Yeniden yapılanmada önemli konulardan biri de toplumun bir parçası ve toplumun ortak amaçlarının bir araya getirdiği insan gruplarından oluşan “topluluk”tur. Özellikle de topluluk-birey ilişkisinin niteliğidir. Önemseyişimiz iki önemli nedene dayanır: Birincisi; Kürtler yeniden yapılanıyor ve bu yapılanmanın hangi teorik-pratik değerler üzerinden gelişeceği önemlidir. İkincisi; Sovyet örneği vardır, değişim ve yeniden yapılanma her zaman doğru sonuçlar vermez. SSCB’nin geliştirdiği Glasnost ve Perestroyka pratiği bunun en iyi örneğidir. Burada odaklanılması gereken şey değişim ve yeniden yapılanmadan çok değişim dinamiklerinin niteliğidir.
Glasnost ve Perestroyka pratiğinin öğrettikleri
Örgütler, birlikler, komünler, kolektifler birer “topluluk”tur. Ancak önemli olan topluluk oluşturmak değil, toplulukların niteliğidir. Tüm toplumsal ağırlıkla da Sovyet ruhbilimcilerinin sorunu hayli irdelediklerini biliyoruz. Özellikle Makaranko’nun çalışmaları önemlidir. A.V. Petrovski de bir topluluğun üyeleri arasındaki etkileşim sırasında ortaya çıkan toplumsal-ruhsal görüngüleri irdeler ve buradan yola çıkarak beklenti karşılaştırması yapar: “Topluluğun bağlılığı, üyelerin topluluğu nasıl algıladıkları, topluluk içindeki bireyin genel durumu ve benlik saygısı, topluluğun hedefleriyle topluluktaki bireyin beklentilerinin karşılaştırılması” topluluk ve topluluk bireylerinin niteliğini belirler.
Hayli önemli bir konudur bu… Zira bu karşılaştırma topluluk ve topluluk üyelerinin niteliği kadar hedeflerinin ne olduğu ya da olabileceği konusunu da açıklar. Sovyet yeniden yapılanmasını boşa çıkaran yanlış tahliller değil; topluluğun (partinin) ve topluluk bireylerinin (kadro) yaşadıkları eksen kaymasıdır. Topluluğun hedefleriyle, topluluktaki bireylerin beklentileri arasındaki paradoks ve derin ayrışmadır. Bu da Glasnost ve Perestroyka açılımının kapitalist restorasyon ile sonuçlanmasına yol açmıştır. Topluluk (parti) birey ayrışması kaçınılmaz olarak kapitalist restorasyona yol açar. Bu bağlamda geriye dönüşün koşullarını hazırlayan “küçük meta üretimi” değil, siyasal kadroların (öncünün) yaşadığı eksen kaymasıdır.
Sovyetik deneyimlerin bize öğrettiği bir diğer husus, gerçek anlamda sosyalist kolektifler olmadan sosyalist inşanın olamayacağı gerçeğidir. “Devrim ve değişim”, özniteliğine uygun bireyler yaratmaz; kendi içinde bu değişimi gerçekleştirmiş bireyler değişim yaratabilir.
Demokratik güçlerin temel problemi…
Yeniden yapılanma sürecinin temel problemi de budur. Toplum-Topluluk (Parti/Öncü/Kadro) sorunsalının oluşturduğu paradokstur. Pratik sürecin, değişimin zorunlu kıldığı özniteliklere sahip olmayan birey ya da yapılar (çoğunlukla da eski birey ve yapılar) üzerinden geliştirilmeye çalışılması sadece politik bir hata değil aynı zamanda risktir. Bunda ısrar demokrasiyle değil, sistemin restorasyonu ile sonuçlanacaktır. Orta ve uzun vadede ise tasfiyecilik olacaktır.
Sorun “eski”nin yerine “yeni”yi koymak ya da eski yapıların yerine “yenisini” inşa etmek değildir. Biçimsel her değişim kaynakları tüketirken, kapitalist restorasyon ve entegrasyonu besler. Dahası yeni, kısa zamanda eskiyle özdeşleşir. Burada “eski” ve “yeni”ye yüklenecek anlam önemlidir. “Yeni”; eski birey, araç ve yapıların eski olmayanlarla yer değiştirmesi değildir. “Yeni”; paradigmayı ve öngördüğü toplumsal, kültürel, siyasal ve ahlaki değerleri özümsemiş bireyler ve bu bireylerin oluşturduğu siyasal, kurumsal örgülerdir. “Eski” ise mevcudiyet değil, bu örgülerle çelişen her şeydir. Herkestir, her birey tam da yapıdır.
Doğru yapıcı yaklaşım…
Bu bağlamda “Glasnost ve Perestroyka” sürecinin dramatik hatta trajik sonuçlarıyla karşılaşılmak istenmiyorsa:
BİR: Değişim ve yapılanma bir “üst yapı” sorunu değildir. Üst yapısal değişimlerle sonuca gidilemez. Parti, kurum, örgüt, yapı, birey değişimleri üstyapısal değişimlerdir; öze ilişkin değildir ve sadece biçimsel sonuçlar yaratabilir.
İKİ: Değişimin itici kuvveti toplumsal alan ve alan kolektifidir. Değişim öznesi olmayı başarmış bireylerin bu alanla kurduğu yaratıcı bağdır. Bu bağ olmaksızın yol alınamayacağı sadece güncel değil aynı zamanda tarihsel hakikattir.
Toplum ve topluluk ilişkisinde yaşanan eksen kayması giderilmeden, değişim olgusu demokratik içerik kazan(a)maz.
ÜÇ: Süreç bileşenleri öznelerden oluşur ve değişim-demokrasi arzulayan herkes, her birey ya da yapı öznedir! Sınıf tekeli, ulus-kimlik tekeli; öncülük, liderlik tekeli olamaz. Zira bu durum önce kastlaşmaya sonra da ayrışma ve tasfiyeye götürür.
DÖRT: Süreç, teknik olarak geçici -kolaylaştırıcı koordinasyonlarla geliştirilebilir. Bir “geçiş” rolü üstlenir. Kalıcı ve değişmez olamaz. Bu rol bitince yerini, demokratik ve doğrudan katılım yoluyla oluşan meşruluğunu toplumsal onaydan alan yatay yapılara bırakır.
BEŞ: Sürecin, toplumsal onaydan geçmemiş, dolaysıyla meşru olmayacak, çoğunlukla atanmış bireyler üzerinden yürütülmesi ya da yürütülecek olması hatalıdır. İradeye/ kutsallara sığınmış; öğretiyi inanca indirgeyen, dogmatik ve otoriteye bağlı ele alan teolojik anlayış ve refleksler yol aldırmaz.
Sovyetik deneyimler tarihsel roller oynadı; inkâr edilemez. Ancak halklarına ve tarihe karşı sorumluluklarını tamamlayamadan dağılıp gittiler. Kürtler de tarihsel roller oynuyor. Hayli de yol almıştır. Yollarına diğer halk, ulus ve toplumları kapsayarak yeni sosyolojiler, politik özneler yaratarak devam etmeleri son derece anlaşılırdır. Sovyetler örneğinde olduğu gibi önemli olan “Glasnost ve Perestroyka” değildir! Önemli olan bunu gerçekleştirecek özne olmayı başarmaktır.
