escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Rojhat Levent ÖZGÖKÇE
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Genel
  4. ULUS-DEVLET VE İKTİDAR 

ULUS-DEVLET VE İKTİDAR 

ULUS-DEVLET VE İKTİDAR 

“İmparatorluk, kendi sonunu hazırlar; çünkü ezdiği halkların uyanışını engelleyemez.” F.fanon

Ulus-devlet, modern çağın en tartışmalı siyasi kurgusu. Ortak kimlik, sınırlar ve egemenlik iddiasıyla yükselen bu yapı, iktidarın hem yaratıcısı hem tutsağı. İktidar, ulus-devleti inşa ederken bir hikâye yazar; ama bu hikâye, halkları parçalar, savaşları körükler.

Antonio Negri, bu kurgunun küresel kapitalizmin ağlarında eriyen bir fosil olduğunu haykırır; ama bu fosil, hâlâ ortadoğuda kan döküyor. Türkiye’de ulus-devlet, Osmanlı’nın enkazı üzerinde başka ulusların arsalarına yapılmış gecekondu misali doğmuştur. 1923’te Mustafa Kemal Atatürk ve kurucu elitler, “tek dil, tek millet” söylemiyle Türk ulus-devletini tanımlar. Lozan Antlaşması, yeni devletin uluslararası meşruiyet belgesi olarak anılır; ancak bu, birçok halk için bir parçalanma hikâyesidir.

Kürt coğrafyasını Türkiye, Suriye, Irak ve İran arasında bölen bu antlaşma, Çerkez, Arap, Ermeni ve Rum topluluklarını da homojen bir kimlik projesinin dışında bıraktı. 1924 Anayasası, bu tekçi kimliği pekiştirdi. 1982 Anayasası’nın 66. maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” diyerek, ulusal ve kültürel farklılıkları yok sayan bir vatandaşlık tanımı dayattı; bu madde, farklı kimliklerin varlığını inkâr ederek, ulus-devletin asimilasyoncu zihniyetini kurumsallaştırdı, kimlik mücadelelerini çatışmalara dönüştürdü. İktidar, farklılıkları eritme yolunu seçti; ama bu, isyan tohumlarını da ekti. Ulus-devletin “birlik” vaadi, bastırılmış kimliklerin mücadelelerinde çatışmalara dönüştü; Lozan’ın savaşları körükleyici mirası, bu parçalanmanın izlerini taşıyor. “Dış mihraklar” söylemi, bu süreçte iktidarın meşruiyet aracı oldu, ekonomik krizlerin ve kimlik mücadelelerinin ardındaki küresel sermaye akışlarını örttü. 

İngiliz Anglo-Sakson modeli, ulus-devletin başka bir yüzünü sunar. 1215’te Magna Carta, kralın mutlak iktidarını sınırladı; 17. yüzyıldaki İç Savaş ve 1688  ihtilali, parlamenter egemenliğin temellerini attı. Anglo-Sakson ulus-devleti, etnik homojenlikten çok, bireysel haklar ve ortak hukuk üzerine inşa edildi. Ancak bu model masum değildi. Britanya İmparatorluğu’nun genişlemesi, İrlanda’dan Hindistan’a, sömürge halklarını dışladı. Sykes-Picot Antlaşması (1916), bu sömürgeci zihniyetin zirvesiydi. İngiltere ve Fransa, Osmanlı topraklarını gizlice paylaşarak Ortadoğu’nun sınırlarını çizdi; bu süreçte farklı halkların coğrafyaları parçalandı. Sykes-Picot’nun düzeni, 21. yüzyılda çöktü: Irak ve Suriye’deki savaşlar, IŞİD’in yükselişi ve Kürt hareketlerinin varlığın inşası ve özgürlük talepleri, bu yapay sınırların sürdürülemezliğini gösterdi. “Batı’nın ihanetine” dair anlatılar, bu antlaşmanın mirasını canlı tuttu. İngiltere içinde, bu gizli anlaşmalar, “derin devlet” veya “elitlerin oyunu” gibi iddiaları körükledi. Ulus-devlet fikri, yıkımların-savaşların körükleyici bir motoru oldu.

19. yüzyılda Avrupa’da ulus-devletlerin yükselişi, I. Dünya Savaşı’nın tohumlarını ekti; imparatorlukların çöküşü, yeni ulus-devletlerin kanlı sınır mücadelelerini doğurdu. Ortadoğu’da Sykes-Picot’nun çizdiği yapay sınırlar, 20. yüzyıl boyunca çatışmaları besledi. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılışı, ulus-devlet ideolojisinin yarattığı yıkımın bir başka örneğiydi. Sovyetler’in çok uluslu yapısı, ulus-devlet taleplerinin milliyetçi dalgalarıyla parçalandı; Ukrayna, Gürcistan, Çeçenistan ve diğer bölgelerde etnik temelli ulus-devlet arayışları, kanlı savaşları ve iç çatışmaları tetikledi.

Türkiye’de bastırılmış kimliklerin mücadelesi, ulus-devletin homojenleştirici ideolojisinin iç savaşa dönüşen bir yansıması oldu. İktidar, ulus-devletin bekçisidir ve bu bekçilik, savaşla özdeştir. Türkiye’de 1980 darbesi, “ulusun bütünlüğü” adına muhalif sesleri bastırırken, Lozan’ın mirası, farklı kimlikleri susturmanın gerekçesi oldu. Brexit sürecinde “Brüksel’in entrikaları” gibi söylemler, kapitalist sistemin karmaşıklığını örten bir perde işlevi görse de, İngiltere’de Thatcher dönemi, “ulusal çıkar” için sendikaları zayıflatırken, Sykes-Picot’nun çöken düzeni, Ortadoğu’daki istikrarsızlıktan dönen göç dalgalarıyla başta Britanya olmak üzere bütün Avrupa’yı sarstı.

Antonio Negri’nin eleştirisi, bu tabloya radikal bir spot tutar. İmparatorluk’ta, Negri ve Hardt, ulus-devletin küresel kapitalizmin yeni biçimi olan “imparatorluk” karşısında eridiğini savunur: “Ulus-devletlerin egemenliği, küresel piyasaların ve çokuluslu kurumların ağında çözülmektedir.” Negri, ulus-devleti, “kapitalist modernitenin hiyerarşik bir aygıtı” olarak tanımlar; bu aygıt, halkları bölerek ve savaşları körükleyerek sermayenin çıkarlarına hizmet eder.

Lozan ve Sykes-Picot, bu sürecin erken işaretleriydi; Sovyetler’in çöküşü, ulus-devlet ideolojisinin çok uluslu birlikleri etnik temelli çatışmalara boğduğunu kanıtladı. Sykes-Picot’nun çöken düzeni, bu sınırların sürdürülemezliğini gösterdi. Ulus-devletin asimilasyoncu politikaları, Türkiye’de 66. madde gibi düzenlemelerle, kapitalizmin “böl ve yönet” stratejisini pekiştirir: “Egemenlik, artık ulus-devletlerin sınırlarında değil, küresel sermayenin akışlarında yatıyor.” Ulus-devletin savaşları körükleyici rolü, bu stratejinin sınırları, kimlikleri ayırarak çatışmayı süreklileştiriyor.

Türkiye’de 1923’ün ulus-devlet projesi, neoliberal politikalar ve küresel ticaret ağlarıyla sınanıyor; farklı kimliklerin mücadeleleri, bu homojen projenin çatırdadığını gösteriyor. İngiltere’de Brexit, ulusal egemenlik yanılsamasını canlandırmaya çalıştı; ama Sykes-Picot’nun çöken düzeni, Ortadoğu’daki istikrarsızlıktan dönen göç dalgalarıyla Britanya’yı sarstı. Negri, komplo teorilerine eleştirel bakarak “Dış güçler” veya “derin devlet” gibi anlatılar, küresel kapitalizmin karmaşıklığını basitleştiren yanılsamalardır; bu söylemler, sermayenin küresel akışlarını ve iktidar dinamiklerini örter.der.

Negri, bu yanılsamalara karşı “birlikteki çokluk” kavramını önerir: “Çokluk, hiyerarşilere karşı, farklılıkların ortak bir mücadelede birleştiği bir potansiyeldir.” Lozan ve Sykes-Picot’nun parçaladığı coğrafyalar, bu birlikteki çokluk potansiyelini bastıran bir yara; ama aynı zamanda direnişin de kaynağı. Kürtlerin çoğulcu toplum talepleri veya İngiltere’nin göçmen hareketleri, insanlığın umudunu taşır. Sykes-Picot ve Lozan, halkları böldü; Sovyetler’in çöküşü ve 66. maddenin asimilasyoncu tanımı, ulus-devlet ideolojisinin yarattığı yıkımı tescilledi. Ulus-devlet, savaşların fitilini yakan bir ideoloji olarak tarihe geçtiyse de; Negri, bu kurguyu sorgular: “İmparatorluk çağında, ulus-devlet bir fosildir.” İktidar, bu fosili mi canlandıracak, yoksa birlikteki çokluğun umuduna mı yol verecek? Biz soruyu güncelleyelim.

Ortadoğu da milyonların ölümü pahasına oluşması muhtemel ulus-devletler ulusların mutluluğunun kaynağı olabilecekler mi? Başka bir yaşam mümkün mü? Demokratik ulusun inşası, bu sorunun yanıtında saklı: Farklı kimliklerin eşitçe bir arada var olduğu, hiyerarşisiz-demokratik ve katılımcı bir toplumsallık, parçalanmış coğrafyaların yaralarını sarabilir, Ortadoğu’yu sürekli olarak kendi halklarının kanından beslenen bir coğrafya olmaktan kurtarabilir …

ULUS-DEVLET VE İKTİDAR 
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir