kaldıkları, Odyyssieus’un büyüyü bozup onları “özgür kılmak” için yaptığı her şeye karşı çıktıkları rivayet edilir. Odyyssieus onları bu lanetten kurtaracak büyülü otlar bulduğunu söylediğinde gemiciler artlarına bakmadan kaçarlar. Odyyssieus gemicilerden birini yakalar ve büyülü otu üzerine sürer domuzun sırt kılları dökülür ve Elpenoros adlı bir gemici ortaya çıkar. Azad edilmiş Elpenoros insanlaşmış olmaktan hiç mi hiç memnun değildir. Kurtarıcısı olan Odyyssieus’a öfke ile saldırır. “Yine mi sen? Yine mi her türlü tehlikeye atılalım? Yine mi düşünelim kararlar alalım? Oysa ne kadar da mutluydum güneşin altında uyuşuk uyuşuk yatıyordum, canımın istediği gibi homurdanıp böğürüyordum” şeklinde yakınır. 

Aydın ın en temel değeri olan özgürlüğü, uğruna mücadele etmeye değer bir hedefe dönüştürmek zordur. Ki toplumumuz hala Elpenoros’ larla doludur. Zordur haklısınız. Kapitalist modernitenin eğlence endüstrisinin zemin sunduğu kolektif uyuşukluktan arınmak ve özgürlüğü vaaz etmek zordur. Ve fakat sistem karşıtı kurumsal yapıların temel işlevlerinden biri de bu değil mi? Burada toplumsal gerçeklik diye itiraz edenler var homurtular buraya kadar geliyor taş ve şişe sesleri arasından. Gramsci, gerçekliği; “öznenin nesneler üzerindeki etkisi” olarak tanımlıyor. Toplumsal yaşamda nesneleşip yabancılaşıp özgürlüğe özne oluşa direnç olması haklı bir gerekçe olsaydı 50 yıl önce 3-5 talebe hiçbir şey yokken her şey bitmişken özgürlüğü toplumsal bir tutkuya dönüştürmeye kalkışırlar mıydı? 

Kürt aydınları olarak bizler o kadar sirenlerin uğultusuna kapılmışız ki dayanışma yerine kişisel çıkarları merkeze alan keskin bir rekabet halindeyiz. Yurdumuzu seviyoruz (?) ama insanını sevmeyecek kadar keskin bir rekabet halindeyiz. İktidar nedir? Nasıl bir tiranlık inşasıyla karşı karşıyayız? İktidar sahiplerinin totaliter bir tiranlık inşa ederken halkı hakikatin öznelerini iktidarın olası hamlelerine karşı tahminlerimizle bile olsa aydınlatıyor muyuz? Yoksa kendimizle de uğraştırıp salt yoğun bir pratik içerisinde ayaklarının ucunu görebiliyorken az öteyi de görmelerini engelliyor muyuz? 

Yerel iktidar alanlarına sahip olma sürecinde aydınların rolü azımsanmayacak düzeydedir. Fakat yerel iktidar alanları centralized vesayetten kurtulmamış kamusal alan olduğu gerçeği göz ardı edilirse “yurttaşlık” kavrayışı bio-politik öznelliğe tercih edilir ise, özerklik için gereken halk desteğinin kaynakların kamusal tiranlıktan kendini yöneten kaynaklara evirilmesi ihtimali şimdiye kadar olduğundan daha uzak bir olasılığa dönüşür. İktidar olgusu ile hesaplaşmamış bir aydın çoğunluğu ve tavrı olmadan özerk bir toplum olmaz. Bu hesaplaşma olmadan kurumsal yetkilerde yaratıcılığın esas alındığı koordinasyon misyonu değil çok ihtiyaç duyulan fakat sahip olunmayan despotik hiyerarşik bir yetkiden öteye gidilemez. Dolayısıyla bu durumda kurumlar öz inşa ile birlikte toplumsal inşanın pratik alanı değil kişisel nüfuzun artırıldığı bir alan olma özelliklerinin baskın olduğu karşıtıyla uzlaşma alanı bile değil karşıtına dönüşme alanı olması kaçınılmaz olur. Bu durumdaki aydının sıradan esnek ve konforlu bir koltuk sahibi olması tiranlık için hangi düzeyde bir tehlike oluşturabilir ki? 

Burada aydın kimliğine sahip kişilerin kurumsal ilişkilerden uzak olması gibi bir anlam ya da yorum ortaya çıkarılmamalıdır. Mesele, kurumsal ilişkilerde olma-olmama değil, nasıl olunup olunmadığıdır. Aydın konumlanırken kurumsal ilişkiler içerisinde olmayı tercih ederken de nesnel bir görüşe sahip olma daha genel toplumsal çıkarları önceleyecek şekilde bağımsız hareket edebilme yetilerine sahip olmalıdır. Düşünmekten-eleştirmekten korkmamalıdır. Biz ler kendimizi sistem muhalifi olarak konumlandırırken nesnel görüşümüzü maalesef kaybetmiş imtiyazcı seçkinci bir zümreye dönüşmüş durumdayız. Kant; “Toplumun yeniden yapılandırılması ile devletin kurumların yeniden yapılandırılması arasında bir çelişki varsa ya paradigma toplum tarafından anlaşılmamış ya da kurumlar paradigmaya göre dizayn edilmemiştir” der. 

Devamı yarın…

Bir Kürt Aydınının Özeleştirisi; Aydın Ve İktidar İlişkisi Üzerine Bir Deneme (2)
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir