Hakim cinsel kültürün; onu tolere eden siyasetin ve inanç sisteminin dışına çıkanlara sövüp sayılır: “Alçak”, “düşkün”, “ahlaksız”, “namussuz”, “şerefsiz”, “yoz”, “fahişe”, “ırz düşmanı”, “zevk düşkünü…” Bunların hiçbiri analitik aklın ürünü değildir ve bilimsel analizler sonucu gelişmez. Maddi dayanağı da yoktur. Din ve inançların kültürelleşerek, modern çağda birey ve toplumda kişiselleşmiş direncidir. “Koruyucu Kutsallar”a sığınarak aklanmaya çalışan nefretin, zihinlere kurduğu darağacıdır.
Bu problemli akla ve tövbeye çağrı yapan örseleyici ayin, hiç bitmeyecek gibidir. Cinselliğin tabular tapınağında bir “bakir” ve “bakire” olarak kutsanıp dokunulmaz kılınması, doğru cinsel yaklaşımların ve cinsel politikaların geliştirilmesine de ket vurmuştur. Buna tepki olarak gelişen “özgürlükçü” yaklaşımlar da bir o kadar sıradan, bağımlı ve doğru analizlerden uzaktır.
Uygarlık-cinsellik ilişkisi kadar, cinsellik birey-yapı ilişkilerini doğru irdelemek; bunun için doğru sorular oluşturmak, demokratik ilerici güç ve bireyler açısında da elzemdir. Demokratikleşmenin bir tür “normal hayata geçiş” olarak algılandığı bu tarihi ve bir o kadar da sorunlu kavşakta, çok daha gereklidir. Bir din ve inanç motivasyonu olan ancak modern pragmatizmin de “duruma göre” sırtını sıvazladığı “ahlakçılığı” doğru sorgulamanın da gereğidir.
“Yasak ve özgür (serbest)” gibi iki farklı uçtan biriyle açıklan(a)mayacak olan bu husus, bugün ciddi zihinsel egzersizler yapmayı zorunluyor…
İki farklı uçtan birine yaslanarak ötekinin yadsındığı; yaşayanın ise sayısız aşağılayıcı tanımlamaya maruz kaldığı cinsellik, neden bu kadar sert ve bir o kadar da provakatif bir alan?
“Neden doğrudan “kişilik”le açıklanan bir husus?” konusu ayrı bir yazı konusudur. Bu yazımda konunun bu yönünden çok, uygarlığın cinselliği nasıl ele aldığı ve özellikle de “cinsel perhizlerin” nedenlerine odaklanmayı doğru buldum.
Uygarlık “cinsel özgürlüğü” tolere etmez!

Cinsel (ilişki) başlangıçta içgüdüsel bir eylemdir ve bu güdü tüm canlılarda vardır. Ancak bu, cinselliğin sosyolojisini açıklamaya yetmez. Cinsellik, determinist yaklaşımın tersine tarih boyunca evrimleşen, yeni yön ve nitelikler kazanan bir insan aktivitesidir. Biyolojik bir insiyaktan (bir diğer ifadeyle üreme dürtüsünden) evrilerek, toplumsal zaman içinde entelektüel ve duygusal özellikler kazanan bir dışa vurumdur. Bu özelliğiyle “cinsel kültür” terimi içerik olarak, “cinsel ilişki” tanımından çok daha geniş bir alanı kapsar.
Uygarlık öncesi (ağırlıkla da Neolitik dönem) doğal ve döngüsel gelişen cinsel eylem sonrasında döngüsel olmaktan çıkarak sınıflaşır. Güç, otorite ve iktidar olgusu cinselliğin doğal-döngüsel yapısını bozar. Birey; toplum, sınıf, iktidar ve inançların (din vs.) karakteristiğine bağlı olarak biçimlenip farklı nitelikler kazanır. “Döngü dışı” eylemin sıklığı ve ona yön veren kültürel değişkenler, konuyu politik alana taşır. Birbirinden farklı olduğu kadar destekleyen anlayış ve tutumlar da öne çıkar. Böylece cinselliğin sorunlu psikopolitiği daha karmaşık hale gelmiş olur…
İngiliz Etnolog ve Sosyal Antropolog JD Unwin, cinselliği ciddi araştırma konusu yapar ve insanlığın 5.000 yıllık tarihini inceleyerek; “Bir halkın kültürel başarısı ile cinsel kısıtlama (yasaklama değil) miktarı arasında politik bulgular bulur.” Çok önemli bulgudur bu… “Cinsel kısıtlama” (perhiz) ile kültürel başarı, kültürel uygarlık arasındaki bağa, daha başka birçok düşünür ve bilim insanı da dikkat çeker. Ve “Kapitalist uygarlık” başlangıçta bu saptamalara sıkı sıkıya sarılır.
“Uygarlık” cinsel özgürlüğü tolere etmez. Sanılanın aksine, içgüdüsel gereksinmelerin özgürce doyurulmasını reddeder. Biyolojik, fizyolojik, sosyolojik, politik ve ruhsal gerekçelerle bunu yapar. Neden?
İslam, “evlilik dışı ilişkiyi” yasaklar ancak evlilik (aile) ile birlikte (cinsel tercih ve yönelimlerde belli tabu ve sınırlamalar olsa da) “cinsel aktivite”yi onaylar.
İslam’ın evlilik dışı ilişkiyi reddedişinin nedenlerini irdelemek,mevcut cinsel politikaları anlamak açısından önemlidir. Zira geleneksel “ahlak” anlayışı ya da “ahlakçı” yaklaşımlar da buradan beslenir. İslamiyet, evlilik dışı ilişkilerin; “soyun karışması”, “nesillerin yok olması”, “ailenin ve mülkiyetin dağılması”, “akrabalık bağının kopması”, “şehvetin artması” gibi sonuçlar doğurduğunu ileri sürer. Buradaki temel yönseme “soy ve mülk”tür.
Hristiyanlık daha farklıdır. Örneğin Protestanlarda farklı olsa da Katolikler, cinsel yasağı kilise ve kilise etkinliğinin artışı bağlamında ele alır. Kilise, rolünü daha güçlü, daha “saf ve Tanrı odaklı” oynayabilsin diye Rahipler ve Rahibelere cinselliği yasaklar ve onlara “bekarlık yemini” ettirir.
Genel kanı cinselliğin ve cinsel yönelimin “güç düşürücü, motivasyon bozucu” unsur olduğu fikridir.
Freud da cinsel dürtü ile uygarlaşma çabasını insanın trajik paradoksu olarak görür ve “Uygarlığın, ‘vazgeçme ve doyumu reddetme’yi, ilerlemenin ön koşulu saydığını” söyler.
Nietzsche, “cinsel perhizin güç hissini (duygusunu) arttırdığını” ileri sürer. Rahipleri ve münzevileri (insanlardan kaçan ve tek başına yaşamayı tercih eden kişiler) buna örnek gösterir. Ayrıca cinsel perhizin, “Sağlık, canlılık ve entelektüel beceride artışa yol açtığının” altını çizer. Aynı biçimde bazı Amerikalı ezoterik yazarlar da “cinsel perhizin yenileyici ve organizmanın bütünü üzerinde gençleştirici etki yaptığını” hatırlatır. H. Marcure, daha sosyolojik boyutta ele alır ve insanî dönüşümü “haz ilkesinden olgunluğa geçiş” ile açıklar.
İlginçtir, Öcalan’da özgürlük için “güdülerin ertelenmesinden ya da cinsel enerjinin yaratıcı eyleme kanalize edilmesinden/yönlendirilmesinden” bahsederek tüm bu tezleri günceller.
Cinsel perhize (sınırlamaya) ilişkin sorular…
Ağırlıkla din ve inanç sistemlerinin gelişiminde de görülmekle birlikte, Kapitalizmin doğuşu ve yükseliş dönemlerine tekabül eden bu teorik belirlemeler, Kapitalizmin özel aşaması olan emperyalizm (günümüz) koşullarında da geçerli midir? Ya da tüm bu önermeler doğru mudur?
“Uygar” toplumların oluşumu, gelişimi ve yükselişi “güdülerden vazgeçmek ve doyumu ertelemekle” mi mümkün olmuştur?
“Haz ilkesinden olgunluğa geçiş” Marcure’nin dediği gibi; “insani dönüşümün koşulu” mudur? Aynı biçimde cinsel reddediş ya da “perhiz” ilerleme şartlarından biri olabilir mi? Ya da “uygarlaşma yasası” olarak karşımıza çıkan/çıkarılan bu durum, demokratik toplum ve süreçler için de ön koşullardan biri sayılabilir mi?
Devam edecek…
