Kasetin kokusundan dijital platformların sınırsız dolaşımına uzanan bu yol, sadece teknolojinin değil, sanatçının zincirlerini kırma hikâyesidir.
Ferhat Tunç
Eskiden yılın ilk sorusu belliydi: “Yeni kaset yolda mı?”
Takvimler değişirken biz de stüdyo duvarları arasında, notaların peşindeydik. Her yeni yıla bir kaset sığdırmak, neredeyse namus meselesiydi. Bir sonraki sözü, bir sonraki besteyi bulmak için yollarda, gönüllerde olurduk. Cebimizde biten kalemler, masada tükenen teyp şeritleri, sabaha karşı yazılan nakaratlar… Yollar bizim not defterimizdi.
Kasetin bir ağırlığı vardı. Kapağını açardın, kokusunu içine çekerdin. Kalemiyle sarardın, banda can verirdin. A yüzü biter, B yüzü başlardı. Hayat gibiydi: Çevirince devam ederdi. Bir kaset, bir evin başköşesine konur, elden ele gezer, çoğaltılır, paylaşılırdı. Dinleyiciyle aramızda şirketlerden başka bir şey yoktu sanırdık. Meğer koca bir duvar varmış.
Sonra zaman değişti. Kaset önce CD’ye, CD dijitale evrildi. Raflar boşaldı, ceplerdeki Walkman’ler sustu. “Albüm giderek tarihe karışacak” dediler. Korktuk önce. Alıştığımız düzen, kokusuna kadar ezberlediğimiz o fiziki temas gidiyordu. Ama gidenin yerine geleni görünce anladık: Bu bir kayıp değil, başka bir yoldu.
Dijital dünya, kapıları ardına kadar açtı. Bir zamanlar bir kaseti çıkarmak için aylarca şirket kapısında beklerdin. Prodüktörün dudağından çıkacak bir “olur”a bağlıydı sesin. Sözleşmeler sayfalarca sürer, maddelerin arasında sanatçının nefesi kesilirdi. Hak etmedikleri halde, 5 yıllık, 10 yıllık imzalarla bir ömrü ipotek ederlerdi. Emeğin üstüne şirket logosu basılır, kan ter içindeki şarkı, bir başkasının malı olurdu. Birçok insanın kanını emdiler, doğrudur. Telif bilmezdik, avukat tutamazdık, itiraz edemezdik. “Ekmek yediğin yere ihanet edilmez” derlerdi. Oysa ekmeği biz yapıyorduk, onlar dilimliyordu.
Bu yeni zamanın en büyük devrimi şu: Sanatçı kendi ayakları üzerinde durabiliyor artık. Aracı yok, baron yok, “piyasa” denen o görünmez sansür yok. Elinde bir mikrofon, bir bilgisayar, bir vicdan varsa, dünya senin. Şarkını kaydediyorsun, Believe, The Orchard, DistroKid gibi platformlara yüklüyorsun ve sabahına Tokyo’dan, Berlin’den, Kars’tan dinleniyor. Arada kimse yok. Senin sesinle dinleyenin kulağı arasında tek bir kablo bile yok.
Bu özgürlük, sorumluluk da getiriyor. Artık “şirket basmadı” bahanesi yok. Üretiyorsan varsın. Susuyorsan yok. Herkes kendi kasetinin prodüktörü, kendi türküsünün patronu. Belki eskisinden daha çok çalışıyoruz. Çünkü artık sadece beste yapmak yetmiyor. Anlatman, paylaşman, sahip çıkman gerekiyor. Ama bu yorgunluk güzel. Kendi yükünü taşımak, başkasının zincirini taşımaktan evladır.
Kaset tarihe karışıyor olabilir. Fakat türkü kalıyor. Form değişir, öz baki. Dün 90’lık BASF’ye sığdırmaya çalıştığımız o yangın, bugün bir linke sığıyor. Önemli olan sığması değil, yakması. Ve yeni dünya, yakmak isteyenlere kibrit de veriyor, rüzgâr da.
Eskiden “yeni kaset yolda mı?” diye sorarlardı.
Şimdi “yeni single ne zaman düşüyor?” diyorlar.
Soru değişti, dert aynı: Söyleyecek sözün var mı?
Var.
Hem de her zamankinden daha çok.
