Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Gölgeden Işığa: Kürt Toplumsal Rönesansı

Gölgeden Işığa: Kürt Toplumsal Rönesansı

featured
Gölgeden Işığa: Kürt Toplumsal Rönesansı

Biz Kürtlerin kültür, sanat ve edebiyatın; kimlikleşmeye eşlik ettiği ve büyük oranda orada kaldığı zaman diliminden, toplumsal zaman dilimine sıçraması böyle bir aydınlanmanın başlangıcı olabilir.

“İnsan doğasının gölgeleri” vardır. Bu gölgeler, “Kendisinden bile sakladığı, yüzleşmediği karanlık tarafları ifade eder.”  Bu “karanlık”, galaksiler yutan karadelikler gibidir. Her şeyi yutar. Gerçekler, bireysel ya da kolektif idealler, hedefler, özlemler, düşler bu karadeliklere çekilerek yok olur. Gölgelerimiz ki ötekinde yarattığımız düş kırıklıklarının rahmidir. Bel bağlayanlarda, umut edenlerde, beklenti içinde olanlarda yarattığı düş kırıklıklarının rahmi…

O halde aydınlık ya da aydınlanma nedir? Biz gerçek anlamda “aydın(lanmış)” mıyız? Buna “evet” demek isterdik ancak maalesef değiliz. Aydınlanmaya heves eden ancak disiplinini oluştur(a)mayan bireylerden müteşekkil paradokslarla dolu bir hâlâ/hayli geleneksel topluluğuz. Aydınlanmanın değil, gölgelerin ve cehaletin ayak izlerine basarak “ilerliyoruz.” İnsanlık tarihinin “en ileri sosyolojisini” yaratma iddiasında olduğumuz halde, özgür ve modern dünyaya doğru genel/geleneksel/kurgusal fikirlerin takunyalarıyla yürüyoruz.

Aklımızı kullanmaya cesaret etmek…

Aklımızı kullanmaya cesaret etmek…

Aydınlanma, en temel anlamıyla insanın kendi aklını kullanma cesaretini göstererek dogmalardan, ön yargılardan ve başkalarının rehberliğinden kurtulup özgürleşmesi sürecidir.” Sanırım en güncel ve rafine tanımı budur. Her türlü otoriterleşmeye, statik düşünce ve kavrayış biçimine karşı bilgi ve bilime dayalı direnç oluşturmaktır.

Peki, kendi aklımızı kullanıyor muyuz? Dogmalardan, ön yargılardan, statik düşünce biçimlerinden, başkalarının yönlendirmelerinden kurtulmuş muyuz? Her fikri, her adımı, her kararı eleştiri süzgecinden geçirecek özgür reflekslerimiz var mı?

Aydınlanma; birikim yaratmak, “bilmek” değil, “yolda olmak”tır. Salt okuyarak, bilgi edinerek aydınlanamazsınız, sadece “öğrenmiş” olursunuz. İleri fikirleri tekrar ederek ya da alıntılayarak düşün insanı olamazsınız.  Bir iş tutmak, bir yapı içinde yer almak, işçi karıncalar gibi çalışmakla da bunu sağlayamazsınız. Çünkü tüm bunlar bir “an”la, belli bir “somut durum”la sınırlıdır. “Yolda olmak” ise, sürekli bir arayıştır. Karl Jaspers’in bir formülüdür. “Kesin cevaplara ulaşmaktan ziyade, sürekli sorgulama, hakikati arama ve düşünme sürecinin kendisini” ifade eder.

Bu bağlamda aydınlanma daha komplike daha bütünlüklü bir süreç olarak gelişir. “Bilmek” değil “olmak”tır, “yol gitmektir.” Sürekli arayış ve “yolda olmak, yol almak” eylemiyle özgür bireyler olmak; sonra özgür aklını kullanarak toplumsal sürece dahil “olmak”tır, aydınlanmak. Kültür, sanat, edebiyat, siyaset, felsefe her alanda sorgulamalar yoluyla yeni veriler/örgüler yaratmaktır. “Olmak” ve “yolda olmak”, varoluşu anlamlandırır!

Aydının temel özelliği ve tefekkür…

Bir aydının temel özelliği entelektüel oluşu değildir. “Olmak”la, varoluşa anlam kazandırmaktır. Eleştirel ve sorgulayıcı yapısıdır. Birey bu yapısıyla var olanın gerisinde duran gerçeği arar, nedenselliği önemser, toplumsal sorumluluk üstlenir. Her durumda değişim ve gelişim odaklı olur. Daha da önemlisi tefekkürü yaşar…

Nedir tefekkür? Derin düşünme, akıl yürütme, olayların arka planını görme ve sorumluluklarının bilincine vararak “kendi” olmayı başarmaktır. Toplumsal bağlamda ise bu bir tür Rönesans’tır.

Yeni bir rönesans…

Başta Kürtlerin ortak coğrafyada yeni bir rönesansa, yeni bir aydınlanma dönemine ihtiyacı vardır. Rönesans’ın özü nedir? Orta Çağ despotizmine karşı bilim, felsefe, sanat, edebiyatta yeniden doğuşu tanımlayan kültürel-entelektüel aydınlanma ve değişimdir.

Bilim ve sanattaki güçlü ve köklü açılımlar insan odaklı düşünceyi, örneğin hümanizmi güçlendirmiştir. Hümanizm; sevgiyi, üretmeyi, paylaşımı, ortaklaşmayı, sorumluluk duygusunu, kolektif çabayı temel bir yaşam ve davranış biçimi olarak önermiştir. Ancak 14.-17. yüzyıllar arasında gelişen, klasik ilk çağ yani Antik Yunan’a dayanan, ağırlıkla da bu dönemin bilim ve sanat akımlarını taklit eden bir rönesans olmamalıdır bu… Bilindiği gibi Orta Çağ despotizmine karşı gelişen rönesans, yenilikçi açılımları olsa da Antik Yunan’ı referans almış ve bir bakıma ona duyulan özlemin derin izlerini taşımıştır.

Gereksenen rönesans; bu anlamda “geçmişe özlem” değil, yeni bir toplum ve dünya için gerekli değer ve argümanları yaratan, toplumsallıkta evrenselizmi oluşturan bir rönesans olmalıdır. Entelektüel üretkenlikle sınırlı kalmayan özgür bireyler olarak “kendi” olmayı başaran; “yolda olmak” fiiline uygun eylemde bulunan bir rönesans…

Nasıl? Sorusunun zamansal yanıtı…

Biz Kürtlerin, kültür, sanat, edebiyatın; kimlikleşmeye eşlik ettiği ve büyük oranda orada kaldığı zaman diliminden, toplumsal zaman dilime sıçraması böyle bir aydınlanmanın başlangıcı olabilir.

Yoksa birçok sosyal mücadele tarihinde görüldüğü gibi, yaratılan ve yaratılacak her şey sadece acı eşiğini yükseltir. Yüzleşemediğimiz gölgeleri, içimizdeki karanlığı büyütür. Zihnin belirsizliğini arttırır.   Her şey, “parti için”, “iktidar için”, “erk için” olur ve insan aklı ve aklın çiçeklendiği yaratıcı becerileri, bu döngü içinde kaybolur.

Tekelciliğin bağışlanmaz günahları…

Bu döngünün kaynağı ise “Tekelcilik” ya da “Tekelci” anlayış ve siyasettir. Şunu biliyoruz: Bilim, bilgi, kültür, sanat, edebiyat tekeli oldukça tüm bunlar belli bir merkeze bağlı kaldıkça/oldukça aydınlanma olamaz. Her birimizdeki karanlığı ürkütücü biçimde büyütür. Bireyden-topluma doğru genişleyerek gerçek karşılığını bulan “yeniden doğuş” bloke olur. Tekelcilik, inanılmaz biçimde gölgelere eşlik eder ve doğası gereği bilimin, bilginin, kültür-sanatın, felsefenin özgür gelişesine olanak tanımaz.

Bireyin, “dogmalardan, ön yargılardan ve başkalarının yönlendirmelerinden kurtulup özgürleşmesi” anlamına gelen aydınlanma, tekelci-merkezci anlayış altında ezilir. Böylece tüm ışıklar kapanır ve her birimiz için yeni bir karanlık çağ başlar. Bu karanlık çağda istek ve amaçlarımızla değil sadece gölgelerimizle yaşar oluruz! Partiler, iktidarlar, devletler, merkezler belki büyür ancak her birimiz, otoriter yapılar altında gölgelerimizle baş başa kalır ve küçülürüz.

“Açıklanmamış karanlık”tan çıkış…

“Açıklanmamış karanlık”tan çıkış…

Açıklanmamış, itiraf edilmemiş “çöküş” olmasa da bir gerileme dönemindeyiz.  Her gerileme her çöküş, Gramsci’nin de belirttiği gibi: “Entelektüel ve ahlaki bozukluğu da beraberinde getirir. En kötü dehşetler karşısında dahi umutsuzluğa kapılmayan ve her türden aptallığa meyli olmayan, ayık, sabırlı insanları yaratmak zorunludur.”

Gölgelerimizle; kendimizden bile sakladığımız, yüzleşmediğimiz karanlık taraflarımızla aydınlanarak vedalaşmalıyız! “Herkes aklını kullanmak yerine inanmayı seçmiştir.” Immanuel Kant bu sözü sanki biz Kürtler için söylemiştir. Sadece inanarak ve inandıklarımıza iman ederek ideallerimizin izini süremeyiz. İnanç ve iman sisteminden analitik akıl sitemine geçerek; karanlığı bilinir kılarak aydınlanabiliriz.

C.G. Jung’un belirttiği gibi “İnsan, ışık figürlerini hayal ederek değil, karanlığı bilinçli hale getirerek aydınlanır.”

Gölgeden Işığa: Kürt Toplumsal Rönesansı
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter