Antonio Negri’nin Marksist yaklaşımı, klasik sınıf mücadelesini aşan biyopolitik bir üretim anlayışına dayanır. “İmparatorluk”, küresel sermaye ağlarını; “Çokluk”, bu ağlara karşı yatay, çoğul ve özerk direniş–üretim güçlerini; “Ortaklık” ise çokluğun yaratacağı yeni komünal formları anlatır. Türkiye’deki Kürt barış süreci ile CHP’nin İmralı reddi, tam da bu geçişin sancılarını yansıtır. İlan edilmiş ama inşa edilememiş bir cumhuriyetin disiplin aygıtı, çokluğun biyopolitik özgürlük talepleri karşısında tükenmektedir.
2025 Kasım’ında TBMM’nin kurduğu “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan’la görüşme kararı, AKP, MHP ve DEM Parti’nin katılımıyla hayata geçti. CHP ise heyete katılmayı reddetti. Parti yönetimi bu kararı “siyasi tutarlılık”la gerekçelendirdi; ancak birçok Kemalist ve sol-liberal aydın CHP’yi sert şekilde eleştirdi: “Barış fırsatını yine ulusalcı reflekslerle heba ettiniz.”
Neo-Marksist perspektiften bakıldığında, bu reddediş, Kemalist solun İmparatorluk çağındaki tarihsel trajedisidir.
Kemalizm’in Sınıfsal Kökleri ve Solun Çelişkisi
Hikmet Kıvılcımlı, yarım yüzyıl önce bu trajediyi şöyle tanımlamıştı: “Kemalizm, Türkiye burjuvazisinin en geri, en korkak kısmının ideolojisidir; proletaryaya ve ezilen milletlere karşı burjuvazinin ihtiyat kuvvetidir: milliyetçiliktir.”
CHP, 1923’te ilan edilen ama halkların çokluğuna hiçbir zaman açılmayan cumhuriyetin hayaletini korumayı sürdürüyor. Kürt hareketinin temsil ettiği kadın devrimcileri, ekolojistleri, Alevi emekçileri ve direnişçilerden oluşan çokluğu, eski disiplin mekanizmaları içinde tutmaya çalışıyor.
İbrahim Kaypakkaya ise 1972’de bu temel gerçeği bir cümlede özetlemişti: “Kemalizm, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarının açık diktatörlüğüdür; Kürt ulusuna karşı en şoven, en kanlı, en gerici diktatörlüktür.”
Negri’nin “çokluk” kavramı tek bir kimliğe indirgenemez; sürekli kendini yeniden üreten bir biyopolitik güçtür. İmralı görüşmeleri, demokratik konfederalizmin ortaklık projelerini müzakere etmek için önemli bir fırsattı. CHP’nin reddi ise bu imkânı ulusalcı disipline feda etti.
2013–2015 Çözüm Süreci’nde barışı “bölünme” olarak gören Kemalist zihniyet de aynı kaynaktan besleniyordu. Ulus-devlet, proletaryanın ve ezilen ulusların sınırları aşan birliğini tehdit eder. Kaypakkaya’nın tespiti hâlâ canlıdır: “Kemalizm faşizmin Türkiye’ye özgü bir biçimidir.”
İmparatorluk, Disiplin Toplumu ve Tarihsel Zincir
Bugün İmparatorluk ulusal çatışmaları kendi çıkarına göre yönetiyor. Kemalist sol ise hâlâ bu çatışmaların bekçisi olmayı seçiyor. CHP’nin “sol” olduğu iddiası, Türkiye devrimci hareketinin tarihsel hafızasında hiçbir zaman gerçek bir karşılık bulmadı.
1960’lardan bu yana sol adına en tutarlı iki bakış olan Kıvılcımlı ve Kaypakkaya, Kemalizm’i –ve onun siyasal taşıyıcısı CHP’yi– burjuvazinin ideolojisi ve aracı olarak mahkûm ettiler. Onların eleştirileri bugün hâlâ geçerli; çünkü CHP’nin bugünkü İmralı reddi de 1970’lerdeki darbe desteği de 1930’lardaki tek parti faşizmi de aynı ulusal–sınıfsal baskı zincirinin halkalarıdır.
Gerçek sol ne zaman Kemalizm’le arasına kesin bir çizgi çektiyse güçlendi; ne zaman “Kemalist sol” maskesi taktıysa çokluğu ezdi ve kendi mezarını kazdı.
Bu baskı zinciri yeni değil; 1980 darbesiyle zirveye çıkmıştı. 12 Eylül, Atatürkçülük ve “vatan–millet” retoriğiyle meşrulaştırıldı.
Kıvılcımlı’nın uyarısı hâlâ kulaklarımızdadır: “Türkiye’de faşizm Atatürkçülük maskesi altında gelecek ve gelecektir.”
Darbe, sol hareketleri ezdi, sendikaları dağıttı, Kürt ve Alevi çokluğunu zindanlara hapsetti. Böylece disiplin toplumunun krizi kontrol toplumuna evirildi ve küresel sermayenin Türkiye’ye girişinin önü açıldı. Negri’nin diliyle söyleyelim: Kemalist duruş burada İmparatorluk’un yerel muhafızı hâline geldi.
Bu baskının somut izleri tarihsel katliamlarda görülür:
- 1921 – Mustafa Suphiler’in Karadeniz’de boğulması: Enternasyonalist çokluğa karşı ilk büyük katliam.
- Nazım Hikmet’in 17 yıl hapsedilmesi: Şiirin üretimini disipline etme çabası.
- Dersim (1937–38), Maraş (1978), Sivas (1993), Roboski (2011) …
Kaypakkaya’nın tanımıyla: “Dersim, Kemalist faşizmin Kürt ulusuna karşı uyguladığı tam bir jenosittir.”
1980 darbesi ise bu zincirin neoliberal halkasıydı. İlan edilmiş ama inşa edilememiş cumhuriyet, 1982 Anayasası’yla otoriter bir kontrol toplumuna dönüştü.
Çokluğun Ufku İmralı Kapılarını Zorluyor
CHP’nin İmralı reddi, Negriyen bir okumayla değerlendirildiğinde, eski disiplin düzeninin çöküşüdür. Kıvılcımlı’nın 50 yıl önceki hükmü bugün neredeyse bire bir doğrulanmış durumdadır.
Kemalizm’in hakikat ve gerçek sol değerlerle güncellenebilir bir ideoloji olup olmadığı meçhuldür; ancak çokluk, onu fiilen aşmış ve etkisizleştirmiştir.
Çokluk devrim yapmaz; çokluk zaten devrimdir. Rojava’da, Gezi’de, Cumartesi Anneleri’nin inatçı ortaklığında…
İlan edilmiş ama inşa edilememiş cumhuriyet, çokluğun ellerinde yeniden doğmaya hazırlanıyor. Ve bugün İmralı kapıları, barışa olduğu kadar çokluğun devrimci ortaklık ufkuna da açılıyor.
