DOLAR

33,1952$% -0.11

EURO

36,0226% -0.6

STERLİN

42,8115£% -0.31

GRAM ALTIN

2.548,96%-1,98

ONS

2.400,85%-1,80

BİST100

11.156,20%0,15

BİTCOİN

2201134฿%3.22292

Tunceli AZ BULUTLU 24°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Emrah Bakır

Emrah Bakır

12 Temmuz 2024 Cuma

Serhat Kaya: Kürt oyun kültürü dişildir

Serhat Kaya: Kürt oyun kültürü dişildir
6

BEĞENDİM

ABONE OL

Kürt toplumu hakkında onlarca kitap, film, belgesel, dizi ve araştırma yapıldı ve halen de edebi çalışmalar devam ediyor. Geçtiğimiz hafta başında NA Yayınları tarafından okuyucularıyla buluşan ‘’Homo Jîn’’ adlı kitabı, yazarı Serhat Kaya ile konuştuk.

Hem Kürtçe yazılmış hem de bu alanda yazılan ilk kitap olma özelliği taşıyan eser, Kürt oyun kültürünü detaylı bir şekilde ele alarak, oyun kültürünü kadınla özdeşleştiriyor ve derinlemesine inceliyor. Kitapta, kadınların hayatın oyununu şekillendirdiği tezi üzerinden toplayıcılık döneminden Neolitik Çağa kadar uzanan süreçte ana tanrıçaların tarım kültüründeki önemine vurgu yapılıyor.

“Homo Jîn,” Kürt oyun kültürünün kökenlerinin yanı sıra, modern zamanlarda bu kültürün nasıl evirildiğini de ele alıyor. Oyunların sadece eğlence aracı olmadığını, aynı zamanda kültürel ve toplumsal değerlerin bir yansıması olduğunu belirtiyor.

Kitap, Kürt oyun kültürünün geçmişten günümüze nasıl taşındığını ve kültürel bellekte nasıl şekillendiğini açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda modern zamanlarda bu kültürün varlığını sürdürme mücadelesine de ışık tutuyor. Son olarak, Kürt oyun kültürünün kadim dişil köklerini ve tarihsel dönüşümlerini inceleyerek, oyunların toplum içindeki yerinin ve değerinin nasıl değiştiğini anlatıyor. “Homo Jîn,” Kürtlerin oyun ve yaşam arasındaki derin bağlantısını keşfetmek isteyen herkes için kapsamlı bir kaynak olarak öne çıkıyor.

‘’Hayatın kendisi bir oyun ve oyunun mimarı kadınlardır’’

 ‘’Homo Jîn” adlı kitabında Kürtçe olarak oyun, yaşam ve kadın arasındaki bağlantıyı diyalektik bir şekilde incelediğini ve kitabında kadınların hayatın oyununu şekillendirdiği fikrinden yola çıkarak, geçmişte toplayıcılık yapan ve neolitik kültürde tarımı bulan ana tanrıçaların rolünü vurguladığını belirten Serhat Kaya, ‘’Munzur Press’e teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Yaklaşık bir hafta önce “Homo Jin” adında bir kitap çalışması yaptım. Kitabım Kürtçe. Öncelikle kitabımın adı neden “Homo Jîn”? Burada “Jîn” derken oyun, yaşam ve kadın birlikteliğini ele almış bulunmaktayım. Hayatın kendisi bir oyundur ve bu oyunun mimarı da kadınlardır. Geçmişte toplayıcılık yapan, neolitik kültürde tarımı bulan ana tanrıçalardır. Bu şekilde bir kavramsallaştırma yapmış bulunmaktayım. Jin (kadın) ve Jîyan (yaşam) diyalektiğinden yola çıkarak, oyunun da hayatla olan bağı diyalektiğini yaparak böyle bir kavramsallaştırma oluşturmuş bulunmaktayım’’ diye konuştu.

‘’Kadınlar yere ilk ev mimarisinin örneklerini çizmişlerdir’’

Kürt oyun kültürünün hem eski hem de yeni unsurları barındırdığını vurguladı. Kadınların bu süreçte önemli rol oynadığını belirten yazar, sek sek oyununu örnek göstererek, Kürtçedeki adı “mal mal” olan bu oyunun, çocukların kas gelişimine katkı sağlayan ve yerleşik hayata geçişin özgün tonlarını yansıtan bir oyun olduğunu belirten Kaya, ‘’Kürt oyun kültürünün modern zamandaki yerine değindiğimizde veya modern toplumdaki yerini incelediğimizde, özellikle Google araması yaptığımızda neredeyse yok denilecek kadar az veriye rastlanır. Google üzerinden “Kürtlerin ata sporu” diye aratınca, “Molotofçuluk, eşkıyalık” gibi ırkçı ve insanlık dışı çeşitli yorumlarla karşılaştım. Kürtlerdeki oyun kültürü, çok eski olduğu kadar yeniyi de bağrında taşır. Bu yönüyle çok ilginçtir çünkü Kürdistan ve Mezopotamya coğrafyasında ana tanrıçalar tarımı bulup yerleşik hayata geçtikten sonra, kültürü doğadan örnekleyerek, özellikle hayvanlardan ve bitkilerden kopyalayarak insan yaşamına taşımışlardır. Bunu en iyi yapanlar kadınlardır. Örneğin, sek sek oyununda kadınlar yere ilk ev mimarisinin örneklerini çizmişlerdir. Çocuğun eve girip çıkarken kontrollü hareket edebilmesi ve kas gelişimine katkı sunabilmesi için bu tür bir ev mimarisini yere çizerek çocuğun oyun oynamasını sağlamışlardır. Kürtçedeki sek sek  oyununun adı da “mal mal”dır. Mal, ev demektir. Bu, yerleşik hayata geçmenin özgün tonlarını yansıtır’’ dedi.

Neolotik dönem arasında oyun kültürü

Satranç ve dama gibi karelerden oluşan oyunların neolitik tarım dönemi ve yerleşik hayata geçişle bağlantılı olduğunu ve bu oyunlarda kullanılan “hane,” “dam” “ev” gibi kavramların kadınlarla sıkı bir bağa işaret ettiğini söyleyen Kaya, ‘’Bir diğeri ise satranç ve dama gibi karelerden oluşan oyunlardır. Bu karelere hane, dam, ev denir. Kare tarzı şekilleri ve sembolleri barındıran bütün oyunların aslında neolitik tarım dönemiyle ve yerleşik hayata geçişle ilgili olduğu söylenir ve yine kadınla bağlantılıdır. Örneğin Almancadaki “Madam” kelimesinin kökeni dam, dama kelimelerinden gelir. Kadın, yaşam ve oyun birlikteliğine kapı aralar. Diğer bir husus ise ekonomos, ekoloji gibi kavramların kökenindeki “eko” kavramının “ana” anlamına gelmesidir. Bu da damadaki hane, ev, Kürtçedeki mal (ev) kavramlarına kapı aralar ve kadınlarla sıkı bir bağı vardır’’ diye konuştu.

‘’Kürt oyun kültürü dişildir’’

Kürt oyun kültürünün toplayıcılık ve ardından  tarım kültürüyle beslendiğini ve Uygarlıkla birlikte belli oyunların,  oyun kavramının dişil formunu kaybedip eril bir forma dönüştüğünü belirten yazar, Kürt oyun kültürünün aslında dişil bir yapıya sahip olduğunu belirten Kaya, “Homo Jin”, Kürtlerdeki oyun ve spor kavramının toplayıcılıktan doğduğunu, toplayıcılığın derinleşmesiyle form kazanan tarım kültürüyle beslendiğini çok açık bir şekilde dile getirir. Özellikle çok ilginçtir ki halen Kürdistan’da, Mezopotamya’da ve yer yer Anadolu’da “Köse ya da Kögeli” şeklinde bir oyun ve bereket ritüeli vardır. Kelime olarak Farsça kökenli olan bu oyunun adı etimolojik olarak kadın cinsel organı anlamına gelmektedir. Her ne kadar deformasyona uğramış ve bu oyundaki semboller erkek cinsel organına dönüştürülmüş olsa da, hem etimolojik hem de oyunun özü itibariyle kadının bedenini ön plana alır. Özellikle Sümerler gibi devletçi ve eril bir sistemde bu oyunun ya da kültürün Köse’den ziyade Dimuzi olarak form kazandığı görülmektedir. Dimuzi ise Kürtçede “Dü” ve “Mozi” yani erkek cinsel organı anlamında kullanılır. Kürtlerdeki ve doğal toplumdaki gerçekliğe baktığımızda oyun kavramı dişil bir form kazanmışken, uygarlık değerleri ile birlikte eril bir forma dönüştürülmüştür. Tarihin cinsiyet değiştirdiği gibi, birçok kavramın da cinsiyeti değiştirilmiştir. Oyunun da sembolik olarak dişil özelliğini kaybedip eril bir özellik edindiği görülür. Yani Kürt oyun kültürü aslında dişildir’’ diye ifade etti.

Devamını Oku

Zazakî  dilinin edebi mücadelesi ‘’Waya Di Birayanê Pê Hawt Koyan’’

Zazakî  dilinin edebi mücadelesi ‘’Waya Di Birayanê Pê Hawt Koyan’’
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün sayıları giderek azalan bir kesim tarafından konuşulan ve neredeyse yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Zazakî dilinin yaşatılması için önemli adımlar atan bireylerin çabaları, sadece bir dilin korunmasını değil, aynı zamanda bir kültür ve tarih mücadelesini de temsil ediyor.

Bu çabanın arkasında, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda tarih, kültür ve inançların bir taşıyıcısı olduğuna inanan insanlar var. Onların çalışmaları, Zazakî dilini ve kültürünü unutturmaya yönelik insanlık dışı yaklaşımlara karşı bir duruş sergiliyor.

Bingöl’ün Karer bölgesinde, Alevi köylerinde konuşulan Zazakî dilinin ve kültürünün kaybolmaması için verilen mücadele, bir dilin ötesinde, bir inancın ve yaşam biçiminin de korunması anlamına geliyor. Bu çaba, tıpkı Konfüçyüs’ün dediği gibi, “Bir toplumu yok etmek için silahlara gerek yok, lisanını unutturmak yeterlidir” sözünün ne kadar doğru olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

‘’Varım, buradayım, insanlığın, atalarımın ve benim olana sahip çıkıyorum demektir’’ diyen yazar Turabi Kişin ile Vate yayınlarından çıkan masal derlemesi olan ‘’Waya Di Birayanê Pê Hawt Koyan’’adlı kitabının geçmişten geleceğe olan serüvenini konuştuk.

Şu zamanlarda belirli bir kesim, hatta sayıca az diyebileceğimiz kişiler tarafından kullanılan Zazakî bir eser vermek sizin için ne anlam ifade ediyor?

Her şeyden önce vicdani sorumluluk demektir benim için. Kirmançkî-Zakakî bir eser vermek aynı zamanda bu dili yok etmeye çalışan, yok sayan insanlık dışı yaklaşıma karşı mücadele etmek demek. Varım, buradayım, insanlığın, atalarımın ve benim olana sahip çıkıyorum demektir. Bu haksızlığı reddetmek demektir.

Evet biliyoruz ki bu dili kısmen de olsa günlük yaşantısında kullanan bir kesim var ama bu dili okuyup yazan insan sayısı ise çok çok sınırlı. Pazarı yok, alıcısı yok, bir getirisi de yok. Hatta risk alıyorsun.

Bu elbette dilimizin güncel durumu ve geleceği için çok üzücü. Bu durumu durdurmak ve bu dili yaşatmak için çaba harcayan her insanımızın emeği kıymetli benim için. Çorbada azıcık tuzumun olması anadilime karşı saygımın gereği. Geciktiğim için bağışlasın beni.

Masal kitabı olmasının ötesinde, bir dilin varlığı söz konusu. Devlet politikalarının etkisiyle gelecek nesiller neredeyse dillerini unutmuş olacaklar. Siz, Zazakî-Kirmançki bir eser vermekle anadilin önemine vurgu yapıyor ve bu dillere sahip çıkıyorsunuz. Bu konu hakkında ne söylemek istersiniz?

Bir önceki sorunuza verdiğim cevapta da belirtiğim gibi bu bir eser vermenin ötesinde bir tutum bir duruş. “Senin yok saydığın yok değil var” demenin duruşu. Öyle edebiyatta bir çığır açma, düşünce tarihine bir damga vurma vb. bir derdin sonucu değil. Dilimizi korumanın derdi bizimkisi. Dilimiz eşittir tarihimiz, hafızamız, kültürümüz, kelamımız, tarımımız, hayvancılığımız, şifacılığımız, inancımız özetle geride kalan tüm yaşantımız demektir. Bunu korumaktır derdimiz.

Kitabınıza konu olan masalların hikâyelerini anlatır mısınız ve hangi temalara odaklanıyorsunuz?

Aslında bir çoğunun hikayesi çocukluğuma kadar uzanır. Elektriğin, araba yolunun, radyo ve televizyonun olmadığı o masalsı zamanlara kadar uzanır. Çocukluğumuzda neredeyse her akşam anne, baba, dede, nine, teyze, dayı, hala, amca, uzak veya yakın akraba gibi büyüklerimizin anlattığı masallarla uyurduk ocağın yanındaki yer yataklarına. Onlar da kendilerinden önceki yaşlılardan dinlemişlerdi. Yazılı edebiyat yoktu ama sözlü edebiyat güçlü bir şekilde akıp gelmişti ve bize de bu şekilde aktarılıyordu. Her anlatıcının ağzında masal başka başka bir hal hatta tat alıyordu. Masala dinamizm güncellik katan bile oluyordu. İtirazlarımız üzerine düzeltme yapan bile oluyordu. Çünkü bir masalı birçok defa dinlemişsindir ve artık ona hakim ve bir tür ezberine de almışsındır.

Tema konusuna gelince; aslında masal deyince akla çocuklara hitaben, onları avutan aynı zamanda hayal dünyalarını geliştiren, düşündürten, fabl dediğimiz yöntemle hayvanları konuşturan yer yer doğaüstü ve abartılı anlatımlar akla gelir. Benim derlediğim masallarda da bu yan öne çıkıyor denebilir. Ama her masalın aynı zamanda her yaş gurubuna dair kendi içinde birçok mesaj barındırdığını da biliyoruz. Almak isteyen için tabi.

Bingöl’ün Karer tarafları, sizin çocukluğunuzun geçtiği ve şekillendiği yerler. Şehir merkezinden uzak, toplam dokuz Alevi köyünden oluşan bu bölgelerde, Alevi insanlar yaşıyor ve Zazakî dili konuşuluyor. Bu bölgelerde zamanla kaybolan bir dilin ötesinde, bir inanç ve kültür de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu konuda Kürt sanatçılar, aydınlar ve edebiyatçılara ne görev düşüyor?

Evet, Karer 9 Alevi köyünün ve çokça mezranın yaşadığı bölgenin genel adı. Bu köylerin çoğu Kürtçenin Kirmanckî lehçesi birkaç tanesi de Kurmancî lehçesiyle konuşur. Belirttiğiniz gibi burada konuşulan dile dair asimilasyon aynı zamanda inanç ve kültüre dair de bir asimilasyonu içeriyor. Basite alınmayacak düzeyde büyük bir kayıp bizim için. Hepimizi, herkesi, her bireyi ilgilendiren bir durum bu.

Elbette ki buna dur deme görevi başta aydın, yazar, sanatçı, edebiyatçı, araştırmacı ve benzer düzeydekilere düşer. Açığa çıkarmak, kayıt altına almak, günlük yaşamda konuşmak için öncülük yapmak, ulusal ve uluslararası platformlara taşımak, inatla bu alana dair ürünler vermek kıymetli olandır. Yok etme cephesindeki bir general “Bunların başarma umudunu kırmazsak sonuç alamayız” diyordu. Tersi bizim için geçerlidir. Asimilasyoncunun başarma umudunu varlığımızı sahiplenerek kırabiliriz.

‘’Bir toplumu yok etmek için silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir” der Konfüçyüs. Zazakî, diğer lehçelere göre daha dar bir alana sıkıştırılmış durumda ve zorlukları olan bir dil. Bu zorlukları aşmak için neler yapılabilir?

Konfüçyüs daha ne desin? Bir gerçek ancak bu kadar özel ve özet bir cümleyle anlatılabilir.

Anadilimizin ve bütünlüklü tarihimizin böyle bir tehdit altında olduğu bir gerçek.  Başkasından hele hele bunu yok etmeye çalışandan medet umarsak kaybettik demektir. Kendi öz gücüne güvenmeyen hiçbir toplum başarılı olamaz. Toplumumuzun gücüne inanmak ve bu uğurda çaba sarf etmek her fırsatı değerlendirmek zorundayız.

Geçmiş dönemlerde yaşanan baskıcı iktidarlara karşı mücadele eden bir aydın tabakası oluşmuştu. İtalya’da Antonio Gramsci, Fransa’da Michel Foucault, Jean-Luc Godard gibi isimler bu mücadelede öne çıkan isimlerdendi. Sizce Türkiye’deki baskı ortamında oluşan bir aydın tabakasından bahsedilebilir mi?

Dünyadaki örnekler çoğaltılabilir elbet. Türkiye için de bir çırpıda İsmail Beşikçi, Vedat Türkali, Veysi Sarısözen, Şebnem Korur Fincancı, Akın Birdal gibi, yakın zamanda yaşama veda eden Celal Başlangıç gibi vicdanlı aynı zamanda bedel ödeyen birçok isim sayabiliriz. Bu demokratik damarı yok saymak ahlaki olmaz.

Öte yandan evet Türkiye’de birçok Sosyalistin, aydının, yazarın, dindarın, Müslümanın, akademisyenin aşamadığı devlet gibi, Kemalizm gibi, ulus devletçilik gibi, devlet dini, devlet islamı gibi bariyerler var. Bu bariyerlere eleştirel yaklaşımlarda sığlık, yüzeysellik bir türlü aşılamıyor. Aşıldı dediğiniz yerde konu Kürt dili, kültürü, temel hakları ise sosyalistinden bilmem İslamcısına kadar birçok kişinin içinden ırkçılık, inkarcılık fışkırmaya başlıyor. Buna kimisi demokrasi adına, kimisi Marksizm adına kimisi de şu bu ayet adına pişkince kılıflar giydirmekten de utanmıyor. Maalesef bunlar aydın yazar bilmem ne diye kıymete biniyor.

Anadile yönelik baskılar artmış olsa da, Kürtçe eserler geçmiş yıllara göre daha fazla üretilmekte ve yeni yayınlar ortaya çıkmaktadır. Bu baskı ortamında yaşanan bu artışı nasıl yorumluyorsunuz?

Son on yıllardır verilen çok yönlü mücadelenin bir meyvesi olarak görüyorum. Demokratik toplum ve ulus bilincindeki gelişmeyle paralel bir uyanış olarak görüyorum. Hiçbir şey kendiliğinden ortaya çıkmaz. İnkar ve red politikalarındaki ahlaksızca derinliğe karşı ahlaki politik toplumun vicdanının harekete geçişi olarak değerlendiriyorum. Durdurulması imkansız demokratik kültürel bir yolculuğun ayak sesleri olarak görüyor ve umutlanıyorum. Halklar bahçesinin bu güzel renginin solmayacağının işaretleri bunlar.

Devamını Oku

Şüpheli çocuk intiharları ve istismarlarında endişe verici artış

Şüpheli çocuk intiharları ve istismarlarında endişe verici artış
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye genelinde çocuk istismarı vakalarında son dönemlerde endişe verici bir artış gözlemleniyor. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, sosyoekonomik sorunlar ve eğitim eksiklikleri gibi derin toplumsal meseleler, bu tür olayların artmasında etkili olabiliyor. Bu bölgelerde yaşanan işsizlik, yoksulluk ve eğitim sistemindeki zayıflıklar, çocukların korunmasını zorlaştıran bir ortam oluşturuyor.

Son dönemde, bu bölgelerde artan çocuk intiharları vakalarının yanı sıra istismar olayları da endişe verici boyutlara ulaşıyor. İstismara uğrayan çocukların yaşadığı travma ve buna bağlı psikolojik sorunlar, maalesef intihar vakalarının da artmasına neden olabiliyor. Bu durum, sadece çocukların değil, ailelerin ve toplumun genel sağlığını da tehdit ediyor.

Cezai işlemler tek başına yeterli olmadığından, çocuk istismarını önlemeye yönelik daha kapsamlı bir yaklaşımın önemi giderek artıyor. Sadece cezalandırmak yerine, eğitim, bilinçlendirme ve destek sistemlerinin güçlendirilmesi gerekiyor. Ayrıca, bu sorunla mücadelede sadece yerel yönetimlerin değil, ulusal düzeydeki kurumların da aktif rol alması şart. Ancak bu şekilde, çocukların sağlıklı ve güvenli bir ortamda büyümeleri sağlanabilir.

İLK 24 SAATİN ÖNEMİ

Çocuk istismarı ve şüpheli çocuk intiharları konusunu alanında uzman ve alanında uzun yıllar çalışmış isimlerle konuştuk.

Elmalı davası avukatlarından ve uzun yıllardır cinsel istismar davalarını yakından takip eden Gülşah Ekin, cinsel istismar vakalarında ebeveynlerin hızlı bir şekilde yetkili birimlere bildirmesinin çocuğun sağlığı açısından önemli olduğuna vurgu yaparak, ‘’Öncelikle cinsel istismar suçu Türk Ceza Kanunu madde 103’te geçer ve suç olarak tanımlanmıştır. Bir çocuk cinsel istismara uğradığını söylüyor ve bunu davranışlarıyla belirtiyorsa, istismar sonrası çocuklarda bir travma meydana geliyor. Biz yetişkinler, anne ve babası olarak da ebeveynler kesinlikle bildirme yükümlülüğüne sahibiz. Cinsel istismara uğrayan çocuk için ilk yirmi dört saat çok önemlidir. Bulguların kaybolmaması için önemlidir ilk yirmi dört saat. Derhal bir savcılığa gidilip suç duyurusunda bulunulmalıdır’’ ifadelerini kullandı.

‘ÇOCUĞUN DESTEK ALMASI ÖNEMLİ’

Ekin, Türk Ceza Kanunu’na göre, çocuğa karşı işlenen suçlarda cinsel istismar ifadesi kullanılırken, yetişkinlere karşı işlenen eylemlerde cinsel saldırı terimi kullanılmadığını ifade etti. Bu ayrımın temelinde ise, çocuklarda rıza kavramının olmadığının vurgusunu yapan Ekin, ‘‘Süreç çocuk ve ailesi açısından biraz zorlu geçebilir. Bazı durumlarda tam olarak ne yapacağını bilemeyen ailelerle karşılaşıyoruz bu tür davalarda. İstismara uğrayan çocuğun psikolojik olarak zorlandığı ve fazlaca hassaslaştığı düşünülürse, mutlaka çocuğun bu konuda yardım alması gerekiyor. Türk Ceza Kanunu’nda çocuğa karşı işlenen suçlarda, çocuğun cinsel istismarı ifadesi kullanılırken, aynı durumda yetişkinlere karşı işlenen eylemlerde ise, cinsel saldırı ifadesi kullanılmıştır. Bu ayrım şuradan gelir: Cinsel saldırıda yetişkinin rızası aranırken, çocukta ise herhangi bir rıza söz konusu olmamaktadır. Çocuklarda rıza kesinlikle söz konusu değildir’’ dedi.

Ekin, kanun maddelerinin uygulanması durumunda istismar oranında azalma olacağını dile getirerek ‘‘Ben avukat olarak cinsel istismar dosyalarında yaklaşık yedi yıldır mücadele ediyorum. Antalya’da otuz çocuğun mağdur olduğu Elmalı davası dahil birçok davanın vekilliğini üstlendim. Çocuklarla birebir görüşerek onların ruh durumlarını ve ailelerin zor durumlarını gözlemledim. Ancak, yargının bu konuda açık kanun maddelerini uygulaması durumunda, istismarın suç oranında azalma olacağına inanıyorum’’ şeklinde konuştu.

ADIYAMAN VE SAMANDAĞ’DA ÇOCUK ATOLYELERİ

Türkiye’nin 81 ilinde çocuk ve gençler üzerine faaliyet gösteren, aynı zamanda çocuk hakları için raporlar hazırlayan Geleceğe Yön Ver Derneği Başkanı Özlem Bilgi “Uluslararası sözleşmeler ve ulusal hukuka göre, on sekiz yaşın altındaki her birey çocuk” olduğunun altını çizdi. Ekin, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fiziksel ve psikolojik olarak çocuğun gelişimini olumsuz etkileyen davranışlara çocuk istismarı denir. Kırsal bölgelerde istismarın yaygınlaşmasının birden fazla toplumsal nedeni vardır; eğitim eksikliği, ekonomik yetersizlik ve geleneksel cinsiyet rolleri gibi faktörler etkili olabilir. Geleceğe Yön Ver Derneği olarak seksen bir ilde çocuk ve gençlik alanında faaliyet yürütüyoruz. Bu yılın ilk faaliyetini depremden etkilenen çocuklarımız için Hatay Samandağ’da gerçekleştirdik. İkinci faaliyetimiz ise Adıyaman’da çocuk haklarıyla ilgili atölye, drama ve eğitimler düzenleyeceğiz. Çocukların ve gençlerin refahını arttırmak için her alanda varız.”

‘KAPSAMLI ÇALIŞMA ŞART’

Ulusal Çocuk Hakları Derneği (UDER) Başkanı Yusuf Yıldırım, da son yıllarda Ağrı başta olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu illerinde ve de Türkiye genelinde artan şüpheli çocuk ölümlerinin birçok soruna işaret ettiğini dile getirerek ‘‘Yaklaşık altı yıldır Ağrı’da çocuk alanında çalışıyorum. Son iki yıldır ise Ulusal Çocuk Hakları Derneği (UDER) olarak faaliyet gösteriyoruz. Ne yazık ki, Türkiye’nin her bölgesinde cinsel istismar vakalarıyla karşılaşıyoruz. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da, bu tür olayların artmasının altında derin toplumsal sorunlar yatıyor. Bölgedeki sosyoekonomik zorluklar, işsizlik ve eğitim gibi faktörler, çocukların korunmasını zorlaştırıyor. Son dönemde artan şüpheli çocuk ölümleri, bu sorunun ciddiyetini gözler önüne seriyor. Sadece cezai yaptırımlara odaklanmak yeterli değil. Çocukların korunması için kapsamlı bir çalışma yapılması gerekiyor’’ şeklinde konuştu.

Devamını Oku

Belediyeler ve siyasi partilerin sokak hayvanlarıyla imtihanı

Belediyeler ve siyasi partilerin sokak hayvanlarıyla imtihanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de hayvan haklarıyla ilgili yasal düzenlemeler bulunsa da, sokaklarda yaşanan gerçeklik, bu düzenlemelerin yetersiz olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

2004 yılında yürürlüğe giren Hayvanları Koruma Kanunu, önemli adımlar atmış olsa da, belediyelerin sorumluluklarını yerine getirmemesi, sokak hayvanları ve diğer hayvanların yaşamını olumsuz etkiliyor. Kanunlar olmasına rağmen, birçok belediye sahipsiz hayvanlarla ilgili görevlerini ihmal ediyor. Siyasi partilerin seçim dönemlerinde sahipsiz hayvanları seçim aracı olarak kullanmaları, her seçimde olduğu gibi 31 Mart yerel seçimlerinde de karşımıza çıkmıştır.

Kanunlar olmasına rağmen hayvanların bakımı ve kısırlaştırılmasını yapmayan belediyeler, hayvanları toplama kamplarını andıran yerlere taşıyıp başka illere veya ilçelere götürmeye devam ediyorlar. Bu dönemde, hayvan severlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve derneklerin, belediye başkanlarından somut adımlar beklediği bir gerçektir. Tüm bu sorunları ve çözüm önerilerini Hayvan Haklarını Koruma Federasyonu (HAYFED) Başkanı Nihal Kasa ile ele aldık.

‘HAYVANLARA YÖNELİK KANUN UYGULANMIYOR’

Türkiye’de hayvan hakları mevcut yasada olmasına rağmen korunuyor mu?

Türkiye’de hayvan haklarıyla ilgili mevcut durum, yasal düzenlemelere rağmen ciddi sorunlarla karşı karşıya.2004 yılında çıkarılan Hayvanları Koruma Kanununa rağmen, özellikle belediyelerin sahipsiz hayvanlar konusundaki sorumluluklarını yerine getirmemesi, sokaktaki hayvanların yaşamını olumsuz etkilediğini belirten Hayfed Başkanı Nihal Kasa, ‘’Türkiye’de hayvan haklarının korunduğunu maalesef söyleyemeyiz. Çünkü ülkemizdeki mevcut olan 2004 yılında çıkarılan hayvanları koruma kanunu olmasına rağmen, bu kanun belediyelere sahipsiz hayvan sorununa yönelik olarak kısırlaştırma ve bakımevi kurma görevi verdiği halde belediyeler yirmi yıla yakın bir süredir kısırlaştırma yapmıyorlar. Hayvanlar hızla üreyip çoğaldıkları içinde bir taraftan insan zulmü altında öte yandan belediye vahşetleri altında can veriyorlar. Tabii ki bunu sokaktaki hayvanlara yönelik olarak söyleyebilirim. Bunun dışında yaban, çiftlik ve yük hayvanları birçok türe ilişkin çok sorun var. Dolayısıyla Türkiye’de hayvan hakları korunuyor diyemem çünkü kanun uygulanmıyor’’ dedi.

‘’Hayvanlar seçim yatırımı haline geldi’’

Siyasi partilerin seçim öncesi dönemde sahipsiz hayvanları birer seçim aracı olarak görmesi ve kısırlaştırmanın hayvanların yaşadığı sorunları çözme potansiyelini göz ardı etmeleri, hayvan hakları konusunda ciddi bir eksikliği ortaya koyduğunu belirten Kasa, şunları söyledi: ‘’Siyasi partiler maalesef ki şu anda seçim öncesi dönemde sahipsiz hayvanları adeta bir seçim yatırımı haline getirdiler. Ve sahipsiz havyan sorununun çözümü kısırlaştırmadır. Bu kısırlaştırmayı kanun belediyelere vermiştir. Fakat Türkiye’de 1389 belediyeden Bin yüz belediyenin henüz kısırlaştırma merkezi ve bakımevi yoktur. Siyasi partiler ise belediye başkanlık seçimlerinde her belediyenin kendi kısırlaştırma merkezi olup bu sorunu çözmesi gerekirken, daha kısırlaştırma merkezi olmayan bir belediyenin siyasi partisi dahi hayvanlara yönelik halkın gazını almaya çalışıyorlar. Hayvanları toplayacağız ve onlara bakacağız gibi açıklamalar yapıyorlar bunlar gerçek değil. Bu açıklamalar halkı kandırmaya yönelik açıklamalardır.’’

‘’Vaatler veren belediye başkan adaylarına inanmamalıyız’’

Türkiye’de sahipsiz hayvanlarla ilgili kanun olmasına rağmen yeterli çözümler üretilmemekte.  Siyasi partilerin vaatleri yerine gerçek eyleme geçecek adaylara oy vermenin ve kısırlaştırma merkezlerinin kurulması ve kanunların uygulan adaylara oy verilmesi gerektiğini söyleyen Kasa,‘’Halkımıza şunu söylemek istiyorum inanmayın. Yani ülkemizde öldürmenin yasak olduğu ve ana hükmünün kısırlaştırma olan sahipsiz hayvan sayısının hızla kısırlaştırılarak kontrol altına alınmasını hükme bağlamış olan bir kanun var. Bütün vatandaşlarımızdan belediye başkan adaylarından kısırlaştırma merkezi kurmalarını talep etmelerini istiyoruz. Bunun dışında beyan veren ve vaatlerde bulunan belediye başkan adaylarına inanmamalıyız. Yoğun kısırlaştırma yapmaya ve tıbbi etik koşullarda kısırlaştırma merkezi kurup kontrol altına alarak kanunu uygulamaya söz veren adaylara oy vermeliyiz’’ diye ifade etti.

‘HAYVANA ŞİDDET İNSANA ŞİDDETİN ÖN HABERCİSİDİR’

Hayvanlara yönelik şiddet uygulayan kişileri ele alacak olursak onları nasıl tarif etmek istersiniz ve toplumu ne tür tehlikeler bekliyor?

Hayvanlara şiddet uygulayan kişiler üzerinden yapılan araştırmalar sonucunda, faillerin evlerinde ve suç mekanlarında şiddet ve sapıkça bulgular olduğunu belirten Kasa, hayvana uygulanan şiddetin başta çocuk ve kadınlara yönelik adımların olduğunu belirtti. Kasa, devamında şunları ekledi:‘’Birçok akademik bilimsel ve akademik araştırmalar sonucunda kanıtlanmış bir gerçek olan hayvana vahşet başta çocuk ve kadın olmak üzere insana da şiddetin ön habercisidir. Hayvanların korunmadığı toplumlarda insan haklarından söz edebilmek mümkün değildir.  Bu durumların hepsi birbirinin birer parçasıdır. Bugün çocuk, kadın ve insan şiddetini önlemek istiyorsak önce hayvanlara yönelik olan şiddeti sağlamayız. Daha şiddetsiz bir toplum çocuğu da insanı da korur. Yıllar önce Eyüp’te yavru bir kediyi istismar eden biri vardı. Biz bu kişinin evinde de arama yapılmasını talep etmiştik. Aynı kişinin evinde çocuk istismar videoları bulundu. Bugün çocuklara, kadınlara ve insanlara yönelen böyle sapıklar ve suç işleyen şahısların geçmişinde mutlaka hayvan şiddeti var. Hayvana şiddet insana şiddetin ön habercisidir.’’

Devamını Oku

Toplumsal Travma, Umutsuzluk ve İşsizlik: Hükümetin Görmezden Geldiği Gerçekler

Toplumsal Travma, Umutsuzluk ve İşsizlik: Hükümetin Görmezden Geldiği Gerçekler
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Doğu ve Güneydoğu bölgesinde gençler arasında giderek artan madde kullanımı, ekonomik zorluklar, işsizlik, stres ve gelecek endişeleri gibi faktörlerle derinleşen bir kamu sağlığı sorununa dönüşmüş durumda. Bu bölgedeki gençler, yaşadıkları sosyal ve ekonomik baskılar karşısında madde kullanımını bir çıkış yolu olarak görmekte ve bu yolla bunalım ve umutsuzluklarını hafifletmeye çalışıyorlar.

Ancak, bu artan madde kullanımının altında sadece bireysel tercihler değil, aynı zamanda devletin yetersiz politikaları ve gençlerin ihtiyaçlarına duyarsızlığı da yatmaktadır. Mevcut hükümetin gençlerin karşı karşıya kaldığı sorunları görmezden gelmesi ve çözüm üretmek yerine inkâr etmesi, sorunun daha da derinleşmesine neden oluyor.

Doğu ve Güneydoğu’daki gençlerin yaşadığı bu sıkıntılar, siyasi bir boyut da kazanırken bölgedeki siyasi istikrarsızlık, çatışma ve güvenlik sorunları, gençlerin psikolojik sağlığını olumsuz etkilemekte ve madde bağımlılığının artmasına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca, bölgedeki devlet politikalarının gençlerin ihtiyaçlarına yanıt vermede yetersiz kalması ve gençlerin temel haklarına saygı göstermemesi, toplumsal huzurun ve güvenin zayıflamasına neden oluyor.

Madde kullanımının gençler üzerindeki etkilerini ve bu konudaki sosyal sorunları, konuyla ilgili uzman ve deneyimli katılımcılarla ele aldık.

            Gençler hakkında soru sorduğumuzda sözümüz kesiliyor

Mevcut politikaların gençleri göz ardı ettiğini, gençlerin ihtiyaçlarının sadece evlilikle sınırlı olmadığını ve hükümetin gençlerin gerçek ihtiyaçlarından haberdar olmadığını ifade eden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mardin Milletvekili Beritan Güneş, “Gençlerin sağlığını ve güvenliğini tehdit eden en ciddi tehlike mevcut iktidardır. Mevcut iktidarın genç düşmanı politikalarıdır. Biz parlamentoda Gençlik Bakanlığı görüşmeleri esnasında komisyonda gençler adına sorular sormaya çalıştığımızda, komisyonun en genç milletvekili olarak defalarca sözümüzün kesildiğini söylemek isterim. Fakat biz sözümüzü söylemekten asla vazgeçmiyoruz. Biz gençlerin problemi var dediğimizde, gençler iş bulamıyor dediğimizde, barınacak yeri yok dediğimizde bize çözüm olarak bir paket açıklıyorlar ve gençlerin evlenmesine destek olacaklarını söylüyorlar. Bu süreci gerçek anlamıyla yanlış okuyorlar. Gençlerin neye ihtiyacı olduğundan iktidar haberdar değil” dedi.

               Madde bağımlılığının arkasında devlet politikaları var

İşsizlik ve geleceğe olan kaygı nedeniyle Kürt gençler arasında da madde bağımlılığının arttığını ve bu durumun devlet politikaları gereği Kürt gençleri için ciddi tehlikeler barındırdığını belirten Güneş, “Yapılan araştırmalar da gösteriyor ki gençler üzerinde özellikle bölgedeki gençler üzerinde işsizlik, stres, kaygı, siyasi baskılar ve göç oldukça artmış durumda. Fakat buna bağlı olarak madde bağımlılığının artışının sebeplerini siyaset olarak farklı değerlendiriyoruz. Gençler arasında artmış olan madde bağımlılığının sebebi bizim yapmış olduğumuz çalışmalarda, gözlemlerimizde ve kişisel görüşmelerimizde kendi gözlemlerimizde doğrudan bir devlet politikası olarak uygulandığını belirtmek isterim. Bu politikayı, bölgedeki Alkol ve Uyuşturucu Madde Bağımlıları Tedavi ve Araştırma Merkezi (AMATEM) sayılarının azlığında da açıkça görmek mümkün. Bütün bunlar hem gençler hem de insanlar üzerinde çok ciddi etkileri oluyor. Bu etkilerin tabi ki strese ve gelecek kaygısına sebep olduğunu,  artan işsizlik durumunun mutsuzluğa gelecek kaygısına sebep olduğunu görüyoruz’’ diye konuştu.

Psikolog Yasemin Mert Saydam
Psikolog Yasemin Mert Saydam

                      Araştırma yapmakla hükümlü olan devlettir

Son yıllarda madde bağımlılığının ve anti-depresan talebinin arttığı bu dönemde, konuyla ilgili araştırma yapacak kurumun hükümet olması gerektiğini belirten Psikolog Yasemin Mert Saydam, bu konuda henüz bir önlem alınmadığını ve araştırmalara rastlamadığını ifade etti. Bu durumun sadece psikologlar tarafından değil, aynı zamanda diğer alanlardaki uzmanlar tarafından da incelenmesi ve önlemlerin alınması gerektiğini vurgulayan Saydam,‘’2022 yılında CHP Milletvekili Burhanettin Bulut’un konuya dikkat çekmesinden beri Türkiye’de antidepresan kullanımının artması konusu daha fazla gündem kaplıyor. Bununla birlikte ben medyada hükümet tarafından bu konuya özel bir çalışma yapıldığı gibi bir habere rastlamadım. Bunu dikkat çekici buluyorum, hızla artan bir kamu sağlığı problemi konusunda farklı kurumlarındaki verileri inceleyerek, konu özelinde çalışan uzmanlarıyla birlikte kapsamlı bir araştırma yapmakla yükümlü olan kurumun hükümet olduğunu düşünüyorum. Zira bizim erişebildiğimiz verilerden çok daha fazlasına sahip olarak, ruh sağlığı uzmanları, sosyologlar, ekonomistler, politikacılar birlikte bu sorunu inceleyip gerekli düzenlemelerin sağlanması için harekete geçmeliler’’  şeklinde konuştu.

                  Ekonomik ve sosyal krizin bağımlılığa olan etkisi

Pandemi ve sonrasında gelişen ekonomik krizin, toplumun genelinde ve özellikle genç kesimde kişisel ihtiyaçların karşılanamamasıyla ortaya çıkan bunalım ve umutsuzluğun, birçok kişi tarafından anti-depresan ve madde kullanımının artmasına neden olduğunu dile getiren Saydam, ”Pandemi döneminde antidepresan kullanımı sosyal destek mekanizmalarının kullanılamaması nedeniyle gittikçe arttı. Sonrasında ekonomik problemlerin gittikçe artması, konut krizinin oluşması, gelecek kaygılarının yönetilemez hale gelmesi, yetersiz beslenme, spor yapabilme imkanı, dışarı çıkıp sosyalleşebilmeye bütçe ayıramama, kişilerin kendi duygu durumlarını düzenleyebilecekleri kendi hobilerine bütçe ayırmanın mümkün olmaması gibi birçok sebeple zihinsel sağlığın korunması gittikçe daha da zorlaştırdı. Bununla birlikte, ruh sağlığına yönelik profesyonel destek alma ihtiyacı duyulduğunda antidepresan ve madde kullanımı en ucuz ve ulaşılabilir yöntem’’ diye ifade etti.

Prof. Aytekin Sır

        Gençlerde ilk başlarda inkar sonra kabullenme dönemi oluyor

Son yıllarda gençler arasında yaşanan bunalım ve başarısızlık nedeniyle madde kullanımının yaygınlaşması, gençlerin bağımlılıklarını kabul etmeleri ve gerçekle yüzleşmeleri sonrasında tedavi sürecine gittiklerini ifade eden Prof. Aytekin Sır, ‘’Madde kullanımı son yıllarda giderek artış göstermekte ve yaygınlaşmaktadır. Gençler arasında madde kullanımının yaygınlaşmasının sebepleri arasında umutsuzluk, merak, kuşak çatışması, gelecekten beklentinin olmaması, olumsuz arkadaş çevresi, aile içerisindeki çatışmalar, parçalanmış aileler, okulda başarısızlık nedeniyle geleceğinin olmadığını düşünme, aile baskısı ve aile içinde sorunların şiddetle çözülmeye çalışılması önemli nedenler arasında sayılabilir. Madde kullanan gençler önce kendileri böyle bir sorunun olduğunu kabullenmekte zorlanıyorlar. Başlangıçta inkar dönemi oluyor. Bağımlı olmadıklarını söylüyorlar. Daha sonra bu gerçekle yüzleşiyor ve çoğu zaman aileleriyle birlikte yardım arama ihtiyacı hissediyorlar’’ diye konuştu.

                    Depresyon kadınlarda daha yaygın

Madde kullanımı sonrası bireylerde yer yer intihar ve ciddi ruhsal sorunlara neden olduğunu dile getiren Sır,’’Hayattan tat alamama, karamsarlık, ümitsizlik, enerji de azalma, kendine güvende azalma, bedensel yakınmalar, uykusuzluk veya aşırı uyku uyuma, iştahsızlık veya çok yemek yeme gibi belirtilerle kendisini gösteren depresyon son dönemde giderek yaygınlaşan ciddi bir ruhsal sorundur. Kimi zaman ağır vakalarda yaşamak istememe ve intihar düşüncelerinin de tabloya eşlik ettiği olabiliyor. Depresyon kadınlar arasında daha yaygındır ve erkeklere göre yaygınlığı iki kat daha fazladır. Benzer biçimde intihar girişimi oranları da kadınlar arasında iki ila dört kat daha yüksektir’’ Dedi.

Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Diyarbakır Şube Başkanı Latif Meşe

                     Travma durumlarında madde kullanımı

Dünya genelinde ve Türkiye’de giderek artan madde kullanımının, sosyal ve ekonomik sebeplerin yanı sıra toplumsal travmaların da gençlerde hatırlamak istenmeyen durumlarda madde kullanımını tercih ettiğini ifade eden Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Diyarbakır Şube Başkanı Latif Meşe, ‘’Yaklaşık beş yıldır madde bağımlılığı alanında çalışıyorum. Birleşmiş Milletler Suç Ofisi’nin verilerine göre dünya genelinde son on yılda madde bağımlılığında bir artış söz konusu. Türkiye’de de bir artış söz konusu. Türkiye genelinde hangi gerekçilerle maddeler kullanılıyorsa, Doğu ve Güneydoğu’da da işsizlik, stres ve kaygı aynı nedenlerden dolayı da kullanılıyor diyebilirim. Ama Doğu ve Güneydoğu’da bunlara ek olarak madde kullanımı için başka gerekçelerde var. Hendek savaşlarının yapıldığı ilçelerde madde kullanımı çok daha yüksekti. Bize en çok gelen yerler; Silopi, Cizre, Nusaybin ve Sur içleriydi. Bunların sebebi işsizlik, stres, yada kaygı değil travmaydı. Örneğin madde kullanan bir çocuk vardı. Nedenini öğrendiğimizde olaylar esnasında babasının ölmesinden dolayı madde kullandığını öğrendik. Bu tür durumlardan dolayı da kullanılıyor diyebilirim. Çünkü madde mutluluk hormonu sağladığından dolayı yaşadığı çatışmalı dönemleri ve acıları unutmak istediği için kullanmayı tercih ediyorlar’’  diye konuştu.

              Akranlarına karşı kendilerini kanıtlama arzusu  

Madde kullanımın aile içi çatışmalar ve iletişimsizliğin çocuğun madde kullanımını tercih etmesine neden olabilecekken bilinçli aile yapılarının az olduğunu işaret eden Meşe,‘’Aile içerindeki iletişimsizlik ve çatışmalar çocuklarda madde kullanımının etkisini arttırıyor. Genellikle parçalanmış ailelerin çocuklarında bu durumlara denk geldik. Parçalanmış aileden kastım babası cezaevinde olan, ayrılmış olan ya da hayatını kaybetmiş olan ailelerin çocukların madde kullanımı daha kolay. Çocuğun başıboşluğu, kontrolsüzlüğü ve dışarıda yaşama kendini var etme arzuları büyük neden. Bunun dışında mutlu bir aile olsa bile madde kullanımı da söz konusu. Bazen anneler babalar biz çocuğumuz için her şeyi yaptık ama çocuğum yine madde kullanıyor diyor. Evet iyi bir şey yaptılar ama yapmış oldukları yöntem doğru değil. Bilinçsiz aile bu konuda çok var. Son olarak işsizlik, stres ve kaygının dışında gençler ve çocuklar akranlarına karşı kendilerini kanıtlama gereği duyduğu için madde kullanıyor’’ şeklinde konuştu.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.