Silahlı Mücadeleden Demokratik Topluma-5

featured

Kürt Hareketinin Bölgesel Dönüşümünde Sorular, İmkânlar ve Yön Arayışları

5. Bölüm: İsrail, Kürtler ve Araçsallaştırılma Riski

İsrail ile Kürtler arasındaki ilişki, Ortadoğu’nun en çok konuşulan ve en fazla istismar edilen başlıklarından biri.

Bir kesim İsrail’i Kürtlerin doğal müttefiki olarak görüyor. Başka bir kesim ise Kürtlerin hak arayışını bütünüyle İsrail’in bölgesel projesi gibi göstermeye çalışıyor.

İki yaklaşım da gerçeği basitleştiriyor.

Kürtlerin İsrail dâhil bölgedeki bütün devletlerle görüşmesi, kendi haklarını anlatması ve diplomatik imkânları değerlendirmesi siyasetin olağan bir parçası. Tartışılması gereken, ilişkinin kurulup kurulmayacağı değil; hangi koşullarda kurulduğu, kimin amaçlarına hizmet ettiği ve Kürt toplumunun geleceğini nasıl etkilediğidir.

Çünkü devletlerle kurulan ilişkiler yalnızca imkân yaratmaz. Bazen bağımlılık üretir, bazen de bir halkın kendi hedefleriyle başka bir devletin güvenlik hesapları arasındaki sınırı belirsizleştirir.

İsrail–Kürt ilişkisi de bu iki yön birlikte görüldüğünde daha anlaşılır hâle geliyor.

Eski bir ilişki, değişen hesaplar

İsrail’in Kürtlere yönelik ilgisi yeni değil. Irak Kürtleriyle geçmişten gelen ilişkileri, İran ve Arap devletleriyle yaşadığı çatışmalar içinde şekillendi. İsrail, kendisine düşman gördüğü merkezî devletlerin çevresindeki etnik ve inançsal topluluklarla ilişki kurmayı uzun süre bölgesel güvenlik politikasının bir parçası olarak değerlendirdi.

Bu ilişkiler Kürtlere bazı dönemlerde diplomatik, siyasi ve askerî imkânlar sağladı. Bu da ilişkinin gerçeklerinden biri. Fakat aynı ilişkinin İsrail açısından anlamı, genel olarak Kürtlerin özgürlüğünden çok kendi güvenliği ve bölgesel rakiplerinin zayıflatılmasıydı.

Bugün de benzer bir hesapla karşı karşıyayız.

Burada mesele İsrail’i diğer devletlerden farklı, yalnızca çıkarlarıyla hareket eden özel bir güç gibi göstermek değil. ABD, Rusya, İran, Türkiye ve Avrupa ülkeleri de Kürtlerle ilişkilerini kendi ihtiyaçlarına göre kurdu. Bir ülkedeki Kürt hareketini desteklerken başka bir ülkedeki Kürtlerin taleplerine karşı çıkabildiler. İttifaklar değiştiğinde Kürtlere verilen sözler de değişti.

Dolayısıyla asıl soru, İsrail’in Kürtleri sevip sevmediği değil. İsrail’in bölgesel planlarıyla Kürtlerin özgürlük arayışının nerede kesiştiği, nerede birbirinden ayrıldığıdır.

İran’ı çevreleme politikası

İsrail açısından İran yalnızca rakip bir devlet değil, temel güvenlik tehdidi. İran’ın nükleer programı, füze kapasitesi ve Hizbullah başta olmak üzere bölgedeki silahlı yapılarla kurduğu ilişkiler İsrail’in güvenlik siyasetini belirliyor. İsrail, İran’ın yalnızca askerî kapasitesini değil, Irak’tan Suriye ve Lübnan’a uzanan nüfuz alanını da zayıflatmak istiyor.

İran’daki Kürt bölgeleri bu nedenle önem kazanıyor.

Sınır alanlarında örgütlü, rejimle çatışma yaşamış ve silahlı deneyime sahip Kürt yapıları İran’a baskı kurmak isteyen güçlerin ilgisini çekiyor. Bu yapılara verilecek siyasi, istihbari veya askerî destek, İran’ın içeride daha fazla uğraşacağı yeni bir alan açabilir.

Böyle bir ilişki kısa vadede Kürt örgütlerine hareket alanı sağlayabilir. İran rejiminin ağır baskısı altında yaşayan bir toplum açısından dışarıdan gelen desteğin tümüyle değersiz olduğu da söylenemez. Ancak desteğin hangi amaçla verildiği ve karşılığında ne beklendiği sorusu ortadan kalkmıyor.

Kürtlere verilen destek onların haklarını güvenceye almaktan çok İran’ı zayıflatmayı amaçlıyorsa, şartlar değiştiğinde sona erebilir. Kürtler daha büyük bir anlaşmanın pazarlık unsuruna dönüşebilir veya çatışmanın ağır sonuçlarıyla baş başa kalabilir.

Öte yandan İran rejimi de bu ihtimali kendi baskısını meşrulaştırmak için kullanıyor. Kürtlerin en temel hak taleplerini “İsrail projesi” diye damgalıyor. Böylece gerçek dış müdahale riski ile rejimin propaganda dili birbirini besliyor.

Bu tablo Kürt hareketini iki yönlü bir sorunla karşı karşıya bırakıyor. Bir yanda dış bağlantı suçlamaları üzerinden Kürtlerin haklarını bastıran İran rejimi, diğer yanda bu hak mücadelesini kendi askerî hesabının parçası hâline getirmek isteyebilecek güçler var.

Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarını bu iki seçenek arasına sıkıştırmak, meselenin başka yönlerini görünmez kılıyor. İran’ın demokratikleşmesi için verilen ortak mücadele ile Kürt toplumunun kendi örgütlü varlığını koruması birbirinin karşıtı değil. Tersine, biri olmadan diğerinin kalıcı hâle gelmesi zor görünüyor.

Suriye’de Türkiye–İsrail rekabeti

Esad yönetiminin devrilmesinden sonra Suriye, Türkiye ile İsrail arasındaki rekabetin önemli alanlarından biri hâline geldi.

Türkiye, Şam’daki yeni yönetim üzerinde siyasi ve askerî etki kurmak, sınır güvenliğini sağlamak ve SDG’nin bağımsız askerî yapısının sona ermesini istiyor.

İsrail ise Suriye’de kendisine tehdit oluşturabilecek güçlü bir askerî merkezîliğin ortaya çıkmasından kaygı duyuyor. İran’ın Suriye’ye yeniden yerleşmesini istemediği gibi, Türkiye’nin Şam üzerinde belirleyici güç hâline gelmesini de kendi hareket alanı açısından sorun olarak görüyor.

İsrail’in Suriye’deki askerî tesislere yönelik saldırıları ve ülkenin güneyinde oluşturduğu fiilî güvenlik alanı yalnızca İran tehdidiyle açıklanamaz. Yeni Suriye’nin askerî kapasitesi ve hangi devletlerin etkisi altında şekilleneceği de bu politikanın parçası.

Türkiye ise İsrail’in saldırılarının Suriye’nin istikrarını ve toprak bütünlüğünü bozduğunu savunuyor.

İki ülke arasındaki gerilim Kürtlerin durumunu da doğrudan etkiliyor.

İsrail’den zaman zaman Kürtlere ve Dürzilere yönelik destek açıklamaları geliyor. Bu açıklamalar Ankara ve Şam üzerinde baskı yaratabilir. Kürtlerin uluslararası görünürlüğünü artırabilir ve pazarlık alanını genişletebilir. Fakat aynı açıklamalar Kürtlerin İsrail’in Suriye’yi zayıflatma politikasının parçası gibi gösterilmesine de yol açabilir.

Türkiye de İsrail’in Kürtlerle kurabileceği ilişkiyi kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görüyor. Bu tehdit algısı, Suriye Kürtleri üzerindeki baskıyı artırmak ve Türkiye’deki süreci yeniden güvenlik sınırları içine çekmek için kullanılabilir.

Böyle bir tabloda Kürtler, Türkiye ile İsrail arasındaki mücadelenin öznesi olmaktan çıkarılıp üzerinde mücadele edilen bir alana dönüştürülme riskiyle karşı karşıya kalıyor.

İsrail’den gelen dönemsel açıklamaların Suriye Kürtleri açısından ne ölçüde kalıcı bir güvence oluşturabileceği tartışmalı. Anayasal haklar, yerel demokrasi, Araplar ve diğer topluluklarla kurulacak ortaklık ve uygulanması denetlenebilen bir siyasal anlaşma ise daha kalıcı dayanaklar sunabilir.

Bu, dış ilişkilerin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Dışarıdan gelen desteğin toplumun kendi siyasal ve kurumsal gücünün yerine geçemeyeceğini gösteriyor.

İsrail Kürtlerin “doğal müttefiki” mi?

Kürtlerin uzun yıllar devletsiz ve ağır baskılar altında yaşaması, kendilerine destek veren güçlere büyük anlam yüklemelerine yol açabiliyor.

İsrail’in bölgedeki diğer devletlerden farklı olarak zaman zaman Kürtlerin siyasi varlığını ve bağımsızlık arayışını açıkça savunması da bu duyguyu güçlendiriyor. Özellikle Irak Kürdistanı’nın 2017’de düzenlediği bağımsızlık referandumuna İsrail’in verdiği açık destek hâlâ hatırlanıyor.

Bu desteğin Kürtlerde karşılık bulması anlaşılır bir durum. Bölge devletlerinin önemli bir kısmı Kürtlerin en temel haklarını bile tehdit olarak görürken, dışarıdan gelen açık bir destek kolayca tarihsel bir yakınlık duygusu yaratabiliyor.

Ancak devletler arasındaki ilişkileri “doğal müttefiklik” kavramıyla açıklamak yanıltıcı olabilir. Devletler çoğunlukla çıkarlarının kesiştiği ölçüde ilişki kurar. Çıkarlar değiştiğinde ittifakların anlamı da değişir.

İsrail bugün Kürtlerin belirli bir statü kazanmasını Türkiye’yi, İran’ı, Irak’ı veya Şam’ı dengelemek açısından yararlı görebilir. Yarın aynı devletlerle farklı bir anlaşmaya vardığında başka bir tutum alabilir.

Bu nedenle İsrail’le görüşmek ile Kürtlerin geleceğini İsrail’in bölgesel stratejisine bağlamak aynı şey değil. Diplomatik ilişki, tarafların kendi iradesini koruduğu sürece bir imkân yaratabilir. İlişkinin yönünü ve sınırlarını güçlü olan taraf tek başına belirlemeye başladığında ise ortaklık yerini bağımlılığa bırakır.

Filistin meselesi

İsrail’le ilişkiler tartışılırken Filistin halkının yaşadıkları da tartışmanın dışında kalmıyor.

Kürtler kendi tarihinde inkârı, zorunlu göçü, yerleşimlerin boşaltılmasını ve kolektif cezalandırmayı yaşadı. Bu tarihsel deneyim, Filistinlilerin uğradığı haksızlıklarla kurulacak ilişkinin yalnızca ahlaki değil, siyasi bir anlamı olduğunu da gösteriyor.

Filistin halkının haklarını savunmak, İsrail devletinin varlığını inkâr etmek veya İsrailli sivillere yönelik saldırıları desteklemek anlamına gelmiyor.

Aynı şekilde İsrail’in güvenlik kaygılarını kabul etmek de Gazze’deki büyük yıkımı, sivillerin topluca cezalandırılmasını, işgali ve yerleşim politikasını haklı çıkarmıyor.

Kürtlerin özgürlüğü ile Filistinlilerin özgürlüğü birbirinin karşıtı değil. Bu iki halkın haklarını karşı karşıya getiren bir siyaset, devletlerin güvenlik hesaplarını halkların ortak geleceğinin önüne koyuyor.

Kürtlerin kendileri için talep ettiği hukuk ile Filistinliler için savunulan hukuk arasındaki tutarlılık, demokratik toplum düşüncesinin bölgesel inandırıcılığını da belirleyecek.

Demokratik toplum yalnızca Kürtlerin kendi içinde nasıl örgütleneceğine ilişkin bir öneri değilse, başka halkların acıları karşısında ürettiği karşılıkla da anlam kazanır. Bir halkın güvenliği başka bir halkın sürekli baskı altında tutulmasına dayanıyorsa, orada güvenlikten çok yeni çatışmaların zemini oluşur.

İlişki ne zaman araçsallaştırmaya dönüşür?

Kürtlerin herhangi bir devletle kurduğu her ilişkiyi araçsallaştırma olarak görmek doğru değil. Siyaset ve diplomasi ilişki kurmayı gerektirir. Özellikle kendi devleti bulunmayan ve hakları yaşadığı ülkelerde güvence altında olmayan bir halkın uluslararası ilişkilerden bütünüyle uzak durması beklenemez.

Fakat ilişkinin niteliğini anlamaya yarayacak bazı sorular var.

Kürtlerden kendi demokratik programları yerine başka bir devletin güvenlik hedeflerine göre hareket etmeleri mi bekleniyor? Destek yalnızca askerî faaliyetlere mi veriliyor, yoksa toplumun demokratik kurumları da önemseniyor mu? Kurulan ilişkiler toplumun bilgisine ve denetimine açık mı? Bu ilişkiler Kürtlerin komşu halklarla bağını güçlendiriyor mu, yoksa onları yalnızlaştırıyor mu?

İlişkinin bir tarafı bütün kararları alıyor, Kürtlere yalnızca sahada uygulama görevi bırakıyorsa artık eşit bir ortaklıktan söz etmek zorlaşır.

Asıl ayrım, kısa vadeli bir imkânın ne zaman uzun vadeli bir bağımlılığa dönüştüğünü görebilmekte ortaya çıkıyor.

Dış desteğin silahlandırmayla sınırlı kalması bu açıdan önemli bir işaret. Hukuk, diplomasi, ekonomik kalkınma, insan hakları gözlemi ve demokratik kurumların güçlendirilmesi de ilişkinin parçasıysa farklı bir zeminden söz edilebilir.

Bir bölgesel gücün başka bir devlete karşı verdiği silah geçici bir üstünlük sağlayabilir. Toplumun kendi kurumları ise daha kalıcı bir güç yaratır. Dış ilişki bu kurumları güçlendiriyorsa dayanışmaya, onların yerine geçiyorsa bağımlılığa yaklaşır.

Nasıl bir ilişki mümkün?

İsrail’le bütünüyle ilişkisiz kalmayı önermek gerçekçi değil.

İsrail bölgenin askerî, siyasi ve teknolojik güçlerinden biri. Kürtler de kendi geleceklerini ilgilendiren meselelerde İsrail dâhil bütün aktörlerle görüşme ihtiyacı duyabilir.

Bu noktada asıl soru, ilişkinin hangi ilkelere ve hangi toplumsal denetime dayanacağıdır.

İran’la yaşanacak bir savaşta Kürtlere yalnızca başka bir devletin kara gücü rolü veriliyorsa, bunun Kürt toplumuna ne kazandıracağı ve ne kaybettireceği tartışmanın merkezine yerleşir. Suriye’nin sürekli zayıf ve parçalı kalması üzerinden bir alan açılıyorsa, bunun Kürtlerle birlikte yaşayan Araplar, Süryaniler, Ermeniler ve diğer topluluklarla ilişkilere yansımaları da önem kazanır.

Filistin halkının haklarını görmezden gelen bir İsrail ilişkisi, Kürtlerin kendi hak mücadelesinin ahlaki ve siyasi zeminini de zayıflatır. Aynı biçimde İsrail’den gelen her açıklamayı Kürtlere karşı düşmanlığın gerekçesi yapan bir yaklaşım da Kürtleri bölgesel diplomasinin dışına itmekten başka sonuç üretmez.

Gizli ve denetimsiz bağlantılarla açık diplomasi arasındaki fark burada önem kazanıyor. Kürt toplumunun bilgisi, kurumları ve siyasal iradesi ilişkinin dışında bırakıldığında, alınan kararların kimin adına verildiği sorusu büyür.

İsrail’in İran, Suriye veya Türkiye ile yaşayacağı bir gerilimde Kürtlerin nasıl bir tutum alacağına Tel Aviv’in karar vermesi başka, Kürtlerin kendi kurumlarında tartışarak karar vermesi başka bir şeydir.

Kendi güvenliğini başka halkların güvensizliği üzerine kuran bir siyasetin demokratik toplum iddiasıyla nasıl bağdaşacağı temel sorulardan biri. Bu soru, dışarıdan verilmiş bir öğütten çok Kürtlerin yaşadığı tarihsel deneyimin içinden anlam kazanıyor.

İsrail’in Kürtlere ihtiyacı olabilir. Kürtlerin de bazı dönemlerde İsrail’le ilişkiye ihtiyacı olabilir. Ancak ihtiyaç ile kader ortaklığı aynı şey değildir.

Kürt hareketinin geleceği Tel Aviv’in, Washington’un, Moskova’nın veya başka bir başkentin planına bağlandığında aynı bağımlılık riski yeniden ortaya çıkıyor. Kürt toplumunun kendi sözünü söyleyebilmesi ve bölge halklarıyla kuracağı demokratik ilişkiler ise daha kalıcı bir güvence ihtimalini güçlendiriyor.

Bu bir kapanma veya dünyadan uzak durma çağrısı değil. Dünyayla ilişki kurarken kendi iradesini kaybetmeme arayışıdır.

Bir sonraki bölümde dış güçlerden Türkiye’nin içine döneceğiz. Barış sürecinin ilerlemesini istemeyen, farklı nedenlerle Öcalan’ı, DEM Parti’yi ve Kürt hareketini hedef alan görünür ve görünmeyen odakları ele alacağız.

Editörün Notu: Munzur Press’te yayımlanan köşe yazılarında dile getirilen görüş, değerlendirme ve ifadeler yazara aittir; Munzur Press’in editoryal görüşünü yansıtmaz.
Silahlı Mücadeleden Demokratik Topluma-5
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter