Mine Kırıkkanat’ın, eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu için sarf ettiği “kripto kılıç artığı” ifadesi, bir dil sürçmesi değildir. Bu, tarih bilinci olan bir coğrafyada, kelimelerin ağırlığını bilen bir kalemden çıkmışsa, masum görülemez.
Yılların gazetecisi olmak, kelimenin kemiğini tanımaktır. Üstelik okurunun büyük bölümünü Alevilerin oluşturduğu bir gazetede yazarken “kılıç artığı” tabirini kullanmak, ya tarihsel cahilliktir ya da bilinçli bir provokasyon. İkisi de vahimdir.
“Kılıç artığı” deyimi, bu topraklarda soykırımın, sürgünün, katliamın üstünü örten bir örtmece olarak yüzyıllardır dolaşır. Dersim’in, Koçgiri’nin, Maraş’ın, Sivas’ın hafızasında hâlâ kanayan bir yaradır. Bir topluma “siz yok edilmesi gerekip de şans eseri kurtulanlarsınız” demenin edebi süslenmiş halidir. Dolayısıyla bu ifade, bir kişiye değil, bir kimliğe, bir inanca, bir geçmişe yöneltilmiş sembolik bir şiddettir.

Sonra çıkıp “bu anlama geldiğini bilmiyordum” demek, özür değil, hakareti ikiye katlamaktır. Çünkü bu ülkede “bilmiyordum” diyenin bilmediğine inanmak için, son 100 yılın tarihini hiç okumamış olmak gerekir. Kamuoyu önünde söz söyleyen, köşe tutan herkes, kullandığı her kelimenin tarihini sırtlanmak zorundadır. Hele ki nefretin en çok azınlıklara, inanç gruplarına yöneldiği bir iklimde.
Bu dil, ayrımcılığı besler. İnsanı kökeni ve inancı üzerinden hedef gösterir. Toplumsal fay hatlarını kaşır. Ve evet, bu yüzden nefret suçudur. Nefret suçu, sadece yumrukla işlenmez. Bazen bir deyimle, bir köşe yazısıyla, bir “bilmiyordum”un arkasına saklanarak da işlenir.
Gazetecilik, gücü elinde tutana karşı hakikati savunmaktır. Mazlumu, ötekini, linç edileni dilsiz bırakmamaktır. Kelimeleri kılıç gibi savurup sonra “kınından çıktı, haberim yoktu” demek, ne gazeteciliktir ne de vicdandır.
Sözün de bir sorumluluğu var. Ve bu sorumluluk, özürden önce yüzleşmeyi gerektirir.
