DOLAR

33,1952$% -0.11

EURO

36,0226% -0.6

STERLİN

42,8115£% -0.31

GRAM ALTIN

2.548,96%-1,98

ONS

2.400,85%-1,80

BİST100

11.156,20%0,15

BİTCOİN

2201084฿%4.00143

Tunceli AZ BULUTLU 24°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Delil Karakoçan

Delil Karakoçan

18 Temmuz 2024 Perşembe

Travmatik krizlerin nedeni bulundu: Sokak hayvanları!

Travmatik krizlerin nedeni bulundu: Sokak hayvanları!
7

BEĞENDİM

ABONE OL

Meğer Türkiye’deki temel problem sokak hayvanlarıymış da haberimiz yokmuş(!) Mesele kötü yönetim ve onu zincirleme izleyen pahalılık, işsizlik, hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, Ötekileştirme falan değilmiş; sokaklarda avare avare dolaşan canları istedi mi ‘yan gelip yatan’ köpekler, mini minnacık kedilermiş(!) Yaşanan devasa krizlerin, düzensizliğin, toplumsal hoşnutsuzluğun kaynağında da bu “insan dostu” kedi-köpekler varmış! Bundan olacak ki, derdest edilip bir yerde “uyutulma” süratiyle acısız katledilmelerine karar kılınmış!

Buna inanan çıkar, ancak “kargalar güler.”

Mesele yeni değil…

Gündem saptırma, siyasal iktidarı rahatsız eden temel sorunları şöyle biraz gerilere itme bir yana, mesele yeni değil. Tarih boyunca insanın, özelde rejimlerin kendi türü dışındaki canlılarla apayrı bir problemleri var! Genelde doğayı özelde  doğadaki canlıları (yırtıcı ya da yırtıcı olmayan) insanın hizmetkarı ve mutlak tüketim nesnesi olarak görmek! Bu yırtıcı anlayışa saplanıp almak!

İyi bilinir: Amerika’da Vahşi Batı’da, Afrika’da, Avrupa ve Asya’da “vahşi” hayvan avcılığı yapılır. Hayvanlar “vahşi” oldukları için değil; derileri, dişleri, boynuzları ve yağları paha biçilmez olduğu için katledilir.  Dünya da her yıl ortalama 50 milyondan fazla hayvan kürkü için öldürülür… Tilkiler, rakunlar, sincaplar, kaplanlar, filler, timsahlar, foklar, gergedanlar, vizonlar yok edilir…. Böylece doğa da muazzam bir denge oluşturan canlı türlerinin nesli bir bir yok edilir…

Dedik ya yeni değil. Hayvanlar, dünyanın her yerinde insanlar için sadece bir tüketim ve eğlence nesnesi hepsi bu! Canlı oluşları ve doğal dengeyi koruyor oluşları bir anlam taşımaz. Örneğin köleci Roma’da “Ölüm arenası”nda (Colesseum) “100 gün kutlamaları”nda binlerce hayvanın katledildiği sır değil.. Doğu toplumlarında öncelikle ve özellikle Araplar (daha çok Abbasiler) eğlenmek için  ölümcül horoz dövüşleri düzenler. Çinliler balık ve cırcır böceklerini dövüştürür. Kediler, köpekler, kuşlar anlamsız gerekçelerle ayrım yapılmaksızın sistematik biçimde katledilir.

Sadece bu da değil: 2. Dünya savaşı ön gününde İngilizler, “evcil hayvanların insancıl imhası için standart araç tabancası” uygulamasına geçerek bir hafta içinde 400.000’den fazla kedi ve köpek katleder. Büyük veba salgını cadılara ve onların kullandığı kedilere bağlanarak sayısız kedi imha edilir. Öte yandan 15. yüzyılda Kuzey Amerika’da korkunç bufalo katliamları yapılır. Hatta “Bufalo Bill” bu yolla ünlenir. Say say bitmez…

Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemleri…

Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemleri de pek farklı değil. O da Avrupa’yı örnek alır. Köpekleri toplayarak ya da imha ederek “köpeksiz sokaklar” oluşturmayı amaçlar.  İşin içinde Avrupa’daki kozmetik şirketleri de var tabii. “II. Mahmut döneminden itibaren erken Cumhuriyet dönemine kadar medeniliğe aykırı oldukları ve arıza teşkil ettikleri gerekçesiyle (kedi ve köpekler) imha edilmesi kökleşen gelenek olur.”

Daha da korkuncu, 1910’da, İstanbul’daki 80.000’den fazla sokak köpeği  “imaz kaygısı ve çarpık Batılılaşma anlayışıyla toplu şekilde Sivriada’ya (Hayırsız ada) gönderilir. Adaya bırakılan köpeklerin tamamı ya açlıktan ya da birbirlerini yiyerek ölür… Hatta İttihat ve Terakki Hükumeti modernleşme adı altında Fransız kozmetik şirketleriyle anlaşır.  Özellikle 30’lu yıllarda “zararlı hayvan” kategorisine alınan sayısız domuz, karga, çakal, kurt, şahin, sırtlan, tilki, gelincik, kunduz, sansar, porsuk, tavşan, “Vahşi kuş” katledilir. (Bkz. Dönemin gazeteleri).

Sorunun ciddi bir düşünsel arkaplanı var!

Antik çağ düşünürlerinden Aristotales (buna Descartes, John Loke gibi düşünürlerde dahil), “Bitkilerin hayvanlar için, ikinci olarak da tüm öteki hayvanların insanlar için var olduğunu” ileri sürer. Temel inançları, “hayvanların insanlar için var olduğu”dur.  Descartes’de hayvanları canlı bir varlık olarak görmez. Hayvanları acı çekmeyen, his taşımayan mekanik aksesuarlar” olarak tanımlar. Aynı inanış Hristiyanlıkta ve İslamiyet’te de vardır. İnsanı “eşref-i mahlukat”  yani Allah’ın kulları, Allah’ın yarattıkları olarak tanımlayan İslamiyet, “hayvanlar insanlara hizmet için yaratılmıştır” der. Bu düşünsel ve algısal arka plan; yani insan- merkezci düşünce her açıdan toplumu

İnsan-merkezci düşüncenin yıkıcılığı…

20. yy’nin ilk yarısına kadar düşün insanları meseleye insan-merkezli bakar. Doğayı bütün olarak görmez. Batı-merkezci, beyaz-merkezci, erkek-merkezci algılar ağır basar. Türcü, ötekileştirici argümanlar kullanır. Günümüz siyasal pratiği de bu anlayış ve argümanlardan beslenir.

20. yy’ın 2’ci yarısından sonra (Özellikle Deleuze, Peter Singer, Tom Regan vb. sonrası) insan-merkezci doğa ve toplum anlayışı sorgulanır olur. Hayvanlar üzerinde düşünsel yoğunlaşmalar artar. Hayvanlara dönük şiddet ve kötü muamele böylece deşifre olur. İnsan-merkezci düşünce önemli oranda geriler. İnsanın her şey olmadığı görüşü gelişir. Böylece insan-doğa kavrayışı felsefi olarak da aşılmaya başlar.

İnsan-merkezci düşünce aşılmamıştır.

Çevre düşmanlığının, hayvan katliamının kaynağında insan-merkezci düşünceler;  bu düşüncelerin biçimlediği politik yapılar ve pratikleri var. İnsan-merkezci düşünce gerilemiş ancak aşılmamıştır. Özellikler politik merkezler, doğanın ve öteki tüm canlıların genelde  insanın, özelde kendilerinin hizmetinde olduğu fikrinden vazgeçmiş değil. Hatta “her şey insan için” diyen Ortodoks Marksistler bile doğayı daha genel planda evreni bir bütün olarak ele almaktan uzak. İnsan-dışı canlılar kimi zaman eğlendirici olsalar da rahatsız edici varlıklarıyla insanın konfor alanını bozar. Bu nedenle de her türlü kötü ve ölümcül muameleyi hak eder…

Doğa-toplum merkezli düşünceye evrilme olmadıkça, meseleye sadece “duygusal” mesafede kalır.

Bu ölümcül müdahaleye tepkiler elbette anlamlıdır. Ancak, sorunun arka planını görmek ve paradigmasal bir kavrayış yaratmak gerekir. Böylece duyarlılık, tepkileri doğru bir akla ve teorik çerçeveye oturtur. Bilinç ve pratik sıçramalar yaratır. Aksi durumda insan-merkezli düşünceden, doğa-toplum merkezli düşünceye evrilme olmadıkça, ileri politik yapılar bile meseleye sadece “duygusal” mesafede kalır. Arka plan açığa çıktıkça, tepkiler de doğru temele oturur.

Devamını Oku

“Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık.”

“Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık.”
17

BEĞENDİM

ABONE OL

-Suskun ruhlara çağrı-

Yavaşlık, sükûnet, ağırbaşlılık bilgece midir? Yoksa bilgelerin zihninde fırtınalar mı kopar? Yeniyi yaratan sükûnet midir, yoksa hareket mi? “Sakin olmaya” davet edilmek bir tür kabullenmek midir, yoksa zaman kazanmak mı? Bilemedim…

Bildiğim tek şey, her şey yavaş ve bir o kadar sıradan… Evrenin kalbi durmuş sanki! Heyecanı yok hayatın; doğan günün, batan güneşin… Tadı yok aşkların; yasakları çiğnemeye mecali yok! Kalplerde sayısız yaşlı kent havası, ağır aksak; ritmi yok! Herkes bir diğerine ve her biri enkaza benzer!

Değişmeyen, taş kesmiş tanıdık yüzler batağındayım. Bu nasıl ceza? Hayatlarında tek satır okumamış, yazmamış, tek soru sormamış tek yanıt bulmamış; yaşamlarını yaşarken sonlandırmış insanların batağı…

Ah öğretilmiş çaresizlik; alacağın olsun!

“Yeni yollarda yürüyorum ben, bana yeni bir söz geliyor, bıktım bütün yaratıcılar gibi, eski dillerden. Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık. Her türlü konuşma pek yavaş geliyor bana. Senin arabana atlıyorum ey fırtına. Seni dahi kırbaçlamak istiyorum!” (1)  Kati kararım!

Bir kerede aynaları şaşırtın n’olur!

Ey “durgun don”. Yavaş akan nehir, değişmeden kalan sayısız yüz, bir kere de aynaları şaşırtın n’olur! Bir kere de yanılsın kain, tutmasın kehaneti! Kaçan yok, koşan yok, saklanan yok, tutkuyla seven sevilen yok, yaratan, arayan yok! Kim taşır bu utancı. Hangi tarih yazar, hangi takvim? Öyle bir azap ki: Suskun ruhların laneti!

Bir bağırtı, bir sevinç çığlığı gibi geçmek istiyorum geniş denizler üzerinden, dostlarımın kaldığı Mutlu Adaları buluncaya dek…” (1) Ey içimdeki şair dayanabilecek misin?

Tabiat kuralıdır: Yel eser, yaprak kıpırdar, su yürür, çiçek açar, şimşek çakar yağmur yağar, ceylan sürüleri suya iner, dalgalar büyür… Peki neden bu yokluk, bu ölüm sessizliği; bitmeyen matem, ağzındaki belli belirsiz dua ile tespit tanelerine level atlatıp duran yaşlı bunak. Nasıl bir yazgı bu?

O korkusuz şövalyeleri, Cervantes’in “Yel değirmeni aşıkları”nı, bir balçıkta yaşadığı halde taç yaprakları her zaman temiz ve lekesiz kalan lotus çiçeğini, gün doğumu/gün batımı serenatlarını, Shakespeare’in coşkun dizelerini arıyor içimdeki serseri… Hayır, yok gözlerimde ağırlaşan göz kapaklarının utancı!

Lakin… Uzadı Araf!

Ne çok uzadı penceredeki bekleyiş! Bundan olsa aşkın tatsızlığı…

Lakin… Ne çok uzadı araf! Tedirgin söz dizileri ne çok uzadı! Ne çok uzadı içimdeki yas! Penceredeki bekleyiş! Bundan olsa aşkın tatsızlığı… Boğuldu boğulacak içimdeki aşk-ı saadet. Tevekküle kılıç çalan tutku. Ey tanrım bu nasıl bir hicap? İçimdeki istence kara çalar durur.

Tevekkülün tefekkür haline gelmesidir insanı sahipsiz kılıp sokağa salan. Hayır, “sokağa salan” değil, asıl, “sokaktan alan”.  Sokak ki, hayatın kalbidir.  Bilgeliktir. İmkansızı yaratan eller gibi maharetlidir. Bundandır ki, tevekkül de tefekkür de kuru bir başak gibi sokağı derdest eder durur.

“Penceresiz kaldım…”

Penceresiz kaldım…

Ah içimdeki çocuk: Hiçbir kapı, hiçbir pencere sokağa bakmıyor şimdi! Müdavimi yok pencerelerin. Serenattı yok! Kıpır kıpır göz süzüp, gerdan kırıp geçenleri, yarenleri, yarenlikleri yok… Yitip gitti penceredeki Gülpembe. O, oyalı yazmalar, O, nakışlı bakışlar yitip gitti.

Ah, “demir kapı kör pencere…” Nice hayatlar karartan zırh! Yeminli karanlık! İçimdeki çocukluğa musallat olmuş musalla taşı: Penceresiz kaldım.

“Penceresiz kaldım anne/Uçurtmam tel örgülere takıldı/Hani benim gençliğim anne(…)/Duvarlar konuşmuyor anne/Açık kalmıyor hiçbir kapı…” (2): Rahmi alınmış kentlere kaldım…

Lakin kim bilir, kimler görür kapalı kapıları, penceresiz insanları; kim anlar? Saçmalıkların bu kadar övüldüğü; cehaletin, sevgisizliğin bu kadar yüceltildiği bir alem başka nerede var? Herkesin, Don Kişot’un Sanço’su gibi “gölgesine sığınacağı bir ağaç aradığı” bir dünyada güneş ne işe yarar? Neye yarar Musa’nın asası ile denizleri yarıp yol açışı?

Avazlayan tellallara, sıvazlayan tellaklara kaldık; ikisi de bir. “Tanrılarını, insanları çarmıha germekten başka türlü sevmeyi bilmeyen”lerin insafına bir de… 

Hey hat!

Penceresizim. Lakin içimde hala, meftun bir aşk-ı saadet; metfun olmayı reddeder: “Bir bağırtı, bir sevinç çığlığı gibi geçmek istiyorum geniş denizler üzerinden, dostlarımın kaldığı Mutlu Adaları buluncaya dek…” (1) Dostlarımın Mutlu Adalarını… Her bedenin, her tenin, her fikrin, her dilin anadan üryan ve yargısız ve yasaksız var olduğu, yaşadığı; aşını ekmeğini bölüştüğü, bir sevinç çığlığı gibi geniş denizler üzerinden geçtiği Mutlu Adalara…

Kapıların kapanmadığı, hep sokağa baktığı ve sokağı yaşattığı Adalara…
Zira, “Ruhum aşınmış tabanlar üzre yürümek istemiyor artık”!
______________

(1) Nietzsche /Zerdüşt Böyle Buyurdu.
(2) Ahmet Kaya.

Devamını Oku

Gılgameş’in aşk arayışı: Özgürlüğe varış!

Gılgameş’in aşk arayışı: Özgürlüğe varış!
3

BEĞENDİM

ABONE OL

“Düşünmek” Gılgameş’e ızdırap vermeye başlamıştı artık. Elbette ki İştar’ın isteği bir yandan gururunu okşarken, fakat diğer yandan da endişelendirmişti. Böyle bir kararın çok iyi düşünülerek verilmesi gerekiyordu. Tüm hayatının değişmesi söz konusuydu. Ve kendisi kimseyle bu konu hakkında konuşamıyor, kimseye gizli korkuları anlatamıyordu. Gerçekten kimse yok muydu? Hayır! Enkidu onun sadece sadık bir dostu değil, aynı zamanda güvenilir bir danışmanıydı.

Enkidu, bilge ana Ninsun gibi, iç gözle bakma yeteneğine sahipti. Dış görünüş onu asla etkilemiyordu, olaylar karşısında genellikle hayatının büyük kısmını şehrin ve toplumun dışında geçirmiş biri gibi saf ve acemice davranmasına rağmen, onlara bambaşka bir açıdan yaklaşıyor ve ta içlerine bakabiliyordu. Onun önceden verdiği haberlerin ne kadar doğru olduğuna Gılgameş birçok kez şahit olmuştu. Bu durumda onun fikrini sormak çok iyi olurdu.

“Enkidu, kardeşim” dedi ona, “Zorlu düşünceler başımı ağırtıyor ve kalbim korku dolu, çünkü ruhumun derinliklerine işleyen bir ses, içimde daha önce asla hissetmediğim şeylerin uyanmasına neden oldu.” “Seni rahatsız eden nedir? Söyle ki sana yardımcı olabileyim* dedi Enkidu. “İluna bana kur yapıp duruyor. Sıcak süt ve Sefkat isteyen bir kedi gibi dolanıyor etrafımda. Fakat ben ona istediği şeyi vermekten korkuyorum: Benim karım olmak istiyor. Onun eşi olmalıymışım, bu da tahtı ve iktidarı onunla paylaşmak anlamına geliyor.’ “Seni düşündüren sadece bu mu?” diye sordu Enkidu, <iktidarının bir kısmını ona devrettikten sonra, eskisi kadar özgür olamayacağından mı korkuyorsun?” “Hayır, bu değil. Meselenin bu olup olmadığını ben de çok düşündüm, fakat sonunda beni ürkütenin bu olmadığına karar verdim.

“Öyleyse seni korkutan nedir? Yoksa benden uzaklaşacağından ve arkadaşlığımızın eski önemini yitireceğinden mi korkuyorsun?”
“Hayır” dedi Gılgames, “bu da değil. Ne olursa olsun, hiç bir şey asla dostluğumuzu bozamaz. Beniz rahatsız eden ve canımı sıkan düşünce, İluna’nın kendisi!” “O halde onu sevmiyorsun” dedi Enkidu. Sanki dünyanın en sıradan ve en kolay tespitini yapmıştı “Sen sevgiden ne anlarsın ki? Sanki onun ne olduğunu çok iyi biliyormuş gibi konuşuyorsun Fakat sanırım bu duyguyu daha önce hiç tatmadın bile.”

“‘Seni seviyorum, aynı zamanda kendimi de.

‘Yanılıyorsun’ dedi Enkidu. “‘Seni seviyorum, aynı zamanda kendimi de. Açmakta olan düğün otunun ve çayırlarda otlayan hayvanların kokularını seviyorum, kâinatın sonsuz sayıdaki bilmecelerini ve çok uzaklarına dek bakabildiğim geniş düzlükleriyle bozkırları seviyorum. Sabahları güneşin ilk Işınlarını hissetmeyi, akşamları ise ayın ve yıldızların doğuşunu seyretmeyi seviyorum. Duru bir pınarın taze suyunu ve vücudumda gezinen rüzgarın esintisini seviyorum. Hiçbir şey yapmadan palmiye ağaçlarının gölgelerine uzanarak kuşların şarkılarını dinlemeyi seviyorum. Biraz da bu şehri ve içindeki güzel yaşamı seviyorum. Fakat en çok sevdiğim şey ise, çalışan insanların arasında bulunmak, onların sevinçli konuşmalarını ve gülmelerini işitmek..”

“Benim de hoşuma giden şeyleri sayıyorsun” dedi Gılgameş “fakat bunların gerçek sevgiyle bir ilgisi var mi? Sevgi senin için ne anlama geliyor? “Bir şeye yakın olmak ve bir şeyi yakınlarında hissetmek.. İluna’yla beraber olduğun zaman bunu hissediyor musun? “Hayır”‘ dedi Gılgames gerçeği söyleyerek. Bir süre düşündü. “Hayır, kesinlikle hayır. Hatta tam aksine: Ondan uzaklaştığım zaman içim sevinçle doluyor. Ve buna rağmen… güzelliği beni kendine çekiyor, davranışları, yumuşak, müziğe benzer sesi, özellikle de gözleri beni büyülüyor. Garip bir ikilem yaşıyorum onun yanında. Bir kısmının yanında olmak istiyorum, diğer kısmı ise beni korkutuyor ve oradan kaçmak istiyorum.

“Onda nelerin hoşuna gittiğini anlattın. Peki ya seni korkutan nedir?”
“Onun iki yüzlü olduğunu bilmek. Bir yüzünü, beğenilmek ve ele geçirmek istediği zaman bir maske gibi suratına takıyor ve şimdiye kadar görmediğim, ama çok korkunç olarak tasavvur ettiğim diğer yüzünün, gerçek yüzünün. ruhu kadar soğuk olduğunu düşünüyorum”

“O halde kendisiyle uyum içinde değil. Sen de buna tepki gösteriyorsun ki, bu çok normal bir davranış. Az önce suyun tadı, ve tarlaların kokusu hakkında söylediğim sözlerle bunu kastetmek istemiştim zaten: Tadı çok kötü olan ve ancak çok zor durumlarda içilebilecek bir suyu, ancak doğanın kanunlarına aykırı olarak tütsülenmiş ve yağlanmış olarak kurban edilmek üzere tapınağa götürülen hayvanlar kadar sevebilirim. Birșey ya olduğu gibidir, doğadır, o zaman onu severim, ya da değistirilmiştir, doğal değildir, o zaman onu sevmem. Böyle bir şeyi insan sevemez.

“İnsanın hoşuna giden ve sürekli oynamak istediği oyunlar vardır”

“Bir bilge gibi konuşuyorsun” diye güldü Gılgameş, “kullandığın tasvirlerin çok basit olmalarına rağmen ne demek istediğini iyi anlıyorum, çünkü bana hitap ediyorlar. İluna’yı sevmediğimi, o yüzden ondan uzak durmamı söylüyorsun. Peki, neler olacağını görmek için, sadece oyun olarak da deneyemez miyim?

“İnsanın hoşuna giden ve sürekli oynamak istediği oyunlar vardır” dedi Enkidu ciddi bir ifadeyle. ‘Bazıları ise sadece mutsuzluk ve acı verir. Bunu öğrenemeyen ve hatalardan ders çıkarmadan devamlı yeniden denemeye çalışan bir insan, ancak aptalın tekidir.” “Demek sence Iluna böyle bir hata! Ona pek değer vermiyorsun anlaşılan.”


“Hayır” dedi Enkidu ve şiddetle başını salladı, “bana açık bir soru sordun ve ben de sana açık bir cevap vereceğim: İluna bana kurbanını önce bakışlarıyla büyüleyen, sonra onu yavaş yavaş sararak sonunda boğan bir yılanı anımsatıyor.“Bunlar gerçekten de çok açık sözlerdi. Eğer Gılgames da içten içe aynı şeyleri düşünmeseydi, bu sözlere şiddetle karsı çıkardı. Fakat ses çıkarmadı. Akşama doğru en iyi elbisesini giyerek Iştar’ın tapınağına gitti. O da süslenmiş ve mücevherlerini takmıştı. Gılgames dairesine ayak bastığı anda bir sedire uzanmış ve merak dolu bakışlarını onun üzerine dikmişti. “‘Evet” dedi Íluna, “söylediklerimi düşündün mü Uruk kahramanı, buraya cennetin kapılarını ikimize açmak için mi geldin?”

“Korkarım bu olmayacak” dedi Gilgames ve olağanüstü güzellikteki Iştar’ın gözlerinin içine dimdik baktı. “Peki ya sebep?” “Birçok değişik sebebi var. Bunlardan biri şu: Seni karım olarak alırsam, sana ne verebilirim ki? Vücudun için değerli, güzel kokulu yağlar, sıradan kadınların hoşuna gidebilecek elbiseler mi? Sıradan ölümlülerin yediği ekmek ve yiyecekler mi? Bir tanrıçaya layık yiyeceklere maalesef sahip değilim. Sahip olduklarım, sadece krallara layık yiyecekler.”

“O kadarına razıyım. Sandığın kadar çok şey talep etmiyorum senden. Sen bunlara razı olsan bile” diye devam etti Gılgames duraksamadan, “karşılık olarak bana ne verebilirsin ki? Seni kendime eş olarak alsam, benim halim ne olur? Sen bir tanrıça olduğun için, sana tabi olmak zorunda kalırım. Karısının şımarıklıklarının ve isteklerinin esiri olan bir kral! Hayır İluna. Hakkında neler düşündüğümü sana açık açık söyleyeceğim, bu yüzden bana kızman umurumda bile değil. Sen zalim ve insafsızsın, içindeki yegane duygu kendini ön plana çıkarma isteği. Sen sevgiyi sahip olma hissi, fedakarlığı da çıkarcılık ile karıştırıyorsun. Bu durumda sana güvenmem mümkün mü?”

İluna bu acı sözleri dinlerken yattığı yerden hafifçe doğrulmuştu, dudaklarındaki alaycı gülümseme kaybolmuştu ve gözleri alev saçıyordu. “Devam et ve ruhuna eziyet eden hiçbir şeyi benden saklama” dedi yapmacık bir sükunetle Kendisine zorlukla hakim olduğu her halinden belli oluyordu.

“Aslında senin durumuna uyan birçok örnek daha verebilirim” dedi Gılgameş. İçindeki bir şeytan, devam etmesi için kendisini dürtükleyip duruyordu.

Bu kısacık idrak anı, ona doğru davrandığını kanıtlamıştı Ayağa kalktı ve başıyla belli belirsiz bir selam verdi.


“Aşıklarından hangisine sevgi ve sadakat verdin, hangisi sana verdiğinin karşılığını aldı? Duymak istesen de, istemesen de felakete sürüklediğin sevgililerini sayacağım sana: Sana aşk sarhoşu şarkılar söyleyen kara karga Tammuz nerede şimdi? Bir zamanlar kraliyet bahçıvanı olan ve şimdi bataklıkta kurbağalarla beraber ömür tüketen Işullanu nerede? Bir aslan kadar güçlü olan adamı tuzağa düşürüp, canın istedikçe eline aldığın bir oyuncağa dönüştürdün. Girdiği her kavgadan zaferle çıkan Ohesi’ ye dizgin takarak, onu emrindeki miskin bir yük hayvanı haline getirdin. İçtiği çamurlu suları, tapınağından gelen güzel bir şarap sanıyor zavallı. Annesi Silil’nin ağlamaktan gözleri kör oldu. Ve Amagu, çobanların başı! Sana her gün taze ekmek pişiriyor ve bir oğlak kurban ediyordu, sırf seninle ilgilendiği için tüm görevlerini ihmal etmeye başlamıştı. Ya onunla ne yaptın? Onu döve döve yanından kovdun ve yalnız dolaşmak zorunda olan bir kurda dönüştürdün. Artık çoban çocuklar bile onu aralarına almıyor, kendi köpekleri bile onu ısırıyor ve saygı göstermiyor. Ve sen bunların hepsinin sevgi olduğunu iddia ediyorsun. Eğer ilk sevdiğin ben olsaydım, sanırım onların başına gelenlerin hepsini ben de tadacaktım!”

“Defol!” diye bağırdı İluna büyük bir öfkeyle. Gılgames’in utanmazca suçlamaları onu çıldırtmıştı. Onun kendisiyle bu şekilde konuşacağını asla düşünmemişti. Bir an için suratındaki gülümseyen maskeyi kenara fırlattı ve Gılgames onun gerçek yüzünü gördü. Bu kısacık idrak anı, ona doğru davrandığını kanıtlamıştı Ayağa kalktı ve başıyla belli belirsiz bir selam verdi.
“Umarım istediğin cevabı aldın” dedi Gılgames “İkimizin de aynı tahtadan yontulduğunu düşünüyorum, o halde sana bu kadar açık olarak ifade ettiğim sözlerimin ne anlama geldiğini kavraman gerekir.”


“Dışarı!”‘ Iluna eline geçirdiği ilk sert nesne olan küçük bir kutuyu Gilgames ‘in bulunduğu istikamete fırlattı. “Yıkıl karşımdan, aslı nesli belirsiz pic! Bundan sonra tapınağıma bir daha asla ayak basamayacaksın. Seni lanetliyorum Gılgames Uruk krallarının en aptalı ve en sefili! Git buradan ve bir daha asla karsıma çıkma. Lanetim seni her zaman takip etsin ve yaşamdan aldığın zevkleri sonsuza dek zehirlesin!”

“Şarap dolu bir kadeh yerine sadece yaşam zevkimi zehirlemen ne kadar da iyi!” dedi Gilgameş ve arkasına bakmadan dışarı çıktı. Kapının önünde kendi kendine güldü, çünkü içeriden duvara çarpıp kırılan nesnelerin sesleri gelmekteydi. İştar in yeryüzündeki en genç tezahürü, diye düşündü. Cırtlak mahalle karısı gibi davranan bu kadın mı bir tanrıça?

Omuzlarında taşıdığı ve kendisine çok ağır gelen bir yükten kurtulduğunu hissediyordu

Zigguratın önündeki büyük meydana geldiği zaman başını kaldırarak derin derin nefes aldı. Havanın harika bir kokusu vardı, ilkbahar olanca güzelliğiyle kendisini hissettiriyordu ve kuşlar neşeyle şarkılar söylüyorlardı. Gökyüzü çok güzeldi, fakat sadece sıradan bir gökyüzünden başka bir şey değildi. Elle tutulup gözle görülen şeylerle dolu, basit bir gökyüzü Tanrılar için çok fazla yer yoktu içinde. Az Önce söylediği sözler yüzünden Iluna’nın nefretini ve düşmanlığını kazandığını biliyordu, fakat bunun için üzülmüyordu. İstediği kadar bağırıp çağırsın, ardından lanet okusun, zerre kadar etkilemiyordu kendisini. İluna oynamak istediği oyunu kaybetmişti ve  kimse kendisini onunla evlenmeye zorlayamazdı. Gilgames bir zamanlar yedi bilgenin oyun tahtasının üzerinde yuvarlak biçimli siyah ve beyaz benekli beyaz taşları bir alandan diğerine götürerek oynadıkları oyunu anımsadı. Daha O zaman bile, akıbeti ne olursa olsun, Istar’in kutsal düzenden ayrılmak istediği belli olmuştu. Şüphesiz kendisini işin içine katmıyordu o zamanlar, çünkü hiçbir Önemi olmayan genç bir delikanlıydı. Amacına çok yaklaşmıştı, hatta ölmekte olan tiran Dumuzi’nin arzusu olduğunu iddia ederek, örümcek ağlarıyla bağlı olsa bile iktidarı kısa bir süre için ele geçirmişti. Sadece halkın baskısı yüzünden tahttan feragat etmeye razı olmuştu, fakat bu ayrılığın fazla uzun sürmeyeceğinden son derece emindi. Fakat Gılgames artık Uruk için büyük önem taşıyan, sorumluluklarının bilincinde güçlü bir kral olmuştu. İluna’nın iktidarı ele geçirmek için yaptığı ikinci deneme de, onun çelik iradesi karşısında parçalanıp dağılmıştı(…)

Gılgames hızla alan kat ederek, sarayının kapısına doğru yürüdü. Omuzlarında taşıdığı ve kendisine çok ağır gelen bir yükten kurtulduğunu hissediyordu. İluna’nin tehditlerinden asla korkmayacak ve yılmayacaktı. Hiç kimse kendisi zorla bir şeyler yaptıracak güce sahip değildi.”

“Artık özgürdü.“

Devamını Oku

Bağımlının dünyası ve dili…

Bağımlının dünyası ve dili…
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Bağımlılık ilişkisi sanılanın aksine karşı şiddeti yatıştırmaz; kaba ve yıkıcı tarazda daha da arttırır. “Bağlanan”, “bağlandığı” yapılardan sürekli bir şefkat, hoşgörü ve kabul görme beklentisi içinde olur. Ancak bu beklenti karşılık bulmaz. Karşılık bulmaz çünkü, kabul görme, “kabul eden” için bir tür özgürlük anlamına gelir. Bu da bağımlılık ilişkisini bozar. Tüm erk/egemenlik tarihi, bu ilişkiyi koruma tarihi olarak zuhur eder.

Özgürlük, egemenlikle bağdaşmaz. Egemen olanın kurduğu toplumsal siyasal örgüyü mutlak biçimde bozar. Bağımlı olana alternatif alanlar açar. Egemen bu bilinçle yaşar. J.S. Mill’in de dediği gibi, “suçlunun hükmetme gücünü elinde tuttuğu sürece kabalığın (şiddetin) önüne geçilmez.” Ve şiddet, “bağımlı olanla” paralel yaşar. Bağımlılık, hükmetme isteğini arttırarak kayıtsızlık tepkisizlik bandını izleyerek toplumsal kabule dönüştürür. Bu nedenle bağımlılık ilişkileri sadece “bağlanan” değil, “bağlayan” açısından da yaşamsal olur.

Lilly’in yılgın dili…

Lilly: “fikir ve ülkü kesinlikle ölmüştür”

“Aaron’un Asası”, Lewrence’in, “gücü” “aşk”a yeğlediği ilk kitabıdır. Kitap çözümlemelerle doludur. Lilly, bu kitabın kahramanlarından biridir; şöyle seslenir: “Bence fikir ve ülkü kesinlikle ölmüştür. Aşkın ülküsü, vermenin almaktan daha iyi olduğu ülküsü, özgürlük ülküsü, insanların kardeşlik ülküsü, insan yaşamanın kutsallığı ülküsü… Hepsi modern hastalığa yakalanmış, çürümüş, kokuşmuştur…

Lilly, bu ölgün saptamayı bir hakikati dillendirmek, açığa vurmak için yapmaz. “Bu nedenle yazgıları köleliktir.” diye ekler. “Kölelik” önerir.

Dikkat çekici hakikat şudur: Özgürlük zemini bulamayanlar ya da bağımlılık ilişkisini yaşam biçimi haline getirenler; erk-egemenlik denklemini aşamadıklarında, eleştirisini yaptıkları “köleci düzene” geri dönerler. Özgürlük fikrine bayağı anlamlar yükleyerek öldürürler!

Özgürlük fikrine karşı önce pragmatizmi sonra bireyciliği çıkararak bu döngüde kaybolurlar…

Bu durumda; J.J. Rousseau, “iktidar başkasına geçebilir, ama istem geçemez” (j.j.Rousseau, burada “istem”i halkın/toplumun kolektif talepleri anlamında kullanıyor) dese de istem değişir. Erk’i sağlamlaştıran şey halini alır.

Birey ve toplum boyun eğişi kabullenir. “Halk açıkça boyun eğeceğine söz verirse, bu davranışıyla kendi kendini dağıtıp halk olmaktan çıkar. Ortaya bir efendi çıka çıkmaz, egemen varlık (halk egemenliği) diye bir şey kalmaz, politik bütün artık yok olup gider.”

Gericilikte eşgüdüm

Gericilik “bağılı olan” (birey, halk, toplum) ile “bağlı olunan” (Erk, iktidar) arasında ortaklaşarak güçlü bir eşgüdüm oluşturur. Geri gelenekler, töreler, vakti geçmiş kurallar, yasalar tozlu raflardan günlük hayata geri döner. “Bir kez töreler yerleşip kör inançlar kökleşti mi, artık onları düzeltmeye kalkışmak hem tehlikeli hem de boşuna” bir çaba olarak görülür olur.

Haram, hırsızlık, çalıp çırpma, el koyma geri döner

Bu da toplumda yazılmamış bir hukuk oluşturur. Gericiliğin, tutuculuğun, statükoyu korumanın hukuku. Bu hukuk resmi olandan çok daha hızlı gelişir ve yayılır. Çok daha taban bulur. Bu hukukta özgürlük, “kayıp hak” olarak kalır. Dahası, özgürlük talebinin karşısına “eşgüdümü” çıkarır.

Toplum kendini yeniliğe kapatır. “Eskinin hep iyi olduğu yolundaki peşin yargı, bu yasaları her gün biraz daha saygın yapar.” Oysa yasalar eskimekle güçlerini yitirir. Ancak bu diyalektik işlemez. Haram, hırsızlık, çalıp çırpma, el koyma geri döner. Töre, cinayet, kan davaları, mezhepçilik, aşiretçilik, ailecilik bu hukuka bağlı biçimde artar. Toplumsal etiği de tıpkı yaşam gibi, yeni değerler dünyası, özgürlük sosyolojisi değil; gericilik şekillendirir.

Bu nedenle özgürlük sadece istibdada karşı değil; onun kadar, bağımlılığı kabullenmiş birey, halk ve toplumlara karşı da bir arayıştır.

Devamını Oku

“Bindik bir alamete…” Sonu hayrola!

“Bindik bir alamete…” Sonu hayrola!
5

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de son olaylar Cem Karaca’nın şarkı sözlerini hatırlatıyor: “Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete…” Kıyamet, “ürkütücü cehennem” vurgusunu içerir. Ancak kimsenin ürktüğü/korktuğu yok gibi! Bu cehennemi hezeyanlar için kimse “kıyameti koparmıyor…” Aksine açlık gidererek dehşet bir tatmin yaşıyor! Cehalete eşlik eden lümpenleşme arttıkça, en korkunç ve yıkıcı olaylar, söylem ve davranışlar bile alkışlanıp normalleşiyor! 

“Aidiyet göçü”nün sosyal sonuçları…

Peki neden? Çünkü yaşanan “aidiyet göçü”, Apartheid rejimlere entegre yeni yıkıcı kimlikler yaratıyor.  Türkiye insanını Elıas Canetti’nin “Körleşme” adlı romanındaki “kafasız dünya”ya çekerek serseri mayınlara dönüştürüyor. Kültürel düzey düştükçe, cehaletle yaşayan ve aparheid kaynaklardan beslenen yığınlar, başka dünya ve yaşayışları hayal bile etmiyor!

Cehalet körleşmenin anasıdır. Aidiyet göçü, (yani) kendini yadsıyıcı (inkârcı) ataklarla varlığını apartheid’in içinde görme hali; ırkçı şoven davranışları ardışık reflekslere dönüştürüyor. Sosyal ve ruhsal çözülüşlerin, yoksunluk ve umutsuzluğun tetiklediği kimlik ve kişilik yitimi, aidiyet göçünü daha da arttırıyor.

Ne insan kaybı ne paranın değer kaybı ne dövizdeki yükseliş ne enflasyon hiçbiri önemsenmiyor! Ne alım gücünün düşüşü ne pahalılık ne işsizlik sorun olmuyor! Ne beyin ve beden göçü ne itibar kaybı ne ahlaki çöküş ne yolsuzluk ne kara para aklamalar asla rahatsız etmiyor! Tek sorun “Öteki(ler)!”

Milliyetçilik tarihsel süreç içinde ırkçılığa dönüşür.

Yaşanan milliyetçilik değil, ırkçı/şoven milliyetçiliktir

Ancak yaşananları ıskalamamak için doğru tanımlamak gerekir. Yaşananlar milliyetçilik değil; ırkçı şoven milliyetçiliktir. Irkçılıktır, şovenizmdir.

Milliyetçilik tarihsel ve evrimsel bir süreç izleyerek bugünkü halini alır… Önce kıta Avrupa’sında görülür; sonra bütün dünyada… Kral, Hükümdar, Sülale ya da Hanedanlık alanında ortaya çıkan siyasal aidiyet duygusunu bu yapılardan (Kral, Hükümdar vs.) bağımsız olarak “halklaştırma”yı amaçlar. Erk’in sahiplendiği ulusal ve siyasal aidiyeti “halk”a indirgeyerek reformcu bir anlayışla sosyalize eder.

Bu niteliği ile ilk başlarda siyasi aidiyet ve itaati halkın ortak iradesine dayandırmayı öngörür. Bu anlamda 19. yüzyıl milliyetçiliği radikal, anti monarşist yerleşik düzene karşıt bir düşünce özelliği taşır. Fransız Devrimi’yle pratikleşir. Fransız Devrimi ilk prototiptir. Sonrasında Napolyon istilasına karşı Almanya’da vücut bulur.

20. yüzyıl milliyetçiliği 19.yüzyıl milliyetçiliğiyle aynı özellikleri taşımaz. Mussolini, Hitler, örneklerinde görüldüğü gibi saldırgan yayılmacı bir karakter kazanır. “Milliliği” “halk” kimliğinden çıkararak ırkçı, faşist bir karaktere bürünür.  Burada artık “halk”, “halkın aidiyeti” gibi rasyonel olgular, hedef ve amaçlar yoktur. Tekçi devletçi yapıların ötekiler üzerinden geliştirdiği özel ve ayrışık baskı biçimleri vardır.

Irkçılık sadece sosyal ayrımcı bir kavram değildir. Genel anlamda kandaşçı yani aynı soydan gelenlerin ya da “aidiyet göçü” ile kendilerini bu soya ait görenlerin, başka soydan olanları aşağılaması; soykırımcı şiddeti haklı ve meşru görmesidir.

Irkçı kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirler.

Irkçılar kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirler.

İlginç olan şudur. Bu tabloda şiddetle sindirilmiş birey ve toplumlar, (Türkmenler, Lazlar, Gürcüler, Terekemeler, Kürtler, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler vb.) egemen ulus ve kültürle (örneğin Türklük) kendini tanımlar ve tanıtır. “Türkçü” bir aidiyet oluşturur. Dolaysıyla ırkçılık sosyolojik bir kimliğe dayanmaktan çok tekçi-ulusçu aidiyetlere dayanır hale gelir.

Burada ırkçı kendi etnik kültür değerlerini tek kriter olarak belirler. İşgal ya da ilhak edilen sınırlar içinde sistematik holokost süreçler işletir. Biyolojik farklılığın bireysel ve kültürel meseleleri belirlemesi gibi bir anlayış geliştirilir. Birey, kendinden geçmiş biçimde kendi ırkının imtiyazlı ve üstün olduğunu var sayar. Öteki’ne alan tanımaz. Mutlak tabiiliğini arzular ve dayatır.

Dahası apartheid rejimler de bu holokost süreçler içerir. Toplumlar da aynı yolla kışkırtılarak ırkçılığın saldırgan yığınları haline getirilir.

Irkçılık iç baskı ve yoksulluğu tolere eder.

Burada baskı, yokluk, yoksulluk, sosyoekonomik sorunlar/krizler, kültürel gerilikler engelleyici rol oynamaz! Aksine ırkçılığı daha da kışkırtarak saldırganlaştırır.

Paradoks gibi görünen bu durum, rejimlerin baskıcı karakterini tolere eder. Kışkırtılmış yığınlar baskı merkezlerine değil, bu merkezlerin hedef gösterdiği ya da göstereceği Öteki’lere odaklanır. Irkçı milliyetçilik yaşam biçimi haline gelince toplumdaki lümpenleşme, holiganlaşma artar. Hatta bu durum, şiddete, saldırganlığa, yok saymaya, baskıya, ilhak ve işgale göz yumarak kayıtsız şartsız onay verir. Önemli olan insan, hak ve özgürlükler değil, düzendir. Beka söz konusu olunca, her şey ve her yol mübahtır. Hiçbir şey acı vermez!

Şöyle özetlenebilir.

Türkiye’de olup bitenler milliyetçilikle ilgili değildir. 19. yy. milliyetçiliğinden izler taşımaz. Bu anlamda milliyetçilik yerine ırkçılık hatta şovenizm kavramını kullanmak daha doğru ve yerinde olur.

Farklı ve özgün yan şudur. Türkiye’de milliyetçilik; artı   ırkçılık artı şovenizmdir. Şovenizm ise, “özgün anlamda abartılı, saldırgan ve düşmancıl bir vatanseverliktir. Ulusal üstünlük inancıdır.” Kendinden olmayanlara karşı mutlak nefret ve kin beslemek ve bu duyguyu yatay ve dikey olarak basamaklamaktır.

Burada şu hakikatin altını çizmek gerekir: Irkçı şoven hezeyanlar; bireyin gerçekten de suç işleyip işlemediğine, birine ya da birilerine zarar verip vermediğine bakmaz. Bir katil, bir saldırgan olup olmadığını önemsemez. Etnik kimliğine, Öteki’liğine bakar! Bu kimliklerin inkârcı olup olmadığına, “göç” edip etmediğine, eriyip erimediğine, hakim milliyetçiliğin parçası olup olmadığına bakar.

“Üç ana unsur” revizyona uğrarsa şoven milliyetçilik geriler.

Üç ana unsur…

Pratik bilgi: Milliyetçiliği özellikle de şoven milliyetçiliği besleyen uç ana unsur vardır: Birincisi, erk eliyle yürütülen merkezi ve yaygın eğitimdir.

İkincisi, devlet ile toplumu bütünleştiren kitlesel törenlerdir. Bayramlar, kutlamalar, anmalar, şölenler, festivaller, stadyumlar, müsabakalar bunlardan başlıcasıdır. 

Üçüncüsü, ulusal anıtlar etrafında örülen sembolik birlikler, ikonlar, figürlerdir. Bu üç ana unsur demokratik revizyona uğramadıkça şoven milliyetçilik gerilemeyecektir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.