1. Bölüm: İnsanın ‘kendi ve öteki’yle problemi
İnsan yaşadıkça problemler de yaşar. Çelişkileri olur. Yaşam süreci, bilgiyi deneyimler ve yeni fikirler yaratır. Çelişkiler onu uyarır ve çözümü bireyin kendini tanımasını sağlar. Burada “temas” yani öteki’ne tensel ve ruhsal dokunmaların yarattığı duygulanımlar önemli rol oynar. Düşünsel olarak insanı etkiler ve kendi hakkında “iyi”, “kötü”, güzel”, “çirkin”, “güçlü”, güçsüz”, “iradeli”, “iradesiz”, “akıllı”, “aptal” gibi yargılara götürür. (Buna “yargı” mı demek gerekir yoksa “vargı” mı? Samimi olmak gerekirse karar veremedim; ama “yargı”yı kullandım. Okuyucu doğru kavramı bulacaktır.)
Bu yargı, bireyin kendi hakkında ulaştığı ilk sonuçtur. Doğru ya da yanlış olabilir. Her iki durumda da birey, yaşam içindeki yeri ve önceliklerini de buna göre belirlemiş olur. Yargının sorunlu olması durumunda, öteki ile uyumda zorlanır. Ve bu zorlanma çelişkisine dönüşür.
Birey tarihi ve yaşamı üç ana olgu üzerinde şekillenir. Bunlar şöyle sıralanabilir: Kendini tanımak… Sosyo kültürel ortamını belirlemek… Ötekiyle olan (birey ya da toplum) çelişkisini çözmek…
Kendini tanıdıkça yaşayacağı kültürel alanı da belirler ve bu alanda ötekiyle yakınlaşır. Problemini çözmenin zeminini bulur ya da yaratır. İlgisiz (eylemsiz) kalması durumunda ise, genellikle yalnızlaşır. Dahası bir tür “dışlanmışlık hissi”ne kapılır. Korkar. Korku ise, bireyi paranoyal döngüye alarak boğar.
“Çatışma tercihi” de benzer sonuçlar verir.
Kültür de (öncelikle davranış kültürü) fonksiyonel olarak aynı üç ana alan üzerinde oluşur. Bireyi bir yönüyle karmaşık, paradokslarla dolu, kendiyle ve ötekiyle çelişik hale getiren de alanlar arası uyumu başaramamış olmasıdır. Alanlardan birini ya da birkaçını ihmal etmiş olması problemi ivmeleyerek daim kılar…
Kendine karşı “kötülük süreci”

Her insan, kendini tanıma ve tamamlama eylemini ihmal ettikçe düşünsel, ruhsal, inançsal kırılmalar yaşar. Böylece “hata yapmaya” yatkın hale gelir. “Kendime hakim olamadım, dayanamadım” gibi serzenişler, otokontrol ya da özdenetim zayıflığı olarak karşımıza çıkar. Böylece kendine karşı bir “kötülük süreci” başlatır. Ötekinden/toplumsal çoğuldan rahatsız olduğu kadar kendinden de rahatsızdır artık! Bu “ikili rahatsızlık” (kendinden ve ötekinden) kötülüğü besler. Birey, toplumsal özne olamadığı gibi, kendi hayatının da belirleyeni, “bilinçli ve iradeli öznesi” olma şansını kaybeder. Daha da önemlisi, yaşamla olan bağı yeni/yıkıcı bir biçim kazanmış olur.
İnsan algıda seçicidir. Bu özellik düşünsel/zihinsel ayıklama ve sadeleşmeyi de sağlar. Rahatsız edici birikimleri (olay, düşünce, davranış, anı, yaşanmışlık vs.) “çöp kutusu”na gönderir. Ancak yine de “bilinçaltı” onu (istenç dışı) depolamaya devam eder. Şaşırtıcı biçimde hiç beklemediği anlarda karşısına çıkarır.
“Bilinçaltı”nın onay görmeyen sadakati ve deneyimleme…
Her insan, kendi iradesine sosyal varlığına belli ölçüde hükmedebilir. Ancak “bilinçaltını” aynı yoğunlukta kontrol edemez. Bilinçaltı, en uzun en zorlu zaman dilimidir. “İkinci ‘ben’” gibidir. Travmalarla doludur. Çoğu zaman “ölüme kadar” sana eşlik eder. Birey kaçtıkça, o kendini daha çok gösterir, daha çok hatırlatır. Zihin onu istemese de o zihni ister, rahatsız edici “sadakatini” sürdürmeye devam eder. Böylece bireyin yaşadığı sorun ve çelişkilere bir de bilinçaltı faktörü eklenmiş olur. Bilinçaltı çoğu zaman zihni hazırlıksız yakalar ve kendini dışarı atarak şaşırtır.
İnsanın “düşünen, alet yapan, üreten canlı varlık” olmasının yanında bir başka önemli özelliği vardır: Deneyimleme, muhakeme etme yetisi! İnsan deneyimleyerek kendini tanımlar. Tanımlayarak da kendini tamamlar. Bu süreçte kişinin kendi yetisi, kendi eylemi belirleyicidir.
Thomas Merton, “Her şeyden önce, tüm insanların ortak bir hedefi bulunmasına karşın, her birey aynı zamanda korku ve titremeler içinde kendisi için, kendi kişisel kurtuluşu için çalışmak zorundadır.” der ve şöyle devam eder: “Ama son çözümlemede birey kendi yaşamını yaşamaktan ve ‘kendini bulmaktan’ sorumludur. Eğer o sorumluluğunu başkasına aktarmaya çalışırsa kendi varoluşunun anlamını öğrenmede başarısızlığa düşer.”
İnsan son tahlilde kendi emeğinin ürünüdür.

Kendini bilmeyen, çözümleyemeyen birey, elbette kolektife ihtiyaç duyar. Leo Buscaglia “Bir tohumu ektiğimizde bundan çiçeğin çıkması, bir bilgiyi paylaştığımızda bir başka kişinin de bu bilginin sahibi olması, birisine gülümsediğimizde onun da bize gülümsemesi beni sürekli tinsel deneyim içinde yaşatıyor” der. Ancak hiçbir kolektif, hiçbir deneyim, yaşanmışlık, hiçbir felsefe, hiçbir sosyal bilimci onu tam ve gerçek anlamda tanımlayamaz. Açığa çıkaramaz.
İnsan, son tahlilde kendi bireysel emeğinin ürünüdür ve ancak kendi içinde vardığı sonuçlar, oluşturduğu tanımlar ve öznitelikler üzerinden kendini onarabilir.
Böyle de olsa, Leo Buscaglia’nın “tinsel deneyim”i üzerinde durmak gerekir. Zira, bireyin dokunma, deneyimleme, gözlemleme yoluyla edindiği bilgi ve bunun yarattığı düşünsel, ruhsal sonuçlar önemlidir. Kişiliğin oluşması ve onarılmasında etkin bir yere sahiptir. Ve tüm bu tinsel deneyimler, (oluşma, arınma, sadeleşme) daha genel almamda kendini bulma ritüelinin önemli unsurlarındandır. Ve bu ritüeller bugün, neredeyse birey ve toplum hayatından tümüyle çıkmış olan yapıcı ruhu ve iradenin de önemle altını çizer…
(devam edecek)
Not: Gelecek bölüm: Ölümden muaf ruhların ve iradenin birey üzerindeki yapıcı rölü…
