Türk-Kürt İlişkilerinde Evrimsel Süreç: Siyasetin Simbiyotik Evrimi
Politika bir ilişkiler ve çözüm sanatıdır. Ancak tek başına bir anlam ifade etmez. O, güçlü bir felsefi, teorik zeminden ve tarihsel birikimden beslenir. Bu zemin olmadı mı, politika çöker. Kürtlerdeki güncel politik zorlanmanın temelinde de bu felsefi-teorik ve tarihsel arka planın doğru kavranmamış olması vardır. Özellikle çelişkiler ve ondan beslenen “karşıt kutuplar” saptamasının dayandığı “uzlaşmazlık” fikrinin, “evrim dışı” bırakılmış olması politikayı kısır döngüye almış gibidir…
Ana konumuza dönersek: Zıtlar sürekli etkileşim halindedir. Karşıtlar birbirlerinin “anlam”ını oluştururlar. “Anlam ve aidiyet” karşıtların varlığıyla somutlaştığı gibi, hayatta kalmalarını da sağlar. Burada varlık; “çekerek”, “kapsayarak” değil, “iterek”, “ötekini dışlayarak” oluşur. Ancak “ortak alan”ları yoktur. Birbirini çekenlerin değil, itenlerin “ortak alanları” olamaz. Klasik anlamda bir savaş-şiddet prensibidir bu.
Şiddet Aklından Ortak Alana: Paradigmanın Felsefi Dönüşümü
Güçleri ortak alanda idrak etmeyen ya da buna karşı çıkan akıl, evrim dışıdır ve şiddet aklıdır. Bu akıl, sadece bilinçsel olarak değil içgüdüsel olarak da hâlâ çok etkindir.
Oysa “şiddetten şiddetsizliğe geçiş”, “şiddet prensibi”ni geçersiz kılar ve “varlık”, “varoluş” için gerekli “ortak alan”ı hazırlar. Paradigma da böyle bir alana ihtiyaç duyar. Paradigmasal değişimin temel özelliklerinden biri, birbirlerine alan bırakmayan şiddet-savaş prensibinden; birbirlerine “ortak alan” açan anlayışa geçiştir. Pratik politika bunu içsel bir değere dönüştürdüğü oranda ilerler.
Her fikir elbette karşıtı ile vardır ve bunun içerdiği “çatışma” daha üstün sentezler yaratır. “Anlam”ın oluşumu da bu yolu izler. Ancak “anlam”, çatışmalı siyaset ya da toplumlarda ötekini kapsamaz. Tekil kalır. Siyasal bağlamda erildir; “bütün(lük)” oluşturmaz.
Fark edilmeyen şudur: Paradigma salt politik bir “yön değişikliği” değildir; felsefi bir değişimdir. Reel politikacıların politik yanı alırken felsefi yanı ıskalamaları paradigmayı anlamsız kılar. Bu da içten bir tasfiye süreci başlatır. Bilim bizlere “karşıtların birliği”nin muazzam bir döngü oluşturduğunu söyler. Bu döngü yeni siyasal ve toplumsal popülasyonlar yaratır. Bu popülasyonda “anlam” ve “varlık” çatışmalarla değil, birinin ötekine duyduğu gereksinimle oluşur. Kürtlerin ya da Türklerin birbirlerine duyduğu gereksinim sadece politik açıdan değil; “anlam”ın toplumsallaşması açısından da bir zorunluluktur.
Doğanın Kusursuz Diyalektiği: Mutualizm ve Sosyal Evrim

Sosyolojik evrim de böyle gelişir. Sosyal evrim, karşıtları dışlamaz, özgür temelde uyumlanmasını amaçlar. Buna mutualizm ya da simbiyotik evrim / simbiyotik ilişkiler de denebilir. Doğa bu konuda oldukça cömerttir; örneklerle doludur.
Mutualizm; farklı canlı türlerinin karşılıklı olarak fayda sağladığı ve birbirinden ayrılmadığı ilişki biçimidir. Burada canlı türleri hayatta kalmak için birbirlerine mutlak bağımlılıkla yaşar. Dediğimiz gibi örnekleri çoktur: Mercanlar ile algler gibi… Mantarlar ile bitkiler gibi… Arılar ile çiçekler gibi… Nasıl mı? Örneğin algler, mercanlara besin ve oksijen sağlar; mercan da ona güvenli bir barınak olur. Biri ötekinden yararlanırken, öteki de ondan yararlanmış olur. Mantarlar topraktan su ve mineral emer, bitkiye aktarır; bitki ürettiği şekeri mantarla paylaşır. Bu mutualist ilişki aynı zamanda “ortak yaşam ilişkisi”dir. Kusursuz gibidir.
Romantik Kardeşlikten Rasyonel Ortaklığa: Türk-Kürt İlişkilerinde Simbiyotik Gelecek
Türk-Kürt ilişkisi de böyle bir ilişkiye evrilmiş gibidir. Ya da evrimi kaçınılmazdır. Evrimsel süreçte simbiyotik ilişkilerin özü şudur: Başlangıçta zararlı olan türlerin zamanla birbirlerine uyum sağlayarak enerji tasarrufu ve avantaj elde etmeleriyle gelişir. Sosyal evrim; Türk-Kürt ilişkilerinde de bu diyalektiği zorunlu kılar. Başlangıçta birbirlerine “zararlı” gibi görülen ve pratik olarak da öyle olan ilişkilerin “uyumlanma” yoluyla yakınlaşmasına ihtiyaç vardır.
Türk-Kürt ilişkisini soyut, “romantik bir kardeşlik” söyleminden çıkarıp, doğadaki gibi rasyonel bir hayatta kalma ve uyumlanma zorunluluğunun yarattığı ilişkiye oturtmak sadece tarihsel bir zorunluluk değil; olgunun doğası gereğidir. Bu evrimsel zorunluluk, savaş ve şiddetin hâkim olduğu Ortadoğu’da Türk ve Kürt “ortak zeminine”, “anlam”da ortaklaşmasına ihtiyaç duyar. Bu da enerjiyi olumlu anlamda birleştirir.
Siyasetin simbiyotik evrimidir bu. Diyalektiği de diyebiliriz. Halkları tek bir “anlam”da birleştirecek olan da budur.
Anlam ise kavrayıştan doğar. Kavrayış gelişmedikçe, paradigma köksüzleşir ve tıpkı anlam gibi zamanla çöker.
