Devlet doğası gereği katıdır. Demokratik devlet yoktur. Demokrasiye duyarlı devlet olabilir. “Devlet ile özgürlük”, “devlet ile sanat”, “devlet ile estetik” aynı formda bulunmaz! Sanat, erk’e iktidara dayanmaz! Devlet, var olanı “korur” ya da “sahiplenir.” Yaratıcılıkla, üretkenlikle bağdaşmaz. Hatta daha ileri gider, sanatı, edebiyatı politik amaca yedekler… Kırıp büker, propaganda aracına dönüştürür. Oysa sanat sonsuz ve sınırsız bir yaratı alanıdır. Özgürdür. Birilerine ya da bir yerlere dayanmaz. Devletlerden, kurumlardan ilham almaz. Doğadan, toplumdan, ihtiyaçlardan beslenir. Yaratılarıyla ilerler, gelişir, aydınlatır…
“Devlet sanatçısı” anti sanat ve sanatçıdır!
“Devlet sanatçısı” olmaz! Doğal, demokratik toplumlarda olmaz! Ama bizde “olur”! Biz yapmışsak, “olur”! Devlet için sanat yapan ya da devletin istediği/onayladığı içerikleri üreten kişi ya da kişilere “devlet sanatçısı” denebilir. Erk’çe onay görmüşse, standartlara uygunsa, olur! Hem de çok iyi olur! Taktire şayan ise, nail ise, mazhar olmuşsa neden olmasın!
Zaten böyle birçok sanatçı var! Hepsi takdire şayan (!) Hepsi imtiyazlı, ayrıcalıklı! Hepsi VİP! Ee olacak o kadar! Sonuçta “devlet sanatçısı”! Beka’sı için ter dökmüş, Erkan’dan kabul görmüş! Ekmek yemiş, itibar görüp, ödüllendirilmiş! Olmasın da ne olsun!?
Tabi ironi bu!
O zaman ciddi olalım:
Burada (bizde), yaratılarıyla ülkenin, toplumun, insanlığın ruhsal, kültürel ve sanatsal gelişimine katkı sunup sunmadığı önem taşımaz! Hatta bu formu taşıyanlar, “ucube”, “dejenere” bulunur. “Fasafiso” sayılır!
“Devlet sanatçısı”, Türkiye’de Batıcı, seçkinci bir motivasyon olarak gelişmiştir. Bu unvan özellikle “Batıya ve Batı Sanatı”na ilgi duyan “seçkin” sanatçılara verilmiştir. 70’li yıllarda başlayan bu uygulama, Cumhuriyet sisteminin yetiştirdiği ve aynı zamanda geri dönüşleri olan kişilerle sınırlandırılmıştır. 80’li yıllarda bu sayı arttırılmış, ancak kriterlerdeki “Batıcı motivasyon” kaybolmuştur. Böylece, partizanlık gibi daha özel, daha yerel motivasyonlar devreye girmiştir… Özellikle 98’lerden sonra, “devlet sanatçılığı” tartışmalı hale gelmiş, sonrasında ise unvan resmi anlamda kimseye verilmemiştir. Hatta, “çizgiyi aşan” Levent Kırca gibi bazı sanatçılardan da geri alınmıştır!
Sanatın ve sanatçının onuru…

Ancak “devlet sanatçsı” ünvanını, Yaşar Kemal, F. Hüsnü Dağlarca, Lütfü Akad, Füreya Koral, Hüseyin Gezer gibi birçok sanatçı, yazar çizer de sanatı “devlet”le “erk”le bağdaştırmadığından reddetmiştir.
Bunlardan Yaşar Kemal’in “Devlet Sanatçılığı”nı reddederken söyledikleri önemlidir: “Kültür politikası olmayan ya da kültür politikası kültürü yozlaştırmak olan, yenilikçi ulusal edebiyatımızı okul kitaplarımızın dışına süren, böylelikle de Türk insanını en az okuyan uluslar düzeyine indiren, zindanları yazarlara, şairlere ikinci bir ev eyleyen, demokrasiyi engelleyen yönetimlerin adı ne olursa olsun, bana verdikleri hiçbir payeyi, ülkemiz gerçek bir demokrasiye kavuşana kadar kabul etmeyeceğim.”
Sanatın ve sanatçının onurudur bu…
Gerçek sanatçı duruşudur. Puşkin’i bir tavırdır. Puşkin, bir Rus şairdir. Varlıklı bir aileden geldiği ve Çar ailesine yakın olduğu halde Çar istibdatına karşı olduğu için sürgün edilmiştir. Başkente girişi yasaklanmış, sansür ve yasaklara tabi tutulmuş, yine de Çar’la anılmayı reddetmiş, istibdatına boyun eğmemiştir.
Puşkin’i dünya edebiyatında büyük ve önemli yapan da bu özgürlükçü duruşudur. Yaratıcılığını “reddediş”ten almıştır.
Sartre’de, yaşamı boyunca tüm resmi ödülleri reddetmiştir. Marlon Brando, Oskar’ı, ABD’nin Kızılderililere tutumundan dolayı kabul etmemiştir. Şef koreograf Hans Van Manen, “Devlet Büyük ödülü”nü geri çevirmiş; Türkiye’nin kendisine vermek istediği “Yüzyılın Koreografi” ödülünü de “Türkiye’de basın özgürlüğü ve insan hakları alanındaki olumsuz gelişmeleri” gerekçe göstererek reddetmiştir.
Sanat- edebiyat da ancak bu özgün ve özgür tavırla gelişebilmiştir. Değişim gücü olmuştur. Dahası, bu reddedişler sadece sanat ve edebiyatın gelişmesinde rol oynamamış, aynı zamanda büyük ahlaki ve ruhsal değişimlere de yol açmıştır… Sanatçı, sanatıyla değil, aynı zamanda özgür, iradeli duruşuyla sanatçıdır.
Sanatsal jenosidin “kahramanları…”

Tersi örneklerde vardır. Hitler Almanya’sı, modern sanatı “dejenere sanat” olarak adlandırmış ve yasaklamıştır. Bunun yerine sanatta gelenekselliği, milliyetçiliği öncelemiştir. Irk, militarizm, itaat gibi “kan ve toprak” olgusunu yücelten “sanat anlayışını” bayraklaştırmış ve desteklemiştir. İşgal ettiği tüm ülkelerdeki sanat eserlerini yağmalamıştır.
Bilmeyen yoktur!
Sanat ve sanatçı da çoğunlukla faşizme angaje olmuş, “eserlerinde” savaş ve şiddeti propaganda etmiştir. “Toplum için, sanat için, gelecek için, özgürlük için sanat” değil, “erk için sanat” anlayışına evirilmişleridir. Lanzinger’in, Hitler’i resmettiği “Bayrak taşıyıcı” çalışması bunlardan sadece biridir. Ve daha başka sayısız örneği vardır. Josef Thorak ve Asrno Breker’in eserleri, “uzun ve kaslı bedenlerden, kahraman Alman askerlerini gösteren tablolardan” oluşmuştur. Öyle ki, Meryem ve İsa’yı bile Aryan ırkının fiziksel özellikleriyle sergilemişlerdir.
Sanatsal jenosittir bu! Ve sanat adına büyük ayıptır!
Faşizm aynı zamanda bir algı yönetimidir. Ve sanat, bu algının yaratılmasında propagandist bir unsurdur. Hitler Almanya’sı bu yolla “üstün ve güçlü ırk” algısı yaratmak istemiştir. Burada sanat da sanatçı da militaristtir. “Etnik ayıklama” argümanıdır. Erk’le özdeştir. Franko İspanya’sı, Musolloni İtalya’sı ve daha birçoğu benzer niteliklere sahiptir…
Birçok sanatçı, “devlet sanatçısı” ünvanına sahip olmadığı halde, aynı özellikleri taşır. Aynı çizgide durur ve benzer tepkiler verir. Bu anlamda sanat ve sanatçılar; dünyada olduğu gibi Türkiye’de de özgün ve özgür formundan uzaktır. Birey ve toplumun acılarını, sorunlarını, yoksunluklarını istismar eder. Yeni ufuklar, sanat ve edebiyatta yeni pencereler açmaz. Birey ve toplumu tam da erk’in istediği, bunalımlardan, çözümsüzlüklerden, belirsizliklerden ve umutsuzluklardan ibaret kısırdöngüye çeker. “Bunalım edebiyatı” yapar. Böylece yokluğu, mutsuzluğu sıradanlaştırır…
Gerçek bu!
Sanat ve sanatçıyı tartışmaya açmak elzemdir
“Türkiye’de sanat ve sanatçı kimliği”ni tartışmaya açmaya ve sanat tarihinde doğru yere oturtmaya ihtiyaç vardır. Sanat ve edebiyatının gelişmesi, kimlik ve kişilik kazanması açısından gereklidir, elzemdir.
Genel normlar baz alındığında sanatçı, evrensel sanat ve edebiyatın neresindedir? Niteliği nedir. Evrenselliği, özgürlüğü ve özgünlüğü var mıdır? Erk, toplum ya da bireyle kurduğu bağ neyi anlatır? Toplumsal hayata olaylara nasıl yaklaşmıştır, nasıl görmüş ve yansıtmıştır? Savaşa şiddete karşı duruşu ne olmuştur? Militarist midir yoksa anti militarist bir kulvarda mıdır? İkisi de değilse nedir?

