Yıllardır farklı ülkeleri gördüm…
Türkiye’de…
Almanya’da…
Hollanda’da…
İsviçre’de…
İtalya’da…
Hırvatistan’da…
Bosna-Hersek’te…
Sokaklarını gezdim, insanlarla konuştum, mültecileri dinledim, yoksulların gözlerine baktım. Ve gördüm ki coğrafyalar değişse de bazı şeyler hiç değişmiyor.
Anlayış hep aynı…
Adalet yerine dua öneriliyor.
Hak yerine sabır tavsiye ediliyor.
Çözüm üretmek yerine insanlar kaderle avutuluyor.
Üstelik sadece bir dine ya da bir ülkeye özgü de değil bu. Camilerde, kiliselerde, büyük ibadethanelerde, gösterişli dini yapılarda çoğu zaman aynı sözler yankılanıyor:
“Dua edin…”
“Sabredin…”
“Şükredin…”
Oysa aç insanın önce ekmeğe ihtiyacı var.
İşsiz insanın işe…
Şiddet gören kadının korunmaya…
Yetimin sahip çıkılmaya…
Gençlerin ise umutla yaşayabilecekleri bir geleceğe…
Ama ne yazık ki dünyanın birçok yerinde insanlar adalet istemeye başladığında karşılarına çoğu zaman sadece nasihat çıkıyor.
Türkiye’de de aynı, Avrupa’da da aynı…
Almanya’da yıllarca çalışan göçmen işçiler yalnız bırakılıyor, sonra “sabır” deniliyor.
Hollanda’da sistemin dışında kalan insanlar görünmez hale geliyor, yine “dua” öneriliyor.
İsviçre gibi zenginliğin merkezlerinden birinde bile yalnızlık ve eşitsizlik büyüyor.
Bosna-Hersek’te savaşın acıları hâlâ insanların hafızasında duruyor.
Hırvatistan ve İtalya sınırlarında mültecilerin yaşadığı dram ise insanlığın vicdanına ağır bir yük olarak kalıyor.
Ve bütün bunların ortasında yine aynı cümle kuruluyor:
“Birbirinize dua edin…”
İnsan artık şunu sormadan edemiyor:
Madem dua bu kadar yeterliydi, neden dünya hâlâ adaletsizliklerle dolu?
Neden hep dua edenler yoksul, dua isteyenler güçlü oldu?
Çünkü bazıları için din; vicdanı büyütmenin değil, düzeni korumanın aracına dönüştü. Fakire sabır anlatılırken, zenginler servetlerine servet kattı. Yoksulun kaderi konuşulurken, güçlülerin ayrıcalıkları hiç bitmedi.
Hele ki Kurban Bayramı arefesinde bunları daha açık konuşmak gerekiyor.
“Dua edin” diyenler önce servetlerinden versinler.

