escort ankara - Türk Porno - Ankara Escort Ankara escort, eskort, escort bayan Ankara Escort Bayan arkadaş bulmak istediğiniz ve ihtiyacınız olduğu her zaman Ankara Escort Sitesi.
Delil Karakoçan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Siyaset
  4. Kendinden Kaçış ve (Siyasetin) Toplumsal Alan Problemi

Kendinden Kaçış ve (Siyasetin) Toplumsal Alan Problemi

featured
Yabancılaşma

(1. Bölüm)

“Kafamızdan nefret ettik, burnumuzun şeklinden de… Şöyle uzun, köpek burnu gibi bir burun istedik. Damarlarımızdaki Afrika görüntüsünden nefret ettik. Suratımızdan ve tenimizden ve kanımızdan nefret ederek sonunda kendimizden nefret eder olduk… Kanımız bizim için bir zincir oldu. Onun bizi kösteklediğini duyumsadık. Rengimiz bizim için bir hapishane oldu… ve her şeyden nefret ettik… Kendimizi aşağılık hissetmemize neden oldu… Kendimizi yetersiz… Kendimizi çaresiz hissettik.” (Malcolm X.)

Bu çaresizlik, kendinden kaçış, nefret ediş aslında doğal toplumlarda pek görülmez. Ancak salt “ırklar”la da ilgili bir husus değildir. Bu durum, toplumların hayatına, onların doğal yaşamını bozan “sömürgeci efendilerin”, girmesiyle başlar.

Malcolm X’in aktarımında da görüldüğü gibi, Afrikalı yerlilerin kendinden nefret edişi, yetersiz ve çaresiz görüşü, aidiyet duygularının zayıflaması, kendinden bir tepkilenme değildir. Beyazların Afrika topraklarında boy göstermeleriyle başlamıştır. Egemenlik süreci ve onu izleyen travmalar zinciri; Afrika yerlilerini kendi görüntülerinden yaşayış ve davranış biçimlerinden nefret ettirmiştir. Ruhsal olarak “efendilerinin” (Fransızlar, İngilizler, Portekizler vs.) dünyasına çekmiş, bu da birey ve toplum yapısında derin yarılma ve yabancılaşmaya yol açmıştır.
Sömürgeciliğin en büyük başarısı, halklarda yarattığı “iç yabancılaşma”dır.  Bu, büyük çözülme ve kaçışlara yol açmış, toplumsal direnci düşürmüştür.

Sömürgeciliğin en büyük başarısı, halklarda yarattığı “iç yabancılaşma”dır.

Erk’ler, yapıları gereği birey ve toplum psikolojisini tahrip eder. Doğasını dağıtır. Onu “çift kişilikli” yapar. Hatta birbiriyle kavgalı kişiliklere böler. İnsanlıktan çıkararak kimliksizleştirir. Kimliksizlik ise birey ya da toplumu “hiçlik”e doğru sürükleyerek sosyal, ruhsal ve kültürel açıdan dağıtır.

Dağıtılmış toplumlarda paranoyalar oluşur. Artan kaygı bozukluğu toplumsal ilişkilerin dumura uğratarak kuşku ve güvensizlikleri besler. Onarmak güçleşir. Yabancılaşma derinleşince nefret duygusu, kendine, kendi içine döner. Kendi kendini aşağılamaya, hakir görmeye, eksik görmeye başlar. Sömürge toplumların en büyük, en trajik savaşı da kendine dökük olanıdır.

***

İlk yıllarda, Kürt, Ermeni ya da göçebe, göçmen olmaktan utandığımız, böyle anılmaktan sakındığımız; birbirimizi aşağıladığımız gibi… Kendi iç dünyamızda birden fazla kişiliğe bölündüğümüz gibi…
Türkçe bilmeyen köylü annelerimizle, “düzen adabını almamış” babalarımızla yan yana görünmekten, birlikte yürümekten kaçındığımız gibi…
Hakim dili, kendi anadilimizden çok daha iyi konuşuyor olmaktan mutluluk duyduğumuz gibi… 
Avrupalı gezginler, biz Kürtlerden, “yaşadıkları dağın arkasında ne olup bittiğini bilmeyen, yedikleri bir avuç darı ve gılgıl ekmeğinden ibaret olan topluluk” olarak tanımlarken, üzerimize alınmadığımız, alınganlık dahi yapmadığımız gibi… 
Dahası, tüm bunların bizleri tarifsiz bir rahatlama ve içtenlikle egemen kültür ve yaşayışa yakınlaştırdığı gibi…

Bu paradokslarla dolu trajik tablonun, bugün; toplumun kendini arama, “yenileme” edimiyle değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Yabancılaşma ve kaçış tutumundan “aidiyet ve kimlik arayışına yönelme”, sosyal ve ruhsal açıdan diğer halklarda olduğu gibi Kürtler de de iyileştirici bir rol oynamıştır. Toplumun kendi habitatına dönmesi, onarması, kendiyle olan “öfke ve nefret savaşını” bitirme eğilimine girmesi açısından elbette önemlidir.
Geleceğini belirlemesi bakımından da önemli bir psikolojik eşiktir.
“Kimlik ve aidiyet” bilinci ancak sosyal bir eşik olabilir. Kürtler bu “eşiği” görmüş, ancak ötesine geçememiştir.

Bu eşiğin aşılmamış olması problemli her toplumun olduğu gibi Kürtlerin de temel sorunudur.  Burada önemli uyarı şudur: “Kimlik bilinci”, aidiyet yaratabilir ancak tek başına sosyolojik, politik ve kültürel değişim ve sıçramalara yol açamaz. Demokratik moderniteyi geliştirmez. Tıkanması durumunda ise, dar ulusçuluğa, milliyetçiliğe savurur.  Kısır döngüler, toplumsal alanda yarılmaları, yozlaşma ve çürümeleri tetikler.

Kimlik ve aidiyet eğişi

“Kimlik ve aidiyet” eşiğinin aşılmaması, (hatta bazı kesimlerde bunun bir tür saplantıya dönüşmesi), demokrasi güçlerinin güncel açmazlarından birini oluşturur. Bu eşikten toplumsal alana (toplumculuğa) geçiş yapmadan da “tanınma arzusu”nun doğru zemini bulması olası değil gibidir.

“Tanınma, meşrulaşma arzusu”nun genellikle “reddedilerek”, karşılık bulmamasının yarattığı politik gerilmeler, sosyal hayat kadar halklar arası ilişkileri de derinden etkilediği bir gerçektir. Dahası bu reddediliş, yadsıyış; “kimlik eksenli” (Türklük, Kürtlük, Ermenilik, Rumluk, Rusluk, Yahudilik vb.) bir hassasiyet, yaşam ve ilişkiler karmaşasının oluşmasına yol açmıştır.

“Tanınma arzusu”, elbette “kimlik eşiği”nin atlatılması arzusunu içerir. Bu arzu, demokrasi mücadelesinde “toplumsallık”, “toplumsallaşma” adına yeni bir “basamak” ya da “aşama” olarak öne çıkar.  “Kimlik ve aidiyet” odaklı arayışları daha ileri bir noktaya, demokratik toplum aşamasına taşıyan bu duyarlılık, beraberinde “tanınma arzusu”nu da yaratır. Ortak/kolektif duyguya dönüştürerek talepleştirir. Yoksananların, ötekileştirilenlerin tanınması, toplumsal siyasal statüleşmede olduğu kadar, psikolojik iyileşmede de ileri bir adım olarak öne çıkar. 

Kendini tanımak kimlik, tanınmak toplum yaratır.

Burada “tanınma arzusu”nu biraz açalım:

Kendini tanımak kadar, tanınmak da önemlidir. Kendini tanımak kimlik, tanınmak toplum yaratır. Ancak her iki durumda da birey ve toplumlar ötekinin “tanıması”na ihtiyaç duyar. Hegel de “insanın kendi bilincine ancak bir başkası tarafından tanınmakla varacağını” ileri sürer.

Doğrudur.

Onaylanmak, aidiyet duygusunu sosyolojik bir çoğula dönüştürerek onaylanmış olanda bir tür meşruluk, doğallık hali yaratır. Kendinden kaçışı, nefret edişi kaybolur. Kendi doğal dünyasına dönerek yaratıcı ve üretken kılar. “Tanınma arzusu engellendiğinde (ise) bir çatışma, bir mücadele doğar.” Bu da kaosu, geri dönüşleri, savrulmaları kışkırtır.

“Tanınma”, sosyolojisi olan politik bir olaydır. Ötekinin varlığıyla yüzleşerek gerçekleşir. Yüzleşme olmaksızın tanınma olmaz. Maskeler, dolaylılıklar, dolambaçlı yollar yüzleri gizler. Buluşmayı güçleştirir. 

Başkası (öteki) tarafından tanınmak, birinin ya da bir toplumun kimliğini, değerlerini, yaratı ve taleplerini tanımak/onaylamak anlamına gelir.  Bir makalede okuduğum gibi, “Ancak başkası/öteki tarafından tanınmakladır ki, insan hem kendisi hem de başkaları için gerçekten insan olur.”

Toplumsal barış ve demokratik çözümün yegâne yolu da budur.
Ancak bu yol, her şeyden önce güçlü ve etkin bir “toplumsal alan”a ihtiyaç duyar.

(Devam edecek)

Kendinden Kaçış ve (Siyasetin) Toplumsal Alan Problemi
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir