Saramayınca kavalın yarasını dengbej, kesildi klamların soluğu…
Alırsanız hayatın öldürücü kılçığını geriye hayata ve güzelliğe eş şarkılar ve danslar kalır. Şarkılardan ibarettir aslında hayat, ancak şiddet girdi kanına bozdu şarkıların ritmini. Öyle de olsa şarkılardır taşıyıcısı umudun ve dipten gelen dalgalar gibi yüreğimizi mühürleyen kaval sesi…
Toprağın dilidir şarkılar, akan suyun, esen yelin, ölümün ve doğumun…
Bedenin ve ruhun sonsuz buluşması, huzurun Nirvana’sıdır! Şarkılar ve danslarla sürükleniriz ve arınmak için uçurumlara bırakırız bedenlerimizi, düşerken bile tınısını duyarız, tempo tutarız. Şarkılar yağmur gibi gelsin o zaman, sırılsıklam olsun tabiat, “yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek”, tanrıçalar lir çalsın raks etsin, ölümsüzlük iksirinden içsin tekmil ölümlüler…

Ah melodi! Melankolik hallerimin meşrebi, yâr’e götüren rüzgâr, kayalıklara kavuşmak için çırpınan dalgalar gibi dövündüğüm ses; uyku bilmeyen şafaklar, aşkı kutsayan mucizevi ritim…
Düş dünyamızın serseri gezgini, notalar Çingenem!
Kıpır kıpırım!
Masmavi gökyüzünün kirlenmiş yeryüzüne bahşettiği muhteşem senfoni!
İlahi ses…
Lotus çiçeğim, seviyorum seni!
Hani var ya bir balçıkta yaşadığı halde taç yaprakları balçıktan etkilenmeyen, her zaman temiz ve lekesiz kalan Lotus çiçekleri?
Hani var ya sevgiliye tav ıslıklar…
İşte öyle güzel öyle afsunlu, öyle mucizevi… “Aradığım aşkı bulduysam sendedir…” Senden gelir, ritmi sendendir…

Ah gökyüzü!
Bizleri bulutsu kanatlarına alan tanrıçaların, dansın ve şarkıların kutsal evi, hakikati… Hakikatte de şarkıların ve dansın evidir gökyüzü! “Garo Nimana” olarak geçer söylencede, tanrı ve tanrıçaların, şarkıları gökyüzü ve atmosfer hareketlerinin armonik uyumundan yarattığı; bu nedenle de gökyüzünün “dansın ve müziğin evi” olduğu söylenir. Dansın ve müziğin evi… Dans ve müziğin büyülü etkisi; sadece bedenin ve ruhun sonsuz ritmik buluşması, coşkusu, huzurun ve sükunetin Nirvana’sı olmakla sınırlı değildir elbet; onun aydınlığın yaratıcısı olduğuna da inanılır. “Ame No Uzume!” Japon mitolojisinde şafak ve eğlence tanrıçası, dansçıların koruyucusu… Uzume’nın, yaptığı danslarla güneş tanrıçası Amatecasu’yu, -ki “cennette ışıldayan”, “gökyüzünü aydınlatan” anlamlarını taşır- gizlendiği mağaradan çıkararak doğmasını sağladığı, böylece tüm evrenin aydınlandığı kabul edilir.
Şarkı deyip geçmeyin; küçümsemeyin aydınlığı ve güneşi gizlendiği mağaradan çıkaran dansı; dans edeni. Ruhun dili, gıdası iksiridir o. Antik çağlarda doğumda da ölümde de önce de sonra da sadece müzik vardır. Danslarla yıkanır beden, ruh danslarla kutsanır. Bir sözleşme, bir kitabe, kutsal bir yemin gibidir müzik. Birbirine bağlar, kavuşturur ayrılıkları. Yağmuru çağırır, filiz verdirir.

Bir toplumda yoksa eğer müziğin yeri, dans etmiyorsa sokaklar, bilesiniz ki yurt tutmaz, “kuş uçmaz kervan geçmez”. Hani derya sılaya dönüş yolculuğunda Odysseus,
“Neler geldi benim başıma neler!
Daha da neler gelecek kim bilir!
Geçirirsem bu uğursuz geceyi ırmak kıyısında
Korkarım içime işler buz gibi kırağı
Ortalığı saran çiy içime işler
Uyuşturur beni, alır bir solukluk canımı.”
Öyle içimize işler buz gibi kırağı, alır bir solukluk canımızı…
Bu nedenle her yerde her zaman müzik, hayatında olmalı her toplumun, her insanın. Esin kaynağı olmalı dans; köprüler kurmalı. Kopmamalı ama koparılmamalı şair de şiir de kaynağından.
Gördük ki, kopunca Amedê Xanî’den şair ve şiir, soldu renkleri Medya’nın; pınarları kurudu, ceylanları sustu. Saramayınca kavalın yarasını dengbej, kesildi klamların soluğu.

Kayboldu “karıncanın su içtiği yer”, “Bereketli Hilal”e can veren ışıl ışıl buğday başakları kayboldu. Bulamadı bir daha kendini ne şair ne şiir… Ve baştan başa kılıçtan geçti Mezopotamya, tek söz çıkmadı ağzından tek name dökülmedi, taş kesildi, ritmi kalmadı hayatın. Acıyla eşleşti.
Ah acı!
Ne midir acı?
Mahzende terkedilmiş şaraptır acı,
Çalarını yitirmiş kırık bir plaktır acı,
Hikayesi unutulmuş şarkıdır acı,
Yıldızlara gözyaşı döken gecedir acı,
Yaprağa ağıt yakan kırık bir daldır acı.
Velhasıl;/ «gülün solduğu akşam» dır acı…
Saygı duyun, sevin sanatı ve sanatçıyı. Ritmi bozulmasın dansın ve müziğin. Sevin ki, sarsın kavalın yarasını dengbej ve bulsun kendini şair ve şiir. Sevin ki bitsin bu acı!
Hatırlarım: 80’lerde içeride, o karanlık mekânda, (ilginçtir bir gözetleme kulesinde) Erivan radyosunda çalan bir klam, “Lawêkê Metinê” hayat öpücüğü gibi gelmişti bize ve çözmüştü içimize işleyen buz gibi kırağıyı!

Bir dileğim var şimdi; bu kan ve kin deryasında, bu uzlaşmaz iklimde aydınlığın karanlığa esir düştüğü, esiri olduğu bu hayasız zamanda bir dileğim: Dansların ve şarkılarını tanrıca Amaterasu’yu gizlendiği karanlık mağaradan çıkararak yer yüzünü ve yüreklerimizi aydınlatması ve yer yüzünün “dansın ve müziğin evi” olmasıdır dileğim. Nasıl ki Ame No Uzume, yani şafak ve eğlence tanrıçası, müziğin yaratıcısı, yaptığı danslarla güneş tanrıçası Amaterasu’yu gizlendiği mağaradan çıkarmayı başardıysa, öyle başarsın, öyle bitirsin bu uğursuz, uzun geceyi…
