escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Felsefe
  4. Temel çelişkimiz: ‘Hiçbir şey bilmediğimizi’ bilmiyor olmak!

Temel çelişkimiz: ‘Hiçbir şey bilmediğimizi’ bilmiyor olmak!

featured
Kitap Okumak

Yakın tarihte global ölçekte yapılan araştırmaya göre Türkiye kitap okumada 180 ülke arasında 140. sırada.  Kitap okuma oranı ise sadece 0.1. En çok okunan kitap türleri ve oranları da: %45 aşk, %43 dini kitaplar, %12 masal, fıkra, siyaset ve kişisel gelişim kitapları… Türkiye’deki günlük okuma süresi ise sadece 1 dakika…  Yayınlanan başka bir rapora göre de Türkiye insanı kitap okuma eylemini, ihtiyaçlar listesinin 235. sırasına yerleştirmiş!

Cehalete çağrı yapan korkunç bir tablo bu…

Anlamı ise şu:

Aydınlanma, yeni fikirler edinme, düşünceleriyle hayata dokunma toplumun gündeminde yok!

Okumanın kendi başına bir değeri olabilir. Ancak yaratıcı bir anlamı olmaz. Amaçlı bir anlayışla okumaktır önemli olan. Hayata olaylara da böyle bakmak. Feri sönmüş boş gözlerle değil, sahici bakmak… Bu da doğa ve toplumsal olaylara ilgiyi gerektirir. İlgili olanlar ilgiyle bakar, ilgiyle okur, araştırır, sorgular, yaratıcı fikirlerin peşinden koşar. Doğru fikirler, düşünceler Fizan’da da olsa gider bulur özümser ve hayata uyarlar onu…

İlgi, amaçla bağlantılıdır.

İlgi, amaçla da bağlantılıdır. Okumadan, araştırmadan temsil etmeye çalışmak ise, uygulamada dramatik kırılmalara yol açar. Geriye hayal kırıklıkları ve kayıplarla dolu istifler bırakır.Okumak cehaletimizi teknik ve akademik olarak azaltabilir ancak yaşamda doğru seçeneğe yöneltmede kifayetsiz kalır. Doğru okumak bir de “hedef-amaç” ilişkisine ihtiyaç duyar. Bu ilişki, okuma edimini bilimsel kulvara taşır ve “ürün vermek” için doğru hafızayı oluşturur. Hafıza sanılanın aksine “ham bilgi” değil, deneyimlenmiş, rafine edilmiş bilgidir.

Rafine edilmiş bilgi

Deneyimlenmiş bir hafızaya sahip olmanın yanına bir şey daha koymak gerekir: Cehaleti kabullenmek!

Modern bilim “hiçbir şey bilmediğimizi” varsayar ve bu perspektiften yaşam için bilgiyi, arayışı, öğrenmeyi sonsuz kılar. Bu da evrenin ve hayatın bilinmezlikleri karşısında “cehaleti kabullenerek yeni bilgiye ulaşma”yı öğütler. “Gözlem yapmak ve teoriye dönüştürmek” gibi bir yol izlememizi salık verir.

Modern bilim, bu yolla yeni güçler elde eder. Yeni teknolojiler yaratır. Pozitivizmin yani olguculuğun beslediği bu akışkanlık, insanlığın cehalet küpünde kalmasını engeller.  Ancak, ulaştığı bilgiler ışığında edindiği yeni güçleri toplumsal değere dönüştürmekten de kaçınır. Dahası yarattığı güçleri (yeni araçlar, teknikler vs.) topluma karşı kullanır.

Tekniği, teknik araçları öne çekerken, toplumu ve toplumsal talepleri geriye iter.

“cehaleti kabullenerek yeni bilgiye ulaşma, gözlem yapma ve teoriye dönüştürme”

Gerekli araç ve argümanları yaratmanın ön koşulu:

Konuyu özgüle indirgediğimizde, toplumsal dönüşümün ihtiyaç duyduğu araç ve argümanları yaratmanın önkoşulu karşımıza çıkar: Bir, her şeyden önce cehaletimizi görmek. Bir şey bilmediğimizin, mevcut bilgilerle bir yere varamayacağımızın bilincine varmak… İki, bunu değişim ve aydınlanmanın temel çelişkisi saymak.  Bu çelişkiye odaklanmak.

Lao Tzu, “Bilmediğini bilmek en iyisidir. Bilmeyip de bildiğini sanmak tehlikeli bir hastalıktır” der.
Sokrates de “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” cümlesini kurarak katılır Tzu’ya. Bilim ve bilgiye dayalı tüm yaratıların zaman ve mekân içinde sürekli değiştiğine dikkat çeker. Bilineni ve bilgiyi mutlaklaştırmanın cehaletin kendisi olduğuna parmak basar. Totemlerimizin, kaderci reflekslerimizin, tutuculuğumuzun, mutlakiyetçi dayatmalarımızın kaynağına iner. “Çok bilmiş”liğimizin, politik darlık ve sapmalarımızın, dogmatik önermelerimizin cehaletimizden kaynaklandığını görmemizi sağlar.

Tekniği, teknik araçları öne çekerken, toplumu ve toplumsal talepleri geriye iterek kaderine terk eder.

Bilimsel devrimi başlatan şey…

Bilimsel devrimi başlatan büyük şey de “güç, irade, ide” değildir. İnsanın en önemli sorularının cevaplarını bilmeyişini keşfetmesidir.

Yuval Noah Hararı’nın alt başlığı “insan türünün kısa bir tarihi” olan “Hayvanlardan Tanrılara SAPIENS” adlı çalışmasında bunu açıkça görürüz. Bu çalışma doğru kavrandığında bizi cehaletimizle yüzleştirir.

Şöyle özetlenebilir: İslam, Hristiyanlık, Budizm ve Konfüçyüscülük gibi modern öncesi bilgi gelenekleri, dünyayla ilgili önemli olan her şeyin bilindiğini iddia etti. (Tanrılar, bilgeler, akil insanlar) (İncil, Tevrat, Kuran vs.) sıradan ölümlülerin yani bizlerin bilgi kaynağı oldu.

Eski bilgi gelenekleri (dinler, inançlar, kehanetler) sadece iki tür cehalet olduğunu kabul etti.

Eski bilgi gelenekleri (dinler, inançlar, kehanetler) sadece iki tür cehalet olduğunu kabul etti.

“Öğrenmek için daha bilgili birine sormak. Bilinmeyeni ise bilmeye, keşfetmeye gerek yok. Mesele köylü Rahip’e sorarak, (biz de ağaya, amirlere, lidere sorarak) öğrenir. Aldığı her yanıt doğrudur ve köylü davranışlarını bu doğrulara göre belirler. Köylü, işçi, emekçi, öğrenci, memur bu geleneksel hiyerarşi içinde şekillenir ve yaşar.

Birincisi bu!

İkincisi ise, Kutsal kitaplarda yer almayan her şeyi önemsiz saymak. Bu bilgi geleneğine göre sadece kutsal kitaplardaki şeyler önemlidir. Olmayanlar önemsizdir. Olmayanı sormak gereksizdir. Karşılığı, yanıtı kutsal kitaplarda bulunmayan şeyleri sorgulamanın anlamı yoktur!

Hatta günahtır, tabudur, yasaktır! Kutsal olana karşı gelmektir.

Hiçbir teori, ideoloji, görüş mutlak değildir.

Oysa teoriler, ideolojiler, belirlemeler mutlak değildir. Değişen zaman-mekân diyalektiğinde yeni kanıtlar, bulgular ışığında yeniden ele alınır, tartışılır ve yeni sonuçlara varılır.

Cehaleti itiraf etmek aydınlanmanın gerekli koşuludur. Modern bilimi önceki geleneklerden daha dinamik, esnek ve sorgulayıcı kılanda cehaleti itiraf etmek olmuştur.  Bu refleks, cehaletin, tutuculuğun, dogmatizmin sorgulanmasında önemli rol oynamıştır. Ancak, ideolojik ve pratik olarak kapitalist akıl ve önermeleri aşamamıştır. Tam tersine modern bilim, eski bilgi geleneklerinin yerine, sınıfların, sömürünün mutlaklığını, erk’in mutlaklığını koyarak kapitalizmi yüceltmiştir.

Postmodern köleliğin, uyarmadan ve uyandırmadan baskılamanın yeni versiyonudur bu.

Modern bilim/bilgi “hiçbir şey bilmediğimizi” varsayar. Yarattığı yeni güç ve araçlarla kapitalizmin küresel restorasyonunu sağlar. Ezilen halk ve toplumları ihmal eder. Postmodern köleliğin, birey ve toplumu, uyarmadan ve uyandırmadan baskılamanın yeni yoludur bu…

Aydınlar modern bilim karşısında donanımsızdır.

Burada demokratlar, aydınlar, ilericiler; modern bilimin bu “sınıf tavrı”na karşı pek de başarılı değildir. Aksine dogmatik dünyasında, bir biçimde parçası/payandası haline geldiğini söylemek gerekir.

Cehaleti kabullenmek ancak giderici önlemler almamak, alınmaya çalışılsa bile bunu bilimsel bilgiyle yapmamak kaybettirmiştir. Türk ve Kürt aydınlarının modern bilimin (olguculuğun/pozitivizmin) saptırıcı etkisi altında oluşu, her dönemde olumsuz sonuçlar vermiştir.

İlerici sol ve aydınlar  neden yeni değerler yaratamıyor?

Nedenlerini sıralarsak, ilk sırayı “eski bilgi geleneklerinin ağır etkisi altında olmak” alır. Verili olanı olduğu gibi kabullenmek, dışına çıkmamak, dışına çıkma olasılığını “sapma” olarak değerlendirmek büyük handikaptır. Teorik saptamaları dokunulmaz, değişmez görmek de aynı handikabın hanesine yazar. Soruların yanıtını sadece ideolojik kalıplarda aramak, bu kalıplarda yanıtı yoksa soruyu önemsiz saymak baskın özellik olarak karşımıza çıkar. Sol’un, varoluşunu, ağırlıkla “alıntılara” ve “atıfta bulunmalara” dayandırdığı ve bunu mutlaklaştırdığı bir gelenekten geliyor oluşu cehaleti okşuyor.

İkinci sırada ise, bilgisizliği aşma çabasının olmayışı gelir. Bu çabasızlık, yeni fikirlere, saptamalara kapalılık hali, bireyi düşürüyor. Düşünsel olarak taşıdığı kimlik ve düşünü kurduğu dünyanın dışına atarak etkisizleştiriyor.

Kaba karşıtlık doğru sonuca götürmez!

Doğru aydın refleksi, “karşıt olmak”, salt “itirazda bulunmak” değildir elbette… Kaba karşıtlık doğru bilgiye, doğru sonuca götürmez.

Aydın birey, toplumu dolaysıyla hayatı ileri taşıyacak yeni araçlar, ürünler yaratmak ve yarattığı ürünleri toplumların ileri yürüyüşüne katmak için doğru fikirler, düşünceler arar, Fizan’da da olsa gider bulur, özümser ve hayata uyarlar…

Temel çelişkimiz: ‘Hiçbir şey bilmediğimizi’ bilmiyor olmak!
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2 Yorum

  1. 7 Aralık 2023, 13:50

    Epeyce faydalandım. Eline sağlık. Kısaca yüz senelerce önceki bilginin egemen olan ve okumayan bir toplumla birlikte yuvarlanıp gidiyor gibiyiz.