İkinci bölüm: İslam’da ölüm kurgusu: Yaşamdan kaçış, ölüme sığınış…
İslam’da yaşam-ölüm ikileminde “ölüm” baskındır. Yaşam, ölüm sonrası için sadece hazırlıktır. “An” bilinci yoktur. İnsana ve insan ülküsüne dair her şey, “Ahiret”te anlamını bulur. “Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”
Dünyayı “aldatıcı nesne” gören akıl, “Ahiret”i kalıcı yurt olarak görür: “Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı, geçici bir eğlencedir. Ama ahiret, gerçekten kalıcı yurttur.”
İslam’ın toplumsal hayat ve ihtiyaçlar konusunda ilerici devindirici bir rol oynamamasının nedeni de budur. O, dünya nimetlerinden faydalanır ancak değiştirmek ve zenginleştirmek için sorumluluk almaz.

Ölümün huzuruna “Mümin” ve “kafir”
“Öldüren ve yaşatan” olarak tanrıyı görür. Ancak İslam ölümü sınıflandırır. Ölümün huzuruna “Mümin” ve “kafir” farklı kimliklerle çıkar: “Mümin öldüğü andan itibaren dünyanın meşakkati, elem ve eziyetlerinden kurtulmuş olur. Kâfir veya günahta ısrarcı olan kimselerin ölmesiyle de insanlar, şehirler, memleketler, ağaçlar ve hayvanlar onun şerrinden emin olur.”
İslam dini ölümü “fiziksel son” olarak görmez, “ruhun bedenden ayrılması” olarak görür. Ruh bedenden ayrılır ve ahirete yani gerçek hayata geçiş yapar.
An’ı, şimdi’yi, yaşamı önemsiz kılan şey de cennet olgusudur. Cennet fikri “inananları” bambaşka bir forma sokar. Cennet, İslam inancının Daru’l-Mukame’si yani “Asıl Oturulacak Yurt”udur. Bu yurtta sadece “inananlar ve iman edenler” oturur. Geri kalan “cehennem azabı”nı yaşar!
Bu inanç biçimi, yaşam kadar ölümü de “gerçek hayata geçiş” süreci olarak görür. Ayrıca ölüm herhangi bir biçimde gerçekleşen bir şey değil, “Tanrının taktiri”dir. Dolaysıyla hiçbir biçimde karşı durulmaz.
Dikkat edilirse İslam’da ölüm-yaşam teorisi basit bir kurgudan ibarettir. Anlam derinliği yoktur. Gerçek hayata anlam yüklemeyenler, ölüme de anlam yükleyemezler. An’dan, sorumluluktan kaçışı, “kader”i ve bekleyişi öğütlerler.
An, bütün bir zamandır!

Buraya kadarki tanım, anlatım ve öğretilerde “ölüm-insan yüzleşmesi”, ölüme karşı duruş ve yorumlayış yoktur. Oysa ölüm bir olguysa karşı durulabilir, yorumlanabilir ya da farklı formlara sokulabilir…
Zira ölümün yarattığı/ “doğurduğu” insanlar vardır. Kendi içindeki insanı ve insanın özgür edimini keşfedenlerdir bunlar. Bu insanlarda ölümün yüzü, sonraki hayata (ahirete, cennet ya da cehenneme) dönük değil, bugüne dönüktür. Ölüm-yaşam diyalektiği de tevekkülden çıkar ve hayatın sorun ve öncelikleriyle ilişkilenir.
Montaigne, “ölmek vazgeçmeyi, yaşamak ise tüm dikkatinle tutunmayı bilmektir” derken, Şimdi’ye, yaşanan An’a dikkat çeker. Daru’l-Mukame’yi yani, “Asıl Oturulacak Yurt” olarak ahireti değil, yerküreyi işaret eder. Spinoza’da “Hür insanın en az düşündüğü şey ölümdür. Onun (Hür insanını) felsefesi ölüm üzerine değil, yaşam üzerine bir tefekkürdür.” der.

Mani’de de bu yaklaşım vardır. Zamana, ötelemeye, sonrasına karşı An’a, Şimdi’ye dikkat çeker ve hür insanın arayışını “şimdiki hayata” odaklar: “Önünde ha sonsuzluk ha bir saniye olmuş, ne fark eder? Zaman karanlığın tuzağıdır. Bu tuzağa düşme, sadece görevini düşün, her gün! Her gün!”
“Zaman” geniş, belirsiz ve sonsuz bir olgudur çünkü. Sorumluluk almaktan kaçanların, tevekküle yatanların yurdudur. Tembel yatağıdır. Yaratıcı olan zaman değil, an’dır. Karanlık da an’ı değil, zamanı sever! An, bütün bir zamandır ve her şey An’da gizlidir. Hür insanlar zamanın değil, An’ın eylemcisidir. An’da yaşar ve yaşatırlar. “Sonra” yoktur. “Yarın” vurgusu ütopiktir ve ütopyalarda an’ın yani “bugün”ün sorumluluğudur.
Gelecek bölüm: Ölümün eylemselliği ve çözülen gizem…
