Ekonomik buhran dönemlerinde insan zihni, belirsizliğin ve güvensizliğin yarattığı derin kaygı karşısında, evrimsel bir refleksle arkaik kimliklere sarılır. Modern bireysellik ve rasyonel kalkınma vaatleri çökerken, etnik köken, din, ulus, kabile ya da “biz ve onlar” ayrımına dayalı kadim aidiyetler yeniden canlanır. Bu tutunma, bir savunma mekanizmasıdır; çünkü arkaik kimlikler, somut, duygusal ve tarihsel derinlik barındırır; bireye “ben buraya aitim, köklerim var, düşmanım net” hissi verir. Para, iş ve gelecek kaybolduğunda, soyut ekonomik sistemler yerine kan, toprak, inanç ve gelenek gibi elle tutulur semboller devreye girer.
Oysa bu refleks, insanın özgürlük arayışının bir öznesi olmasının önündeki en önemli engellerden biridir. Gerçek özgürlük, bireyin kendi varoluşunu sorgulayabilmesi, yeni yollar açabilmesi ve zincirlerinden kurtulabilmesiyle mümkündür. Arkaik kimliklere bu kadar güçlü bir şekilde tutunmak ise bireyi, hazır kalıpların, miras alınmış düşmanlıkların ve kolektif travmaların esiri haline getirir. Kişi, “biz”in içinde eriyerek, kendi bireysel iradesini ve eleştirel aklını askıya alır. Tam da bu noktada paradoks ortaya çıkar: Bu aynı mekanizma, kapitalizmin insan bilincinde tekil ve sürekli olarak kendini yeniden üretmesinin en güçlü sebeplerinden biridir.
Kapitalizm, kriz anlarında insanları özgürleştirmek yerine, onları daha derin bir bağımlılığa iter. Ekonomik güvensizlik arttıkça, bireyler rasyonel ekonomik fail olmaktan çıkıp, duygusal ve kimliksel sığınaklara koşar. Bu sığınaklar ise piyasanın yarattığı boşluğu doldurur. Milliyetçi popülizm, dini muhafazakârlık ya da aşiretsel dayanışma söylemleri, sistemin yarattığı maddi yıkımı kültürel ve duygusal bir anlatıyla örtbas eder. Böylece kapitalizm, kendi yarattığı krizi aşmak için kullandığı araçları da yine kendisi üretmiş olur. İnsan, özgürleşme potansiyelini arkaik kimliklerin kollarına bırakırken, sistem hem maddi hem de zihinsel olarak tahkim edilmiş olur.
Sonuç olarak, bu döngü kırılmadıkça ne gerçek bir özgürlük ne de kalıcı bir ekonomik adalet mümkün görünmektedir. İnsan, korkusuyla yüzleşmedikçe ve arkaik kalkanlarını bir kenara bırakmadıkça, hem kendi özgürlüğünün hem de daha insani bir düzenin önündeki en büyük engeli kendisi olmaya devam edecektir. Krizler, sadece ekonomiyi değil, insan ruhunun en eski travma ve yaralarını da açığa çıkarır. Eşitlikçi ve özgürleştirici bir kolektif bilinçle yeni bir dünya kurmanın birçok yolu olduğu söylenegelir elbet. Ancak döngünün kırılması, krizden çıkış, komünal bir bilinçle, “biz”i arkaik değil, eşitlikçi ve özgürleştirici bir dayanışmaya dönüştürerek mümkün olacaktır…
