Bilge, bilgin, düşünür olmayabiliriz. Ama aydın olabiliriz. “Zaten aydın insanlarız” diye itiraz edenler olabilir. Gerçekten de aydın mıyız? Aydın isek eğer, bu kimliğe uygun davranışlar sergiliyor muyuz? Felsefeyle, bilimle, ekonomiyle, sanatla, sporla, müzikle ilgili miyiz? Analitik düşünüyor muyuz? Yaratı düzeyimiz pozitif mi? Tarih ve toplumsal devinime etki edecek argümanlara sahip miyiz? Eleştirel gücümüz var mı? Kendimizi eğitiyor muyuz? Algılarımız açık mı? Düşünsel inisiyatif alan, temel problemlere kafa yoran reflekslere sahip miyiz?
Değer yargılarımız, algılarımız geri/geleneksel olandan azade midir? Yaşam biçimimiz vahşi kapitalizme alternatif mi? Tüketim kültürünün “büyüsüne” kapılmadan, gayet mütevazı bir hayata “var” mıyız? İnsanı, hayatı, olayları anlama kavrama, tanımlama gibi yapıcı saikler geliştirebiliyor muyuz?
Doğa ve toplumdaki gelişim ve değişim süreçlerini izliyor muyuz? Daha da önemlisi gerekli sonuçlar çıkararak yapıcı fikirler, tezler, sentezler, önermeler geliştirebiliyor muyuz?
Sorular bitmez…
Sorulan ve sorulacak olan sorulara her birimizin yanıtları muhakkak vardır. Önemli olan soruları yanıtlamak değil; aydın(lanmış) olmayı başarmaktır.
Neden mi?

Değişen çağın, toplum ve ihtiyaçların çağrısı…
Çünkü değişen çağın ve ihtiyaçların aydına çağrısıdır bu! Her şey büyük bir hızla değişiyor! Sadece değişmiyor, aynı zamanda karmaşıklaşıyor. Daha sarmal, daha içinden çıkılması zor haller alıyor. Değişen ve değişmekte olan sınıflar ve toplumlar mekaniğiyle sınırlı değil. Bilim ve bilgi de sürekli değişiyor, gelişiyor. Bilim insanları, aydınlar bu değişime bağlı olarak yeni düşünceler, fikirler, tezler, kuramlar geliştiriyor…
Dünya da artık iki kutuplu değil. Çok kutuplu ya da tek kutuplu da değil. Kuantum mekaniğini bile aşan/zorlayan tarihsel, toplumsal örgüler oluşuyor. Hiçbir şey ayrışık değil. Siyah-beyaz değil. Zıt renklerden, zıt fikirlerden, zıt sınıflardan, yapı ve ideolojilerden ibaret hiç değil. Her şey iç içe geçmiş… Karşıtı içinde yer edinmiş… Bir biçimde entegre olmuş… Tanımsız ya da tanımı güç hale gelmiş durumda! Sınıfların, toplumların, ulusların hatta devletlerin net ve ayrışık biçimleri çoktan kaybolmuş…
Eski paradigmalarla yürünmüyor…
Sınıf-ulus merkezli ideolojiler, örgütlenme ve mücadele biçimleri günün ihtiyaçlarını karşılamıyor…
Ezen-ezilen ilişkisine dayalı politik çıkışlar ve sosyal devrimler tatmin edici değil…
Klasik ittifak ve ilişki biçimlerinden hiçbirinin günümüzde karşılığı yok!
Tüm bunlar bir “çöküş” değil, değişim!
Bir “aydın” ya da “aydınlanmış” olarak tüm bu “karmaşaya”, eşitsiz ve karmaşık değişimin yarattığı muazzam probleme kafa yoruyor muyuz? Buna talip miyiz?
Sorun da soru da bu!
“Mutlakçılığa” odaklananlar beylik sözlerle, sloganlarla, bilmem neyle arz-ı endam edebilirler. Siyasette, şurada burada sahne alabilirler. Ancak gerçek aydınlar, daha genel anlamda insanlığa karşı sorumlu bireyler, böylesine sorunlu bir kimlik ve aidiyet oluşturmaktan kaçınırlar.
Aydının problemi…
Tüm bu sorular, Türk ve Kürt aydınlarını (ikisini birbirinden ayırmıyoruz) sorgular. Aynı zamanda problemini oluşturur.
Neden mi? Çünkü Aydın; tarih, sınıf ve toplumlar devinimin hiçbir aşamasında doğru yer tutmadı. Aynı biçimde bilim ile metafizik arasına sınır koyamadı. Koyamadı çünkü gerekli argümanları yoktu; üretmedi ya da üretemedi! İdealizmi aşamadı. Daha çok arada bir yerde kaldı…
Toplumda belli geleneksel düşünce ve inanç kalıpları var. Biliyoruz. Aydın, bu kalıpları kırma bir yana hayli etkilendi. Olay ve olgularla kurduğu fiziksel ve ruhsal bağın problemli hali, bir sınıf ya da kategori olarak öne çıkmasını engelledi. Yaşadığı yanılgılardan doğru sonuçlar çıkarmaya istekli olmayan, kendinde yanılgı aramayan ussal bir tutum geliştirdi. Bu tutum kendisini genellikle öznel, aşırı bireyselleştirmiş zeminlere sabitledi. Böylece metodik ve içerik olarak bilimden uzaklaştı. Daha doğrusu bilimle “temasta bile bulunmayan” aydının eleştirel dili, subjektif, “suçlayıcı” içerikler üretir oldu…
Oysa Popper’in de dediği gibi “Eleştirellik, yani ussallık, bilimin, siyaset alanında da erk tekelciliğine karşı bir tutum geliştirmesinin itici gücüdür.” Aydın bu itkiyi yaratmaktan uzak durdu…
Bilimden kendini soyutlayan aydın eleştiri gücünden düşmekle kalmadı, bilimsel görüşü besleyerek formüle eden temel kuramlardan da soyutlandı. Bu kuramlar, “Marks’ın tarih kuramı, Freud’un ruh çözümleme kuramı, Adler’in birey, ruhbilimi kuramı, Einstein’ın görecelik kuramıdır.”
Konunun özü
Kuramlar, aydınlanmak kadar, hayatı ve olayları yeniden ve yeniden yorumlayarak tanımanın ve bir yol bulmanın da gerekli koşuludur.
Ancak aydın olarak şu temel ilkeyi de unutmamak gerekir. Konunun özü de sözü de mantığı da diyalektiği de şudur: “Bilimsel kuramlar hep varsayım olarak kalacaktır. Çok iyi oluşturulmuş bilimsel bir kuram bile daha iyi bir kuramla yer değiştirebilir.”
Aydın, hiçbir kuramı mutlak ve kanıtlanmış olarak görmez. Zira bilim gibi bütün kuramlar da varsayımlardan oluşur. Yıkılabilir ve aşılabilirdir.
Bu nedenle bilgiyi ya da kuramı sınamak gerekli aydın tutumudur. Sınama da doğruyu tam vermez. Ancak doğruya en yakın olanı verir. Dolaysıyla aydın olmak sadece tutum almak değil, aynı zamanda hayata doğrudan etki eden ideolojileri, kuramları, tez ve fikirleri sınamaktır. Özellikle “Eleştirel sınama felsefenin ödevi, varlığının da nedenidir.”
Aydının varlığı, kendini hissettirişi de bilgiyi ya da bilineni olduğu gibi alması değil, sınamasıyla olur. Bir diğer ifadeyle eleştirel yaklaşmasıyla sağlanır.
Aydın böyle bir yol izler. Yoksa okumak, yazmak, çizmek, fikir yürütmek, eserler vermek aydını tanımlamaz.
Aydın motivasyonunun kodları…

Aydın motivasyonunu; toplumsal dinamiklerin yükseliş ya da alçalışları değil, sorunsallığı belirler. Aydın bu sorunsalın çözücü öznesi/aklı olarak sorumluluk alır. Çözümleyici içerikler üreterek rolünü oynar. Bu anlamda aydının entelektüel varlığı sadece düşünsel aralıkta kalmaz. Ötesine geçerek pratikleşir. Pratik, aydının entelektüel edimini beslediği gibi, düşünsel ruhsal motivasyonunu da arttırır.
Sınıfların, toplumların, halkların, demokratik güç ve yapıların motivasyonu düşebilir. Organize olmada zorlanabilir. Hatta çözülebilir. Ancak bilgi ve bilim öznesi olarak aydın; her koşulda kendini çözümleyici ön açıcı pozisyonda tutar.
Aydın kimdir? Sorusunun yanıtı tam da budur. Aydın, evrenin bilinmezliği ve toplumların sorunsalından beslenir. Özellikle bilim, sanat, kültür, edebiyat, felsefe vb. alanlardaki yaratılarıyla toplumlara yeni perspektifler kazandırır. Zaman durur, kaos peydah olur, toplumsal denge kaybolur ancak aydın kaybolmaz!
Buradan baktığımızda Türk ve Kürt aydınlarının bilim ve bilgi düzleminde değil; sınırlı ve üretken olmayan entelektüel zeminlerde kalmayı tercih ettiklerini söylemek gerekir. Bu tercih, iddiadan yoksun duruş, her açıdan aydını bilimin ve bilimsel gelişmelerin (dolaysıyla doğa ve toplum sorunsalının) dışında ve gerisinde tutar. Motivasyonunu bozar. Dolaysıyla “aydın kimliğinden” çıkarır.
