Son günlerde medyada Gülistan Doku’nun öyküsüne dair haberlerin yarattığı dehşet duygusu, herhalde benzer sayısız deneyimlere dair hatıraları da harekete geçirmiştir. Zira ve ne yazık ki Dersim’in kahırlı coğrafyası bu toplumsal dehşetin sayılamayacak kadar örneğine tanıklık etmiştir. Hemen hepsinde devletin verdiği ‘yetkiyi’, bir iktidar ve sindirme aracı olarak kullanan ‘kamu görevlileri’ vardır. Gülistan Doku, onların gerçekleştirdiği bu kıyım serisinin kaçıncı örneğidir, bilmiyoruz.
‘Kayıp’ diye sunulan bu cinayete dair soruşturmada, dönemin Tunceli Valisinin adı geçtiğinde muhatap kaldığım bir vak’ayı hatırladım. 2019 yılı yerel seçimlerinden bir kaç hafta sonraydı. Dersim’deydim. O dönem Danışma Kurulu üyesi olduğum ve adı ‘Dersim’ olan müzenin son hazırlıklarıyla meşguldük. Şimdi karışık işleri deşifre olan şehrin valisini ilk kez o zaman, aralarında müze görevlilerinin de bulunduğu 15-20 kişilik bir ortamda görmüştüm. Valilik makamı sanki bir kıraathane gibiydi. Kendisi sürekli konuşuyor ve dinleyenlerden genellikle ‘onay’ alıyordu. Nedendir bilinmez ama konu seçilmiş Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu idi. Vali, o an orada olmayan Maçoğlu’na açıkça küfür edince ben de tepki göstermiştim. Herkesin ‘elbette sayın Valim’ dediği bir ortamda, benim tepkim ile ortam gerilmiş, gözlerimin içine bakarak “terörle iltisakı olanları tespit ettiğimiz yerde indiriyoruz, artık öyle yargı mahkeme yok” diye alenen tehdit etmişti. ‘Terör’, ‘iltisak’, ‘indirme’ gibi sözcüklerin içeriğine dair de yetkiliydi sanki. Asla unutamayacağım korkunç, tehdit edici bir andı.
Şimdi Gülistan Doku’ya göz göre göre nasıl kıyıldığını ve nasıl pervasız biçimde bir başka mizansenle gizlendiğini okuyunca yeniden o günleri hatırladım. İlk aklıma gelen ise bu dehşetin görünmez sınırları oldu. Bu topraklarda kim bilir kaç Gülistan’ın böyle faili meçhul ya da aleni öyküsü var, sayısını bilmiyoruz ama çok fazla olduğuna eminiz. Selman Yeşilgöz’ün yakınlarda yayınlanacak olan ‘90’lı Yıllar: Belge ve Raporlarla Dersim’ adlı kitabında ‘faili meçhul’ cinayetlere de yer veriliyor. 1993’de İHD Elazığ Şube Başkanı Av. Metin Can ve kurucu üye Dr. Hasan Kaya’nın işkenceyle parçalanmış bedenleri ve 1994’de Vartinik Köyü Mirik Mezrasında alenen katledilen ve biri henüz üç yaşında olan yedi kişinin öyküsü hala canlıdır. Daha başka örnekler de var kuşkusuz. Evlerinden alınıp kuytu bir köşede hayatına kıyılan veya 2009’da Pertek’te iki kadının evlerinde vahşice öldürülmesi gibi nice ‘faili meçhul’ cinayetlerin kurbanları. Belli ki her birinin görünmez yüzünde kendini ‘yetkili’ sayan ve hesap sorulamayan ‘kamu görevlileri’ vardı.
Dersim topraklarının tanıklık ettiği kıyımların öyküsünü geriye doğru okuduğumuzda sanki kadere dönüşmüş bir seri olduğunu görürüz. 78’liler kuşağının onlarca muhalif gencine, devletin resmi binalarında işkence edilmiş ve parçalanmış cesetleri ailelerine verilmişti. Bu durum 80 darbesini takip eden yıllarda adeta bir rutindi. Daha geriye gittiğimizde pervasız şekilde bütün köyler, mezralar yakılmış tüm nüfusa kıyılmıştı. Tertele zamanlarında Dersim’in nüfusu on yılda resmen yaklaşık 20.000 dolayında azalmıştı. Hepsinin kumanda merkezinde kendini adeta ‘sınırsız yetkili’ gören ‘kamu görevlileri’ vardı. Hepsinin diline pelesenk ettikleri ise ‘terör’, ‘anarşi’, ‘şaki’ gibi kavramlardı. Hükmü veren de onlardı, hayatlara kıyanlar da.
Dersim’de belki de ilk kez bir ‘aleni faili meçhul’ cinayetin izleri açığa çıkıyor ve faillerin aralarındaki ilişkiler giderek çözülüyor. Kamusal hizmet üretmek için değil, bir öteki olarak gördüğü Dersim’i hizaya getirmek için kendini her türlü yetkiye sahip gören muktedirlerin ayaklarının altındaki toprak kayıyor. Dersim ilk kez büyük ilgi ve umutla, ‘muktedirlerin’ hesap verebilme ihtimallerine tanıklık ediyor. İhtimal dahi olsa bu tekil örneğin çoğalması ve geriye doğru ‘faili meçhul’lere dair dosyaların dehlizlerden çıkarılması sadece Dersim’in değil, bu ülkenin temel sosyolojik talebidir. Bu talep tam olarak gerçekleşir mi, bilmiyoruz ama bunu yapmadıkça Türkiye’nin toplumsal barışını bulabilmesi olanaksızdır.
