İlk İnsanların İzinde: Palani’den Günümüze Üç Büyük Aşama
Adıyaman’da hazırladığım farklı hikâyeleri, her ay köşemde paylaşacağım. Bugünkü yazı, insanın geçirdiği üç büyük aşamayı bir hikâye tadıyla anlatıyor. Bu ilk hikâyede, Semsûr’ün kadim topraklarında başlayan yaşamın izini süreceğiz.
Bizler şanslı bir halkız. Semsûr gibi köklü bir kentin sakinleriyiz. Toprağı, havası, doğası, suyu ve en önemlisi insanıyla büyülü bir şehirde yaşıyoruz. “İlk insan Semsûr’de görüldü” desek, abartmış olmayız. Kaç şehir böyle bir ayrıcalığa sahip olabilir?

Evrenin Doğuşu ve Canlının İlk İzleri
Gözlerinizi kapatın ve çok eski bir zamanı düşünün. Yaklaşık 13 milyar 800 milyon yıl önce, büyük patlama ile her yer toz, buhar ve ateşti. Bu kaos on milyar yıl sürdü. Ardından, toprak, nem, güneş ve zaman bir araya geldi. İlk organizmalar ortaya çıktı. Bitkiler, hayvanlar ve nihayet insanlar gelişti.
Yetmiş bin yıl önce, insan görünümündeki canlılar sahneye çıktı. O günden bugüne insan üç büyük aşama yaşadı:
- Aşama: Bilme dönemi (70 bin yıl – 60 bin yıl önce)
- Aşama: Ekme ve biçme dönemi (10 bin yıl öncesi)
- Aşama: Bilim dönemi (5 bin yıl önce başladı ve sürüyor)
Bu üçüncü aşama, yazının bulunmasıyla başladı. Ardından gelen keşifler, bugünün uzay çalışmalarına kadar uzanan büyük bir yolculuk yarattı.
Palani Mağarası: İlk İzlerin Yurdu
Semsûr’ün kuzeyinde, Palani Köyü sınırlarında bir mağara bulunuyor. Antropologlar, burada 40 bin yıl önce insanların yaşadığını söylüyor. Tarih burada bize gülümser. Çünkü bu topraklar, insanın ilk yerleşim yerlerinden biridir.
O dönemde araba, televizyon, telefon yoktu. Buğday bilinmiyordu. Köpek ve kedi henüz evcilleşmemişti. Atlar ise çok sonraları ehlileştirildi. Atın evcilleşmesi, insanın kaderini değiştiren büyük adımlardan biridir.
Atalarımız, dağ keçilerini sivriltilmiş taşlarla avladı. Önce kaba taşları kullandı, sonra taşları yontmaya başladı. Bu yontulmuş taş, insanın zekâsının ilk işaretlerinden biriydi. Taş hem silah hem de sığınaktı. Sonra pagan dönemlerinde heykel oldu. Bugün ise en görkemli yapılar taşla yükseliyor.

Günlük Hayatın İlk Sınavları
Atalarımız keçi avladı ama eti nasıl pişirdiler?
Çiğ köfteye benzer bir tat biliyorlar mıydı?
Keçinin postunu kıyafet olarak mı giydiler?
Mandanın derisinden çarık mı yaptılar?
Bunların çoğu hâlâ bir sır.
Yabani buğday, arpa, nohut ve mercimeği nasıl keşfettiler? Kaç kez denediler? Palani deresindeki balıkları nasıl avladılar? Tuzun, ekşinin, acının farkını nasıl çözdüler? Tüm bunlar deneme yanılmayla öğrenildi.
Kadın-erkek iş bölümü nasıldı? Kararlar ortak mı alınırdı? Kim daha güçlüydü? Aile yapısı nasıldı? Çocuklara kim bakardı? Bu soruların çoğu hâlâ cevapsız.
Bölge o zaman vahşi hayvanlarla doluydu: kaplan, aslan, sırtlan… İnsanlar bu tehditlere karşı sürekli tetikteydi. Öğrenmenin bedeli çoğu zaman can oluyordu.
Ölülerin Sırrı ve Ateşin Gücü
Ölüler nasıl defnedilirdi? Şimdiki gibi mezarlıklar yoktu. Bazı bulgular, ölülerin dağların yüksek noktalarında vahşi hayvanlara bırakıldığını gösteriyor. Yas törenleri var mıydı bilinmiyor. Ateşin keşfi ise hayatı kökten değiştirdi. Sıcaklık, güvenlik ve pişirme ateşle mümkün oldu.
Mağaraların Sessiz Resimleri
Atalarımız uzun süre mağaralarda yaşadı. Boş durmadılar. Duvarlara keçi, koyun ve yabani hayvan resimleri çizdiler. Bu ilk resimler, insanın varoluş hikâyesinin taşlara kazınmış haliydi.

Belki de kırk bin yıl önce mağara duvarlarına çizik atan o ressam, bugünün Semsûr sanatçılarının piridir: Celal Binzet, Mehmet Erbil, Mustafa Erkmen, Habib Yürgüç, Mahmut Yıldız, Zafer Kıraç ve Remzi Taşkıran.
Hikâye burada bitmiyor.
Devam edecek…
