Savaşlar ve kapitalist krizler tarih boyunca sıkı sıkıya bağlantılı olgular olarak ortaya çıkmıştır. Kapitalizm, doğası gereği rekabet ve kaynak kontrolü üzerine kurulu bir sistemdir ve bu dinamikler genellikle savaşların temelini oluşturur. Sermaye birikimi, pazar genişletme arzusu ve hammadde kaynaklarına erişim, devletler ve şirketler arasında çatışmalara yol açabilir. Örneğin, 20. yüzyılın emperyalist savaşları, kapitalist güçlerin küresel hegemonya ve ekonomik çıkarlarını koruma çabalarının bir yansımasıydı. Bu süreçte, savaşlar yalnızca yıkım değil, aynı zamanda kapitalist ekonomilerin yeniden yapılandırılması için bir araç olarak da işlev gördü; savaş sonrası yeniden inşa süreçleri, büyük şirketler için yeni pazarlar ve yatırım fırsatları yarattı.
Kapitalist krizler ise savaşların hem nedeni hem de sonucu olabilir. Ekonomik durgunluklar, işsizlik ve toplumsal huzursuzluk, devletlerin dikkatleri iç sorunlardan dış düşmanlara yöneltmesine neden olabilir. 1929 Büyük Buhranı gibi krizler, kapitalist sistemin içsel çelişkilerinin (aşırı üretim, eşitsiz dağıtım) açığa çıktığı dönemlerdir ve bu tür krizler, savaşları tetikleyici bir zemin hazırlayabilir. Öte yandan, savaşlar da kapitalist krizleri derinleştirebilir; yüksek maliyetli askeri harcamalar, kaynakların tükenmesi ve altyapı yıkımı ekonomik istikrarsızlığı artırabilir. Ancak, kapitalist sistem bu krizlerden genellikle yeni büyüme döngüleri yaratarak çıkar; savaş endüstrisi, teknolojik yenilikler ve yeniden inşa süreçleri, kısa vadede ekonomik canlanma sağlayabilir. Bu döngü, kapitalizmin kriz ve savaş arasındaki karmaşık ilişkisini gözler önüne serer.
İsrail-İran arasındaki gerilim, kapitalist krizler ve savaşlar arasındaki bu ilişkiyi günümüzde de yansıtan bir örnektir. 2024 ve 2025 yıllarında artan doğrudan çatışmalar, özellikle İsrail’in İran’ın nükleer programına yönelik saldırıları ve İran’ın misillemeleri, bölgesel güç mücadelesini ve küresel kapitalist çıkarları yansıtmaktadır. İran’ın “Direniş Ekseni” üzerinden vekil güçlerle (Hizbullah, Hamas) İsrail’e karşı yürüttüğü mücadele, enerji kaynakları ve Ortadoğu’daki jeopolitik kontrol için süregelen rekabetin bir parçasıdır. İsrail’in 13 Haziran 2025’te İran’ın nükleer tesislerine yönelik “Yükselen Aslan” operasyonu ve İran’ın buna karşılık füze saldırıları, kapitalist sistemin kaynak ve güç mücadelesinin savaşları nasıl körüklediğini gösterir. Bu çatışma, aynı zamanda küresel ekonomik istikrarsızlığı artırarak petrol fiyatları ve uluslararası ticaret üzerinde baskı oluşturmakta, kapitalist krizlerin savaşlarla nasıl iç içe geçtiğini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Bu savaş, halkların değil, egemen güçlerin savaşıdır ve sosyalist devrimcilerin bu çatışmada taraf olması mümkün değildir. Abdullah Öcalan’ın barış çağrıları ve PKK kongresine gönderdiği politik rapor, halkların savaşların değil, demokratik ve eşitlikçi bir yaşamın tarafı olması gerektiğini vurgular. Herkesin savaş çığırtkanlığı yaptığı bir dönemde, Ortadoğu’daki çatışmaların emperyalist güçlerin ve kapitalist çıkarların bir sonucu olduğunu belirtmiş, halkların bu savaşlara alet olmaması için demokratik sosyalizm gibi alternatif bir toplumsal model önererek barış ve kardeşlik temelinde bir çözüm aranması gerektiğini savunmuştur. İsrail-İran savaşı gibi çatışmalar, halkların değil, sermaye ve güç peşindeki devletlerin çıkarlarına hizmet eder. Sosyalistler , bu savaşların tarafı olmak yerine, halkların birliğini ve özgürlüğünü savunan bir mücadele yürütmelidir; zira gerçek kurtuluş, ancak kapitalist sistemin savaş ve kriz döngüsüne karşı halkların ortak direnişiyle mümkündür.
Abdullah Öcalan’ın “Mahşerin Üç Atlısı” benzetmesi, İsrail-İran savaşı gibi çatışmaların ardındaki dinamikleri anlamak için güçlü bir metafor sunar. Bu benzetmeyle, kapitalizm, militarizm ve devletçi milliyetçiliğin, Ortadoğu’yu ve dünyayı kaosa sürükleyen üç yıkıcı güç olduğunu ifade eder. İsrail-İran savaşında bu üç atlı, küresel sermayenin enerji kaynakları üzerindeki hegemonya mücadelesi, militarist politikaların bölgedeki vekalet savaşlarını körüklemesi ve devletlerin milliyetçi söylemlerle halkları bölmesi şeklinde kendini gösterir. Bu analiziyle, halkların bu yıkıcı döngüden ancak demokratik, ekolojik ve cinsiyet eşitliğine dayalı bir sistemle kurtulabileceğini vurgular. Bu nedenle, devrimciler ve halklar, “Mahşerin Üç Atlısı”nın dayattığı savaşların değil, demokratik sosyalizm vurgusuyla da güçlendirdiği barışçıl, eşitlikçi ve özgürlükçü bir geleceğin tarafı olmalıdır. Demokratik sosyalizm, kapitalist sömürüye ve savaşlara karşı halkların ortak mücadelesini temel alan bir alternatif sunar; bu, özgürlük önderinin önerdiği demokratik komünalizmle birleştiğinde, halkları savaşların değil, adalet ve dayanışma üzerine kurulu bir dünyanın öznesini haline getirebilir…
