20. yüzyılın büyük romancılarından ve düşünürlerinden, “organik aydın”larından Albert Camus 2023’te 110 yaşına bastı.
Çeviren: Siren İdemen Express, sayı 105
4 Ocak 1960’ta, 47 yaşında berbat bir otomobil kazasına kurban giden Camus’nün izi tazeliğini hâlâ koruyor. Bugün de sol içi tartışmaların anahtar kavramlarını Camus’de (ve Sartre’la düştüğü anlaşmazlıkta) bulmak mümkün. Camus’nün eserleri, fiilleri, bir sanat eseri haline getirdiği hayatı ve o anlaşmazlık, solun ufkunun temel renklerinden biri. Camus’yü önce kızı Catherine Camus’den dinliyoruz, sonra da Camus-Sartre tartışmasına odaklanıyoruz… ölüm yıldönümünde, babanızla ilgili pek çok makalenin, kitabın çıkması, eserlerinin yeniden basılması nasıl bir duygu uyandırıyor?
Catherine Camus: Böyle çığ gibi bir ilgi beklemiyordum. Ama eğitimli olmayan insanlar dahi Camus’yü tanıyor ve seviyor; onunla sadece entelektüel bir ilişki değil, kardeşçe ve hatta duygusal bir bağ kurdukları için olsa gerek. Eserlerini okuduğunuzda, insan olarak Camus’nün kendisini hissedersiniz. Babam da sık sık sadece doğrudan tanıdığı, bildiği şeyleri anlattığını söylerdi. Öldüğünde ben 14 yaşındaydım. Bütün eserlerini 17 yaşımdayken okudum. Ve onları okurken, babamla yeniden buluştum. Yazdıklarıyla, okuduklarım ve çocukluğumuzda kardeşimle bana anlattıkları arasında en ufak bir uyumsuzluk yoktu. Bizden olmamızı istediği şey de buydu: Özgür ve sorumlu. Biri olmadan diğeri olamazdı. Küçük bir çocuktan bunu beklemek sert gözükebilir; yaptıklarını, eylemini üstlenmen gerektiğini anlamak ağır bir şey. Ama ona her gün teşekkür ediyorum. Bir kadın olarak hayatımın her ânında benim için faydalı olan ilkeleri içime kazımış oldu.
Camus çok yoksul, işçi sınıfı bir aileden geliyordu, Sartre ise burjuva kökenliydi; bunda ne madalya takılacak ne de kınanacak bir şey var, ama durum buydu.
Babanıza atfedilen imajdan rahatsızlık duyduğunuz oluyor mu?
Hayır. Bundan hiçbir zaman rahatsız olmadım. Babam, tıpkı annem gibi, hayatını ve eylemlerini üstlenmişti. Benim açımdan hassas dönem buluğ çağı oldu; o yıllarda, bütün ergenlerin yaşadığı gibi, en büyük zorluk, bütün mesele, “olmak”tır, kendin olmak. Ünlü birinin çocuğuysan, bu bir kat daha zorlaşıyor. Kendi varoluşun diye bir şey olmuyor. Bir soyadından ibaret oluyorsun. Sorbonne’da edebiyat okurken bu duyguyu çok yaşadım: Sınav kâğıdınızın tepesine Camus soyadını yazdığınızda nasıl bir etki yaratabileceğini bir düşünsenize! Bu nedenle zaten edebiyatı yarıda bıraktım ve hukuka geçtim.
Albert Camus çok mütevazı, yoksul bir kökenden geliyordu ve kültürün çabayla elde edildiğine, sonu gelmeyen bir emek olduğuna inanıyordu. Bu konularda size ısrarcı oldu mu?
Hayır, bizi hiçbir zaman, hiçbir konuda zorlamadı, her zaman özgür bıraktı; özgür ve sorumlu. Bana arada bir takım kitaplar getirir verirdi, ama okumaya mecbur etmezdi, canım isterse okurdum. Sonra hangisini okuduğumu, hakkında ne düşündüğümü sorardı. Muhtemelen saçma sapan şeyler söylüyordum, ama asla cevabımın aptalca olduğunu hissettirmezdi. Her zaman söylediklerimi büyük dikkat ve ilgiyle dinlerdi. Bir örnek vereyim, babam hayattayken okuduğum tek eseri Caligula’ydı. Ne düşündüğümü sorduğunda, “çok komik” diye cevap vermiştim. Bir an duraksadı, düşündü, hafif şaşkın bir ifadeyle sordu: “Komik! ‘Caligula’ komik mi sence?” Ben de tekrarladım: “Evet, komik.” İlginç olan, o piyes beni hâlâ güldürür, niyesini tam olarak izah edemeyeceğim. Bir eser her zaman yanlış anlamalara, çarpıtılmaya açıktır. Ama aynı zamanda, okuyanda uyandırdıklarıyla yaşar ancak. Eserle ilgili herkesin kendi kavrayışı, kendi bakışı vardır. Bazen samimiyetsiz bir eleştiriye yol açabilse de, tek bir yansıması yoktur.
Hatta bazen sözünü ettiğiniz yansımanın çok şiddet yüklü olabildiğini de biliyoruz, mesela 1952’de Camus – Les Temps modernes kavgasında olduğu gibi. Camus kavgacı bir tip miydi?
Tam bir sokak çocuğuydu. Bir gün eve bir gözü mosmor gelmişti…
Arthur Koestler’in Sartre’a vurmak için salladığı yumruk Camus’ye isabet etmiş…
Öyleymiş. Ama ona “ne oldu?” diye sorduğumda, “yok bir şey, edebiyat böyle bir şey” diye cevap vermişti. Ertesi günse, kaderin cilvesi, şiddet dışı, barışçı eylemler konusunda bir konferans verecekti. Kara gözlükleri takıp gitti. Kürsüye çıktığında, gözlüğü kaldırıp dinleyicilere “tamam, şimdi önce güleceğiniz kadar gülün, sonra başlayalım!” dedi.
Veba’da Rieux, Tarrou ve de Grand karakterlerinde alttan alta Camus’nün kendisini görüyoruz. Doğrudan fayda sağlamak, yararcılık Grand’ın umurunda değildir. Babam da öyleydi. Bir kere inandıktan ve düşündüğü şeyi söyledikten sonra, çölün ortasında haykırıyor olmak umurunda değildi.
Les Temps modernes’le giriştiği kavgaya dönersek, Jean-Paul Sartre ve Francis Jeanson kitaba, Başkaldıran İnsan’a değil, yazarına saldırmışlardı. Bence Sartre babamı seviyordu, her ne kadar ona “hergele” dediyse de… İkisinin arasındaki temel ayrım, Sartre’ın burjuva olmasıydı. Birbirlerini hergele ya da burjuva olmakla itham etmiyorlardı, ama aralarında bir hassasiyet farkı, olayları kavrayış farkı olduğu kesindi. İnsan yetiştiği ortamın bir sonucu. Daha çocukluğunuzdan şekilleniyorsunuz, hayat böyle. Camus çok yoksul, işçi sınıfı bir aileden geliyordu, Sartre ise burjuva kökenliydi; bunda ne madalya takılacak ne de kınanacak bir şey var, ama durum buydu.
Her şey bir yana, ölümü üzerine Sartre’ın Camus hakkında yazdığı yazı duygulandırıcı değil mi?
Doğru. Ve zaman zaman söylenenlerin aksine, yazdığını yürekten düşünmediğine inanmam mümkün değil. Sartre verici, cömert bir insandı; Simone de Beauvoir öyle değildi. Babam hep “elini bir tek Sartre cebine atar” diye anlatırdı. Fakat Les Temps modernes üzerinden yürütülen kavga, sonuçları ve etkileri hâlâ görülen bir taammüden cinayetti.
Bunu size dedirten ne?
Hâlâ her gün bunu görüyorum. Mesela, Aix-en-Provence’ta edebiyat fakültesinde bir öğrenci Camus hakkında tez hazırlamak istediğinde, ona bu konuda çok fazla tez olduğu, en iyisi gidip Spinoza üzerine çalışması tavsiye ediliyor. Üniversitelerin çoğunda hâlâ Camus’ye karşı bir ambargo var.
Sizce bunun nedeni ne?
Bence hâlâ yürürlükte olan bir ultimatom var. Fransa’daki kurumlar Camus’yü yok saymak istiyor. Bu da aslında, kitaplarını gayet iyi anladıklarını gösteriyor: Camus iktidardan hazzetmeyen bir liberterdi. Onu yok saymaları ya da ona saldırmaları Camus açısından olumlu bir işaret. Öte yandan, Camus bütün dünyada tanınıyor. Eserleriyle ilgili dört bir yandan mektuplar alıyorum. Japonya’da mesela Camus’cü araştırmalar enstitüsü var. ABD’de, Almanya ve İtalya’da başından beri ve hâlâ büyük takdir görüyor, yeni yeni İngiltere’de de başladı… Latin Amerika’da çok uzun süre, diktatörlükler zamanında, Camus’nün oyunlarını sahnelemek isteyenler büyük baskılarla, hatta hapis cezalarıyla karşı karşıya kalmalarına rağmen büyük ilgi vardı. Duvar’ın düşüşünden önce, Doğu Avrupa’da da çok okunuyordu. Birçok insan Camus’nün eserleri uğruna hayatını tehlikeye attı. 1990’ların eşiğinde İlk Adam yayınlandığında, yerle bir haldeki Saraybosna’da Camus’nün barış ve direniş mesajı verdiğini düşünen yayıncılar kitaptan 500 adet basmışlardı.
Camus Düşüş’te diyaloğun yerini sloganın aldığını yazmıştı, bugün toptan o durumu yaşıyoruz. Her şeyi en kısa yoldan, kısaltmalarla anlatmak, son hızla konuşmak gerekiyor, televizyon ve radyolar herkesin makineli tüfek gibi konuştuğu atıcılık alanlarına döndü. Hiçbir şey işitilemiyor.
1957’de, Nobel ödülü aldığında, çok hararetli eleştiriler çıkmıştı. O dönemi hatırlıyor musunuz?
Elbette. Stockholm’daki ödül töreni söylevine bayılıyorum. O kadar kendisi ki! Çok sıkıntılı olduğu bir dönemdi. Fotoğraflara bile yansıyor. Ama hiçbir zaman yalan söylemedi, asla. Hatırlıyorum o günleri, tabii… Ama unutmayın, evde ne radyomuz ne de televizyonumuz vardı. Biz çocuklar babamızın meşhur olduğunun farkında değildik.
Hakikaten mi?
Kesinlikle. Babamın ünlü olduğunu ben ölümünde anladım. Ve şöhretin insani olanın, sıcaklığın, şefkatin, anlayışın ve sevginin ne derece inkârı olabileceğini de o zaman gördüm. Akrobat olmaya hevesliydim o sıralar. Babama akrobatlara da Nobel ödülü veriliyor mu diye sormuştum. “Hayır, sanmıyorum” diye cevap vermişti.
Onunla birlikte tiyatroya, oyunlarını izlemeye gider miydiniz?
Provalara gittim sadece, 1957’de, Angers festivalinde. İnanılmaz mutluydu. Babamı oyuncu topluluğuyla beraber görmek, o dostluk, yoldaşlık ve çalışma ortamı, ortak emek harikaydı. O hali hâlâ gözümün önünden gitmiyor.
Babanızın eserleri içinde özellikle sevdiğiniz biri var mı?
Sanırım birinci tercihim Düşüş, çünkü masumiyetin yitirilmesine dair. 17 yaşımdayken okudum o romanı. O dönem çok olgunlaştım. İnsanın tek yönlü olmadığına dair bir kitap: Hepimizin gölgede kalan bir yanımız var, kusurlarımız, zaaflarımız… Ama dosdoğru, cepheden kendine bakmak, o kadar kolay değil. Veba’da Rieux, Tarrou ve de Grand karakterlerinde alttan alta Camus’nün kendisini görüyoruz. Doğrudan fayda sağlamak, yararcılık Grand’ın umurunda değildir. Babam da öyleydi. Bir kere inandıktan ve düşündüğü şeyi söyledikten sonra, çölün ortasında haykırıyor olmak umurunda değildi.
Bu da onun liberter yanı işte…
Evet. Bir İtalyan gazeteci çok isabetli bir şekilde, Camus’nün, kendisiyle birlikte ölen bir liberter parti kurduğunu söylemişti. Pek çok kişinin, çevrenin saldırıp dışladığı devirde, liberterler Camus’ye hep sadakat gösterdiler, sahiplenmeye hiç kalkmadan ona hep saygı duydular. Camus de onlara saygılıydı. Maurice Joyeux onun için bir plak yapmıştı. Babamın yazıları ve Lou Marin’in bir araya getirdiği çeşitli yazarların katkılarından oluşan Albert Camus ve Liberterler adlı çok güzel bir kitap yayınlandı, Camus ile liberterlerin ne kadar yakın olduğunu çok iyi gösteriyor. 2008’de Lourmarin’de bir konferans düzenlemiştik, muradımızın dışına çıkmasından, biraz rock and roll bir karakter durumuna dönüşmesinden çekiniyordum. Biraz kavga gürültü koptu, ama daha çok futbol konusundaydı. Katılanlardan biri “anarko-Camus’cü futbolun kurucu hareketi pastır” dedi. Babam olsa, hoşuna giderdi. Kendini hep anarşistlere yakın hissetti, onlarla dayanışma halindeydi. Sürgündeki cumhuriyetçi İspanyol hükümetinden aldığı bir nişan vardı. Şöyle derdi: “Bir partiye dahil olmam gerekse, ‘haklı olduğuna emin olmayanların partisi’ olurdu.”
Bugün Camus’nün hiçbir zaman olmadığı kadar gündemde olmasına ne diyorsunuz?
Öyle, çünkü ötekini dinlemek gerekiyor, düşman dahi olsa! Bugün insanı serseme çeviren bir anlam kaybı yaşıyoruz. Kelimelerin bütün anlamları boşaldı: Mutluluk, etik, haysiyet, insan saygısı… İnternette önüne gelen, herkes ve her konu hakkında ağzına geleni yazıyor ve bunu bütün dünyaya yayıyor. Bireylere yönelik korkunç saldırılar var. Camus Düşüş’te diyaloğun yerini sloganın aldığını yazmıştı, bugün toptan o durumu yaşıyoruz. Her şeyi en kısa yoldan, kısaltmalarla anlatmak, son hızla konuşmak gerekiyor, televizyon ve radyolar herkesin makineli tüfek gibi konuştuğu atıcılık alanlarına döndü. Hiçbir şey işitilemiyor. Reklamların dili bütün ifade biçimlerine rengini verdi. Mutlaka güçlü bir etki, bir şok bekleniyor. Artık kimse hakikaten iletişim kurmuyor. Televizyonlarda ceset sergileye sergileye tensel muhayyile köreldi.
Bence Camus hâlâ önemini koruyor, çünkü eserinde olduğu gibi hayatında da dildeki bütün sapmalarla ve insanlar arasındaki anlayışsızlıkla mücadele etti. Camus bir sanatçıydı, kelimenin en soylu, en değerli anlamıyla.
