“Hazine” denince, akla ilk gelen tarihi eserler, birikimler olur. Altın, gümüş pırlanta gibi değerli madenler… Bunlar öylesine kıymetlidir ki, bir de “avcıları” vardır. Hazine avcıları, korsanlar filan… Bundan olacak ki, “hazine” denince kimsenin aklına kolektif dayanışma, iyilik, güzellik, yaratım, paylaşım gibi sosyal, moral ve manevi değerler pek gelmez. Dolaysıyla arayanı da olmaz. Toplumlardaki moral, manevi ve ahlaki sapmayı da bu oluşturur. İnsanın kültürel moral değerler yerine maddi olana odaklanması sosyo-etik bir sapmadır. Ve bu sapma insan algısında da temel öncelikleri trajik biçimde değiştirir. Kolektif alandan bireysel alana indirger.
İnsanın “ne aradığı” sorusu, bugününü ve geleceğini belirleyen önemli bir sorudur. Ancak soruya içerik kazandıran “neyi kaybettiği”dir. Neyi kaybettiğinin yanıtı ise, “yaşam biçimi ve anlayışı”nı belirler. Tüm bir insanlık tarihi bu aralıkta geçer…
Öyleyse evrensel planda kaybedilen ve aranan şey nedir? Elbette Ortak iyiliktir. İyiliği arayanların yaşam biçimi de doğallığında iyiliğe dayalı eşit, özgür bir yaşamdır.
İster Nazım ister Orhan Veli; kim demişse demiş! Ama güzel demiş:
“…Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek için…”
Diyemiyoruz!
Ama diyenler oldu…
Uzak değil, ancak yakın tarihi “diyenler” yaptı!

Tarihsel plan: İnsanlık o kusursuz ütopyayı, o tanrısal kolektifi, ilahi komünü sorunlu da olsa, sıkıntılı da olsa yarattı ve yaşadı… Dünyanın üçte biri “Ortak iyilik” süreçlerini deneyimledi. Ortaklaşmayı, birliği, birlikte yaşamayı, çözümler aramayı yol bildi. Beraber üretip beraber tüketmenin hazzını yaşadı. Birlikler, kolektifler, kooperatifler, komünler kurdu. Hayli yol da aldı. İstibdat altında yalnızlığa, çözümsüzlüğe, çaresizliğe mahkum kalmadı, kalmayı hazzetmedi. İrade gösterdi; hayalleriyle örtüşen sonuçlar almasa da denedi.
İnsanlık açısından büyük bir sosyal, kültürel ve ahlaki sıçramadır bu…
“Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin!” sözü de bundan doğdu. Ezilenler bu şiarı sevdi. Hep bir ağızdan şarkılar söyledi. Şiirler okudu. “Eşitlik, Özgürlük, kardeşlik…” düşünü kurdu.Benzer şeyler düşündü, hissetti, arzuladı…
“Hep bir ağızdan türkü söyleyip, hep beraber sulardan ağı çekenler”, sadece toplumsal hayatı değil, algı ve insani değerleri de bir başka boyuta taşıdı. İyiliği tinsel bir olgu olmaktan çıkarıp ortak bir edime dönüştürdü. Kolektif kötülüğe karşı İyiliğin kolektifini yarattı. Ruhsal, ahlaki ve manevi yükselişi sağladı. Bu yükseliş sadece yaşam biçimini değiştirmedi. İnsanın kaç bin yıllık evrimini de ivmeledi…
Sonuç olarak birçok halk ve toplum iyilik edimini soyut bir beklenti olarak değil, somut yaşadı. Tarihsel yolculukta birey ve toplumların karakteristiği oldu… Ve ortak iyilik sadece sosyal değişimleri tetiklemedi. Kültürel moral değerleri de değiştirdi. Böylece insanlığın en kıymetli hazinesi oluşmuş oldu: Ortak iyilik ve özgürlük…
Vahşi kapitalizm: “Ortak iyiliğin” sonu…
Güncel plan: “Ortak iyilik”, arayıştaki toplumların altın çağı oldu. Ancak günümüz insanı bu çağıkaybetti. Ortak kötülükler çağı başladı! Vahşi kapitalizm doğrudan iyilik özgürlük değerlerine yönelerek kolektif direnci kırdı. İster Nazım ister Orhan veli yazmış olsun; şiirin tadı tuzu kalmadı. Halklar birlikte türkü söylemeyi bıraktı… Sulardan ağ çekmeyi… Demiri oya gibi işlemeyi… Toprağı hep beraber sürmeyi… Her yerde hep beraber olmayı… Yârin yanağından gayri her şeyi paylaşmayı…
Değişim inancı zayıfladıkça toplumsal direnç düştü. Birey, insanlık tarihinin yarattığı en temel değerleri (kolektif değerler) itici bulmaya başladı. Ortaklaşmayı, ortak inanç ve direnci bir tür “sürüleşme” sayarak kolektiflerden ruhsal olarak da koptu. Böylece oluşan boşluğu bireysel/içgüdüsel arzular doldurdu.
Sorular varsa umutta vardır, arayışta…
Yazımızın ilk bölümündeki cümleye geri dönüyoruz: İnsanın “ne aradığı” sorusu, bugününü ve geleceğini belirleyen önemli bir sorudur. Ancak soruya içerik kazandıran “neyi kaybettiği”dir. Neyi kaybettiğinin yanıtı ise, “yaşam biçimi ve anlayışı”nı belirler. Tüm bir insanlık tarihi bu aralıkta geçer… İnsan da bu aralıkta insan olur.
Soru sorma ve soruya yanıt arama arzusu bugün de var. Çok güçlü çok yoğun olmasa da var! Sonrasında da olacak gibidir. “Neyi kaybettiğinin” güçlü bir karşılığı olmasa da arayış hep sürer… Eski sınıf, güç ve inisiyatiflerin yerine, zayıf ve tartışılır da olsa yenileri oluşur… Hayatı, tarihi, olayları, yaşanmışlıkları yeniden yorumlayan; yeni fikir ve yapılarla ortaya çıkan prototipler var… Görüyor, izliyor ya da okuyoruz. Tarihin ve doğanın diyalektiğidir bu…
Doğa boşluğu sevmez!

“Doğa boşluğu sevmez” diye bir söz vardır. Doğrudur. “Boşluk” vahşi kapitalizmin arzusudur. Bu arzuyu kıracak tek şey ise semirtilmiş bireycilik ve bencilliğe karşı kolektif iyiliktir.
İnsanın yeni anlam ve yaşam arayışı sorunlu da olsa devam edecek gibidir. Ancak bu, “eski cennetini bulma” yada “Eskiye (geçmişe) özlem” duyma gibi handikaplar içermedikçe anlamlı olabilir. Aynı biçimde yeni dünyada karşılık bulabilir.
Hazineler, geçmiş yaratılar, insanlık adına kazanımlar elbette değerlidir. Hatta kılavuz gibidir. Ancak yapılar, her değeri; değişen çağ ve toplum gerçeğine uygun biçimde yeniden ve yeniden üreterek ilerleyebilir.
Son sözü söylemeden önce Murat Aktaş’a kulak vermek yerinde olur : “İnsanlar geleceği merak eder ancak ona özlem duymazlar. Çünkü gelecek belirsizdir. Geçmişten daha kötü olma ihtimali her zaman vardır. Ancak geçmiş, yaşanmış, belirli ve farkedilebilirdir. İnsanların geçmişe özlem duymasının esas nedeni de budur. Her ne kadar geleceği temel alan Fütüristler(*) ve anı yaşamayı takdir eden Carpediemciler(*) olsa da hayat aslında geçmişten ibarettir ve geleceğe de yaşanılan ana da yön veren geçmişin ta kendisidir.”
Kayıp hazineleri bulmak sadece tek bir biçimde anlamlı olabilir: Kolektif iyilikle, yaşanılan an’a ve geleceğe doğru yön vermek!
__________________________________
(*) Fütüristler: Gelecekçiler…
(*) Carpe diem: Latin edebiyatının ünlü ozan Horatius’un bir dizesinde geçen gününü gün et, zamanın tadını çıkar,günü yakala, anı yaşa veya günü yaşa gibi anlamlardaki özdeyiştir.

Mehmet yorumlarımı yaşamadan sayfa kayboluyor. Bunu düzelt.