Evvel Tanrı krallar vardı. İlk M.Ö 2094-2047 yıllarında Ur Hanedanlığı döneminde Sulgi idi. Tebaası kendilerine mutlak biat ederdi. Kaderleri onlara bağlıydı. Ömürleri de Kralın buyurduğu kadardı. Tebaa’nın umudu da inancı da yaşamı da geleceği de Kral’dı. Kral, ölümlü dünya ve sonrası için ritüellerle ibadet ettikleri tapındıkları tanrılarıydı. Tanrı-kralların yerini Krallar aldı ama, Kral-tebaa ilişkisi çok da değişmedi.
Hayatlar nihayete eriyor ancak Krallar tabaa’sının sayesinde yaşıyordu! Yaşamları tebasının kayıtsız şartsız sessizliğine bağlıydı ama Kral oralı bile değildi…
Sahne: Kral ayağa kalktı. Arkadan kavuşturduğu ellerinden güç alır gibiydi. Tebaasında çıt yoktu. Herkes korku ve kaygı içinde başını yere eğmiş bekliyordu. Kral başını kaldırdı ve baston gibi bükülmüş tebaasını söyle bir süzdü. Her zaman ciddi ve asık yüzünde bir gülümseme belirmişti.
“Sessizlik” dedi, “ne kadar muhteşem bir şey! Ne derin bir haz Tanrım! Bin şükür…” Bu sessizlik kaç köle, kaç umut savaşçısı bedeni yutmuştu; bilinmezdi. Gözlerini kapadı, sessizliğe tekrardan kulak kabarttı: “Tanrım” dedi “ne muh-te-şem!” Bu kez heceleyerek ve üzerine basarak söylemişti. Tüm korkuları kaybolup gitmişti. Sessizlik içinde bir şeyler aradı; bir ses, bir kıpırtı, bir soluk: Yoktu! Derin bir nefes aldı. “Fevkalade” dedi kasılarak. “Fevkalade!” “Bu sessizliğe tapıyorum. Sessizlik benim tanrım! Şükürler olsun!”
Kral mutlu, tebaa mutsuzdu!
Tanrı’yı sadece inançlar/inanışlar yaratmıyordu. Sığınma, sakınma-korunma arzusu da tanrılar yaratabiliyordu. Tebaa’sının tüm arzuları, istekleri, arayışları sükût -u hayal olunca Krallar, transa geçiyor; bu nihai sessizlikle bir tür aşk yaşıyor, tanrısal huzur buluyordu…
Ses vermek “nifak sokmak”tı!
Ses tanrılar ve Tanrı-krallar katında ürkütücü bir şeydi. “Nifak sokmak”, “bölücülük yapmak”, “huzuru bozmak”tı. Oysa ses, yaradılışın, var oluşun, yaşamın ilan edilişi; ilahi şarkısıydı. Sessizlik tanrı, ses ise tanrıçaydı. Bilginin ve bilgenin diliydi. Kelam ile meram sesin mucizevi yeteneğiydi. Ve her zaman kendi içinde “itiraz-i sedalar” taşırdı. “Hoş seda” barışık toplumların ahengiydi. Hoş seda toplumlar aheng içinde yaşardı. Ahenk ise, sessizliği zikreden, methiyeler dizen tanrılara ve krallara ihtiyaç duymazdı.
Kralların sessizliği “muhteşem” buluşunun nedeni de buydu. Ses, tanrıların inkârı olduğu kadar azabıydı da. Sessizlik ne kadar mazlumun, yoksanmışın azabı ise, ses de tanrıların ve tanrı- kralların azabıydı. Bu nedenle oldu olası sesten ve ışıktan sakınırlardı.
Azap varsa ses meşruydu.

Bir yerde azap varsa, ses meşruydu! Hz. Muhammed de “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” demişti.
Kutsal Kitap’lar zulme uğrayanları koruyan hadislerle doluydu: “Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez. Haksızlığa uğradığı için karşılık verenlere gelince, onlar aleyhine bir yol tutulamaz. Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır.” (Kuran 40, 41, 42. meal)
Lakin krallar hadisleri sevmezdi. Çünkü hadislerde, hükmeden, ezen, sessizliği sese yeğleyen krallara ve ona öykünenlere yer yoktu! Bundandır ki, tebaası da bu hadisleri asla bilmeyecekti! Kral’ın her buyruğu, ağzından çıkan her söz, tebaası için sessizlik içinde ve mutlak biatla karşılanacaktı.
Çağ değişmiş, hüküm değişmemişti!
Sahne: Kral geçip tahtına oturdu. Tahtta daha haşin ve görkemli göründüğünü düşününce dirseğini tahtının iki yanına basarak daha bir yayıldı. Tebaası ise, secde edip durmaktan yorulmuyor; el pençe huzurda durmaya devam ediyordu. Kral bu muhteşem sessizliği, bu köle ruhlu “düzineleri” seviyordu! “Harika” dedi el çırparak ”ha-ri-ka”. Sonra sustu ve içinden şöyle geçirdi: “Düzen budur işte, nizam budur. Budur tanrısal hükmümün ve sonsuz varlığımın sırı.” “Sessizlik işte, sessizlik!” “Ey ebedi huzur! Ölümsüzlük iksirim!”
Hani denir ya: “Gün gelir, devran döner” diye. Zaman geçmiş, çağlar değişmiş ancak devran dönmemişti! Gök kubbe altında değişen bir şey olmamış, değişmemiş gibiydi. “Aynı tas aynı hamam”dı. Kutsal kitaplar, “Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır” dese de, eziyeti hak bilenler her zamanki gibi “elem verici azap”tan muaftı. Sessizlik sonsuz kölelik, ses ise “eza” idi. Her kes kendi içine ağlar, ağrısını acısını, öfkesini içinde saklardı… Bu toplumda kendi dışında yaşayan azalmış, içinde yaşayan çoğalmıştı. Kralın tebaasına bahşettiği kutsal sessizlik, kendi dışında yaşayanın da kendi içinde yaşayanın da yarasıydı…

“Kral öldü yaşasın yeni kral!”
Önce Fransız sonrasında İngiliz krallıklarının soya dayalı kesintisiz ve mutlak devamlılığını ifade eden bu deyim, tarih boyunca döngüsel yapısını korumuştu. Sesi ve ışığı görünür kılan sosyal devrimler süreci, yeni dünyalar arzulamış ve yaratmışta olsa, bu döngü geri gelmişti.
Zira tebaanın düş gücü yoktu. Hayal kurmayı, yeni hayatlar yeni dünyalar düşlemeyi çoktan unutmuştu. Özgürlük algısı, Kralın yerine bir başka Kral’la sınırlıydı. Ötesini, sonrasını düşünemiyor; dolaysıyla arzulamıyordu!
Tebaa olmaktan kurtulmamış halklar ya da toplumlar kendi özgür dünyalarını yaratma; bu dünyalarının sesi, dili, yüreği olma yerine; modern köleliği pekiştiren “Kral öldü yaşasın yeni kral” döngüsüne sarılmıştı! Mevcut Kral yerine, Krallık arzusuyla dolu olan bir diğerini Kral yapma ya da Kral görme yaklaşımından vazgeçmiş değildi…
Derin kölelikti bu…
Bu nedenle Kralın alternatifi yine (yeni) Kraldı!
Oysa ses de özgürlük de bu döngünün dışındaydı. Gerçek anlamda halk, ulus ve toplum özelliği kazanmış; tebaa kalmayı reddetmiş birey, halk, ulus ve toplumlar yeni yollar arayacak ve bulacaktı…

Tekvin (Genesis) 11:1-9
Başlangıçta, yeryüzündeki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırdı.
Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler.
Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar.
Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım; böylece yeryüzüne dağılmayız.”
Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi.
Ve şöyle dedi: “Hepsi aynı dili konuşan bir halk olarak bunu yapmaya başladıklarına göre, tasarladıkları her şeyi gerçekleştirebilirler.
Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.”
Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.
Bu nedenle kente Babil (Kargaşa) adı verildi. Çünkü Tanrı, bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.