‘Düz’lük…
Her adımımız her davranışımız geçmişten izler taşır. Sorunlu geçmiş eğer izin verirsek asla yakamızı bırakmaz. Yeni sandığımız bir çok şey aslında eskinin güncellenmiş halidir. Hayatlarında radikal değişimler yapmayanlar geçmişin/ eskinin anaforuna takılır ve bu bir döngüye dönüşür. Döngüler/tekrarlar yorucudur. Bir şeyler katmaz sadecde alır, yıpratır. Her defasında “başasarmak” her birimizi Sisifos’a dönüştürür ve sonrasında hayatın dışına atar. Düz bir yolda yürümek ilk başlarda insanı yormaz, hoş gelir. Ancak zamanla sıkıcılaşır ve yorar. “Düz” olan sevimsizdir. Heyacanı, adrenali, süprizleri, soruları ve sorunları yoktur. Merak uyandırmaz. “Düzlük” zamanla beyni tembelleştirerek köreltir. Böylece insan en temel yetisini düşünme ve yaratma yetisini kaybeder; yataylaşarak sürüsel figür haline gelir. Aradığı tek şey sürünün kendisi olur! Ayrı da düşse her defasında sürüye döner, dönmeye çalışır.
Merak (ilgi), yaratıcılığın yeniliğin dolaysıyla politik-sosyal bilimin de çıkış noktasıdır. Tüm buluşlarda olduğu gibi, politik değişimlerin başlangıcında da merak vardır. “Başka hayatlar, başka dünyalar, başka idari biçimler mümkün müdür, varsa nasıldır, nasıl olmalıdır?” gibi soruların uyandırdığı merak insanı tekdüzeliklerden, kısır döngülerden alarak adrenali yüksek, bilinmeyeni çok, çelişki ve çatışmaları olan engebelli, inişli çıkışlı yollara çeker. “Tekerrürden” kurtarır. Tekerrür (tekrar) ise, sadece hayatı boğmaz, bireyi de yorarak akışa sürükler. Ve insan, yaşam yolculuğunun önemli bir aşamasında, İspanyol filozof ve yazar George Santayana’ya atfedilen “hayat tekerrürden ibarettir” gafletine düşerek devrimci yaratıcı kimliğini kaybeder.
Kaybeden insan sürüklenmekle kalmaz, yaşadığı sosyal çevreyide bu trajik sürüklenişin paydası yapar. Özgürlüğü özgür bireyi değil, sürüleşmeyi propaganda ederek “tekerrüre” ve “tevekküle” su taşır. İnsanın evrensel düşünü, yeni dünya arayışını, kökeni Cebriyye mezhebinden gelen, insanın iradesini, tercih hakkını yok sayan kaderciliğe teslim eder. Böylece toplumdaki merak duygusu kaybolur. Tekdüzelik kabul görür. Dünyayı değiştirme güzelleştirme yerine, dünyada “yer kapma” isteği baskın duygu haline gelir.
Başlangıçta dışsal olan değişim içeren çelişkiler, hareketlenmeler, kavgalar içedönükleşerek yozlaşır. Böylece toplum ve birey; enerjiyi, bilgiyi, bilimi, birikimi, beceriyi, tekniği, doğayı, ilişkileri, kendi içinde tüketerek bireysel “yer tutma” (yer kapma) çabasına kurban ederek piranalara dönüşür.
Özellikle birer kapitalist merkez olan metropollerde daha çok görüyor yaşıyoruz. Histerik ataklarla bir birini ezen, çiğneyen, geçmeye, yer yapmaya, sıra almaya çalışan, tartışmaya konuşmaya gelmeyen ve asla dinlemeyen, haklara saygılı olmayan bireyler ve bu bireylerden müteşekkül toplum görüyoruz. Sadece görmüyoruz böyle bir topluma içinde hızla yozlaşıyoruz.
Önce tekrara, sonra tevekküle oradan yokluğa ve yozlaşmaya evrilişin trajik hikayesidir bu!
Yeniden başlamalıyız. Başlamak için arınarak, önce kendimizi kazanmalıyız. Öğretilmiş davranışları, şartlı refleksleri merkezci doğmaları, dayatmaları, alışkanlıkları, geleneksel refleksleri, kodlanmış davranışları bırakmalıyız. Başka verilerden, fikirlerden, önermelerden, başka zeminlerden, küllerden değil, kendi küllerimizden bir daha doğmaya ahdetmeliyiz.
Delil Karakoçan
